Soruların Arasında Konuşan Adam: Cahit Zarifoğlu Röportajının İç Sesi
1 Ekim 2026
Cahit Zarifoğlu’nun Ersin Nazif Gürdoğan’la yaptığı bu uzun röportaj, ilk bakışta bir şairin kendi şiiri, şiirin görevi, biçim ve öz, okuyucu, halk ve edebiyat hakkındaki düşüncelerini anlattığı bir söyleşi gibi görünüyor. Fakat metin ilerledikçe alışılmış röportaj biçimi neredeyse tamamen çözülüyor. Gazetecinin soruları giderek önemsizleşiyor; Zarifoğlu sorulara cevap vermek yerine, bir sorunun kendisinde açtığı kapıdan geçip bambaşka bir yere gidiyor. Bir süre sonra karşımızda röportaj veren bir şairden çok, kendi zihninin içinde dolaşırken yüksek sesle konuşan bir insan var.
Bu yüzden metni yalnızca “Zarifoğlu’nun şiir anlayışı” üzerinden okumak, röportajın asıl zenginliğinin önemli bir bölümünü kaçırmak olur. Çünkü burada şiir üzerine söylenenlerden daha ilginç olan, Zarifoğlu’nun konuşma biçiminin kendisidir. Sorulara karşı gösterdiği sabırsızlık, basit bulduğu genellemelere sert tepki vermesi, kendisi hakkında hüküm vermeyi reddetmesi, bir sorudan çocukluğa, askerlik hayatına, yoksulluğa, aşka, Avrupa yollarına, arkadaşlarına ve nihayet şiirin ne olduğuna sıçraması; bütün bunlar bir düşünce sisteminin maddeleri gibi değil, yaşayan bir zihnin hareketleri gibi karşımıza çıkar.
Üstelik röportajın en etkileyici yerleri çoğu zaman gazetecinin sorduğu sorular değildir. Soruyu unuttuğu, hatta gazeteciyi de unuttuğu anlardır. O anlarda Zarifoğlu’nun iç sesi öne çıkar. Bir askerî kasabada gördüğü çocuklar, çobanlar, yoksullar ve hayvanlar; yıllar önce kendi parasıyla bastırdığı İşaret Çocukları kitabının yakılmak zorunda kalması; uzakta beklediği bir haber; yalnızlık; aşk; umut ve korku... Röportajın gerçek gövdesini bunlar oluşturur.
Bir Röportajın Yavaş Yavaş İç Sese, Hatıraya ve İtirafa Dönüşmesi
Cahit Zarifoğlu’nun bu uzun konuşmasını yıllar sonra yeniden okurken insanın dikkatini ilk çeken şey, röportajın sorularla ilerlememesi. Daha doğrusu, soruların bir süre sonra yalnızca tetikleyici hâle gelmesi. Gazeteci bir şey soruyor; Zarifoğlu ise sorunun sınırları içinde kalmak yerine, zihninde açılan ilk kapıdan içeri giriyor. Orada başka bir görüntü, başka bir hatıra, başka bir insan, başka bir mesele buluyor ve konuşma artık sorulan sorunun değil, onun zihninde o anda harekete geçen şeyin etrafında gelişiyor.
Bu nedenle metnin en güzel tarafları, belki de sorulara verilen cevaplar değil; sorudan uzaklaştığı anlar.
Bir soru, Zarifoğlu'nda bazen yıllar önce yaşanmış bir olayı uyandırıyor. Bazen bir görüntüyü. Bazen bir öfkeyi. Bazen de uzun zamandır içinde taşıdığı, fakat doğrudan sorulmadıkça anlatmayacağı bir duyguyu. Gazetecinin hazırladığı soru ile Zarifoğlu'nun zihninde oluşan cevap arasında çoğu zaman doğrusal bir ilişki yok. Soru bir kapı açıyor; fakat hangi odaya girileceğine Zarifoğlu karar veriyor.
Bu yüzden röportajın ilerleyişini bir soru-cevap dizisi olarak değil, bir zihnin çağrışım hareketleri olarak okumak daha doğru.
Bir süre sonra gazetecinin soruları yalnızca konuşmanın başlangıç noktaları hâline geliyor. Zarifoğlu'nun asıl muhatabı da sanki gazeteci olmaktan çıkıyor. Kimi yerde kendi kendisine konuşuyor, kimi yerde geçmişteki bir görüntüyle yeniden karşılaşıyor, kimi yerde bir düşünceyi kurarken aynı anda onu bozuyor. Bazen çok kesin konuşuyor, hemen ardından kendi kesinliğini geri çekiyor. Bazen bir mesele hakkında konuşmaya başlıyor, fakat daha önemli bulduğu başka bir şeyin peşinden giderek ilk soruyu tamamen unutuyor.
Röportajın giderek iç sese, hatıraya ve nihayet itirafa dönüşmesinin sebebi de bu.
Başlangıçta karşımızda kendisine sorulan sorulara cevap veren bir şair vardır. Sonlara doğru ise bin küsur kilometre öteden gelecek küçücük bir haberi bekleyen, yalnız kaldığında kendi içindeki “canavar”la karşılaşan, geçmişin basit hatıralarının üzerine çökmesine izin veren ve tam mahrem bir hikâyenin eşiğine geldiğinde “anlamazlar” diyerek geri çekilen bir insan çıkar karşımıza.
İşte röportajın asıl edebî dönüşümü burada gerçekleşir.
Gazeteci bir şairle konuşmaya başlamıştır; fakat konuşmanın sonunda şairin içindeki insanla karşılaşırız.
I. Röportajın Soruları Var, Fakat Zarifoğlu’nun Cevap Vermek Gibi Bir Niyeti Yok
Zarifoğlu’nun röportajın başındaki tavrı aslında bütün metnin nasıl okunması gerektiğini daha ilk anda haber verir. Daha soru sorulmadan önce konuşmanın biçimine itiraz eder:
“Ben zaten fazla düşünmem, muayyen konularda, muayyen sorulara derli toplu, kuru ve sistemli karşılıklar verecek şekilde düşünmem.”
Bu yalnızca bir konuşma yöntemi tercihi değildir. Zarifoğlu, kendisini önceden hazırlanmış düşüncelerin sahibi bir edebiyat otoritesi olarak konumlandırmayı reddeder. Sorunun kendisini de sorgular. “Şiirimizin dünyamızda yeri ve görevi nedir?” diye sorulduğunda, soruya beklenen ciddiyetle cevap vermek yerine onunla alay etmeye başlar. Dünyayı omuzlarına yüklenmiş gibi hisseden insanlardan söz eder; sonunda da “Dünyayı olsa olsa şiir kurtarır” gibi büyük cümlelerin nasıl kolayca kurulabileceğini gösterir.
Buradaki sertlik yalnızca mizah değildir. Zarifoğlu'nun hazır düşüncelere karşı duyduğu güvensizliktir.
Özellikle edebiyat dünyasının kendisinden beklediği “şairce” cevaplardan hoşlanmadığı çok belirgindir. “Ülkemizde şiirin bugün ulaştığı nokta nedir?”, “Dünyamızda şiirin görevi nedir?”, “Biçim ve öz hakkında ne düşünüyorsunuz?” gibi dönemin edebiyat söyleşilerinde son derece ciddi kabul edilen sorular, onun gözünde fazla kolay sorulmuş sorulardır. Çünkü bu soruların cevapları da kolayca birer vecizeye dönüşebilir.
Zarifoğlu'nun asıl öfkesi burada ortaya çıkar. Henüz hayatın kendisiyle yeterince hesaplaşmamış insanların, büyük meseleler hakkında kesin hükümler vermesinden rahatsızdır.
“Çok kestirme konuşurlar. Çok kati konuşurlar. Bir de buna, ‘çok taraf tutarak konuşurlar’ diye ilave edersek...”
Bu cümle yalnızca başka yazarları eleştirmiyor. Aynı zamanda kendi konuşma biçiminin neden bu kadar dolambaçlı olduğunu da açıklıyor. Zarifoğlu kesinlikten kaçıyor. Bir konuda hüküm vermek yerine o hükme götüren hayatın içinden konuşmayı tercih ediyor.
Bu nedenle röportajda sık sık gazetecinin sorusundan uzaklaşıyor. Gazeteci şiirin imajlarından söz ediyor; Zarifoğlu şiirlerinden örnekler okumaya başlıyor. “Ana tema” soruluyor; o, şiir yazarken hiçbir tema belirlemediğini anlatıyor. Şiirinin anlaşılmadığı söyleniyor; bu kez botanikten, ekonomi bilmemekten, insanların anlamadıkları şeyler karşısında neden rahatsız olduklarından söz ediyor. Şiirin halka inmesi soruluyor; birdenbire ipin bir ucunu halka atmak meselesine geçiyor.
Röportajın soruları onun için birer istikamet değil, sıçrama tahtasıdır.
Ve burada Zarifoğlu'nun sertliğinin başka bir tarafı daha ortaya çıkar: Kendisine “şair” olarak hazırlanmış bir kimliği teslim almak istemez. Onun için şiir, önceden belirlenmiş fikirleri düzgün cümlelere dökme işi değildir. Dolayısıyla şiir hakkında da fazla düzenli, fazla kesin, fazla tamamlanmış konuşması beklenemez.
Bu yüzden soruların arasından sürekli hayat çıkar.
Şiir sorulduğunda hayatı; sanat sorulduğunda insanı; imaj sorulduğunda hafızayı; halk sorulduğunda çocukları; şairin görevi sorulduğunda özgürlüğü anlatır. Aşk sorusuna gelindiğinde ise artık doğrudan kendi mahremiyetinin kıyısındadır.
Bir başka deyişle, sorunun cevabını vermekten çok sorunun kendisinde açılan yarıktan içeri girer.
Röportajın soruları vardır ama Zarifoğlu'nun zihninin bir haritası yoktur. Konuşma nereye varacaksa, bunu konuşma sırasında keşfeder.
Bu yüzden metin ilerledikçe soru-cevap biçimi çözülür. Gürdoğan soruyor; Zarifoğlu cevap vermek yerine bir başka hatırayı, düşünceyi veya görüntüyü çağırıyor. Bir süre sonra gazeteci yalnızca arada bir konuşabilen kişiye dönüşüyor.
Zarifoğlu'nun,
“Size fırsat vermeden boyuna ben konuşuyor.”
demesi de bu bakımdan yalnızca hoş bir şaka değildir. Kendi yaptığı şeyi fark etmektedir. Röportajın kontrolünü eline aldığını biliyor.
Ve hemen ardından:
“madem gazetecilik yapmaya kalktınız, sıkın dişinizi biraz.”
diyor.
Cümledeki hafif küçümseyici mizah, onun röportajcıya karşı tavrını gösteriyor. Fakat daha önemlisi, Zarifoğlu'nun kendisine yöneltilen sorunun sınırları içine girmeyi reddetmesidir.
Onu bir edebiyatçı olarak kategorize etmek isteyen her soruya karşı hayatı çıkarıyor.
Bu nedenle röportajın gerçek konusu, sorulan soruların başlıkları değildir. Bir insanın kendisini herhangi bir kategoriye sığdırmaya çalışan sorulara karşı direnmesidir.
II. Soruların Arasından Çıkan Asıl Zarifoğlu: Sarıkamış, Yoksulluk, Kitap ve Kendini Yakma Pahasına Yazmak
Röportajın en güçlü bölümleri, Zarifoğlu'nun “şiir” hakkında konuşmayı bıraktığı anlardır. Çünkü o zaman şiirden söz etmeksizin şairin nasıl bir dünyadan geldiğini görürüz.
Sarıkamış'ta askerlik yapmaktadır. İstanbul'dan uzaktadır. Şehirden uzaklaşınca İstanbul'u daha keskin görmeye başladığını söyler. Fakat “görmek” kelimesini hemen düzeltir:
“Hayır, duyuyorum.”
Bu küçük düzeltme bile onun dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğini gösterir. Görsel bir manzara anlatmıyor yalnızca; duyularının tamamıyla yaşadığı bir çevreden söz ediyor.
Bir mandanın öldürülüşünü anlatıyor. Çobanları anlatıyor. Küçük yaşta sürü güden çocukları anlatıyor. Merkebin çektiği arabalarla çöplükten hurda toplayan insanları anlatıyor. Yaralı, kirli, güneşte yüzleri çatlamış çocukları anlatıyor.
Bunlar şiir üzerine konuşmak için seçilmiş örnekler değildir. Tam tersine, şiir konuşmasından kaçarken hayatın kendisi ona şiirin ne olduğunu gösterir.
Özellikle çocuklar karşısındaki tavrı dikkat çekicidir. Büyük şehirlerde aynı yaştaki çocukların anneleri tarafından tuvalete bile götürüldüğünü söylerken, burada küçük çocukların karanlıkta sürüleri otlatmaya götürdüğünü anlatır. Bu karşılaştırmada romantik bir köy güzellemesi yoktur. Çocukları “doğayla iç içe büyüyen masum çocuklar” olarak idealize etmez. Onların yoksulluğunu görür.
Ve ardından:
“Görüyorum. Her yanda sonsuz, bulamaç gibi, insan, ... her tarafın bulaşan bir sefalet görüyorum. İyi miyim? Yoo, hayır!”
Fakat Zarifoğlu'nun yoksulluk karşısındaki tavrı da alışılmış bir aydın tavrı değildir. Kendisini büyük bir kurtarıcı gibi göstermez. Açıkça:
“Çevremde gördüğüm yoksullara bir yararım yok.”
der.
Onlardan bazılarına yardım ettiğini, yumurta getirirlerse fazla para verdiğini, onlarla dost olduğunu söyler. Fakat meseleyi romantik bir vicdan gösterisine dönüştürmez.
Burada da aynı özellik vardır: Kendisine kolayca verilebilecek ahlâkî rolü reddeder.
Sonra Rilke'nin sözünü hatırlar:
“Hayatın her duruma hakkı vardır.”
Bu cümle onun gördüğü sefalet karşısındaki düşüncesini de karmaşıklaştırır. Hayatı suçlamıyor; yoksulu suçlamıyor. Fakat toplumun nasıl bu hâle geldiğini sorguluyor. Cumhuriyet'in ne yaptığına dair sorular soruyor ve hemen ardından kendisini frenliyor:
“Değiştiremeyeceğim bir şeye hiç aklımı yormam. Son derece pratiğimdir. Hayâlperest hiç değilimdir.”
Bu da Zarifoğlu'nun sertliğinin başka bir yüzü. Duygusal ama romantik değil. Hassas ama hayalperest değil. Öfkeli ama kendisini dünyanın kurtarıcısı olarak görmüyor.
İşaret Çocukları: Şairin Kitabıyla Kurduğu Tuhaf İlişki
Röportajın yıllar sonra bile akılda kalan bölümlerinden biri, ilk şiir kitabı İşaret Çocuklarına dair anlattıklarıdır.
Üniversite öğrencisiyken kitabını kendi imkânlarıyla bastırmıştır. Aylık geliri yalnızca 250 liradır. Bu parayı her ay matbaaya yatırır. Sonrasını anlatırken:
“Çok gece aç yattığım muhakkak.”
der.
Kitap basılır fakat dağıtılamaz. Bir kısmı dostları tarafından satılır, bir kısmı bir kitapçıya verilir. Geri kalan kitaplar ise bir yazıhanede unutulur. Sonunda kitaplar oradan tomarlar hâlinde Cağaloğlu yokuşundaki kitapçıya düşmeye başlar.
Ve Zarifoğlu'nun tepkisi şaşırtıcıdır:
“Doğrusu hiç ilgilenmedim. Önemli olan kitabın alıcısında olması değil mi? Biz de tüccar değiliz...”
Burada kitabın başına gelenlerin maddi hikâyesinden daha önemli bir şey vardır. Zarifoğlu kitabı bir ticari nesne olarak görmemektedir. Bir yayınevinin ürünü, piyasaya sürülecek bir mal, yazarı tanıtacak bir araç değildir.
Kitabın yazılması önemlidir.
Onun dünyaya çıkması ise başka bir meseledir.
Bu tavır, kitabın daha sonra elden ele dolaşması, hatta ısınmak için yakılması gibi acı hikâyeler düşünüldüğünde daha da çarpıcı hâle gelir. Çünkü burada yalnızca kitapların başına gelen talihsiz bir olay yoktur. Bir şairin parasını, açlığını, gençliğini ve emeğini yatırdığı nesnenin, bir noktada yakılabilecek kadar değersizleşmesi vardır.
Kitabın maddi kaderi ile şairin ona yüklediği anlam arasındaki mesafe son derece büyüktür.
Belki de bu nedenle Zarifoğlu kitabın başına gelenlere tüccar gibi bakmaz. Satılıp satılmaması, ne kadar kazandırdığı, kaç kişinin okuduğu, piyasada nasıl karşılandığı onun asıl meselesi değildir.
Daha sonra şiir hakkında söylediği:
“Alıcılarım var mı diye de hiç düşünmem.”
sözü de buradan okunabilir.
Şiirini bir pazara göre üretmez.
Bu yüzden sanatının teorisini kurmaktan da kaçınır. Çünkü teori, ister istemez sanatçıyı kendi yaptığı şeyin açıklayıcısı ve otoritesi hâline getirecektir. Oysa Zarifoğlu sürekli bundan uzaklaşmaktadır.
Şairin kendisi ile şiir arasına mesafe koyması burada özellikle önemlidir:
“Şiir yazdığımdan habersiz çok samimi arkadaşlarım vardır. Bilmelerini de hiç istemem...”
Çünkü insanlar onun şair olduğunu bildikleri anda ona başka türlü davranacaktır.
Ve Zarifoğlu için bu, şiirin doğallığını bozan bir şeydir.
Kendisini şiir yazan biri olarak değil, içinde şiir oluşan biri olarak tarif eder:
“Hep şiir tezgâhlayan bir mekanizma vardır içimde.”
Fakat bu mekanizma bile kendisine ait değildir. Şiir birikir, yoğunlaşır, taşacak hâle geldiğinde yazılır. Kendisi yalnızca aracıdır:
“Şu gördüğünüz, konuştuğunuz ben, aracıyımdır.”
Bu söz, röportajın sanat anlayışına ilişkin en önemli cümlelerinden biridir. Çünkü Zarifoğlu burada şairliği bir “ustalık gösterisi” olmaktan çıkarıyor. Şair, şiirin sahibi değil; şiirin geçtiği kişidir.
Bu yüzden kendisini beğenenlerden rahatsız olur.
Bu yüzden şiirinin övgüsünü üzerine almak istemez.
Bu yüzden kendi sanatının teorisini kurmaktan hoşlanmaz.
Ve bu yüzden röportaj boyunca bir yandan son derece sert, hatta kibirli görünebilen bir sesle konuşurken, öte yandan kendi kişisel önemini sürekli küçültür.
Bu bir çelişki değildir.
Zarifoğlu'nun karakterinin merkezindeki gerilimlerden biri budur: Kendi şiirine çok güvenmek ama kendi “şair kişiliğine” fazla önem vermemek.
III. Röportajın Sonunda Şiir Geri Plana Çekiliyor: Bekleyiş, Aşk ve Konuşmayı Birdenbire Bırakan Adam
Röportajın belki de en şaşırtıcı kısmı, bütün bu şiir tartışmalarının sonunda şiirin neredeyse tamamen ortadan kalkmasıdır.
Zarifoğlu bir anda Sarıkamış'taki hayatından, askerlikten ve yoksulluktan çıkar; bin küsur kilometre ötede bulunan bir kentten gelecek küçücük bir haberi bekleyen adama dönüşür.
Burada röportaj artık edebiyat söyleşisi olmaktan çıkar.
Çünkü Zarifoğlu'nun anlattığı şey, şiir anlayışı değil, beklemenin insanın bedenine ve zihnine ne yaptığıdır.
“Hiç sıkıntım yok mu acaba? Var ki bi'dolu... Ama yüzde yüz ki... Mutluyum...”
Bu cümledeki tereddüt, metnin bütün duygusal yapısını taşır. Mutludur ama sıkıntılıdır. Sıkıntılıdır ama bundan bütünüyle şikâyetçi değildir. Hatta sıkıntılarından uzun uzun söz etmekten haz duyar gibidir.
Sonra:
“Tam o bin küsur kilometre ötedeki kentten küçücük bir haber bekliyorum.”
Beklenen şeyin ne olduğunu açıkça söylemez.
Bu belirsizlik önemli. Çünkü burada metnin edebî gücü bilgiden değil, eksik bırakılan bilgiden doğuyor.
Haberin ne olduğunu bilmiyoruz.
Kimin göndereceğini açıkça bilmiyoruz.
Ne yaşandığını bilmiyoruz.
Ama bekleyişin Zarifoğlu üzerinde ne yaptığını çok iyi biliyoruz:
“Beklemem de değişiyor.”
Beklemek artık zamanın içinde sabit duran bir hâl değildir. Zaman geçtikçe bekleyen insan da değişir. Beklenen şeyin anlamı değişir. Umut değişir. Korku değişir.
Bu yüzden:
“Zengin bir bekleyiş bu.”
diyor.
Bu ifade, aşkın Zarifoğlu'ndaki yerini anlamak bakımından belki de en önemli cümlelerden biridir. Çünkü sevdiği kişiden uzaklık yalnızca bir eksiklik yaratmıyor; içinde yeni bir hayat kuruyor.
Bekleyiş günlük yaşamına, bakışına, ses tonuna kadar iniyor.
Çalışmasının, disiplininin, kendisini sürekli meşgul etmesinin arkasında da bu var:
“Beni o bekleyiş dolu, bazen hummaya varan ateşinden uzak tutacak her şeye nasıl sarılıyorum.”
Çalışmak burada yalnızca çalışma değildir.
Bir kaçıştır.
İnsanlarla olmak bir kaçıştır.
Görev yapmak bir kaçıştır.
Fakat kaçışın sınırı vardır.
Yalnız kaldığında bekleyiş geri döner:
“sanki ihmal edilmiş bir canavar gibi amansız bir çullanışı var ki üzerime...”
Ve Zarifoğlu kendisine şu soruyu sorar:
“Nereye kadar kendinden kaçabilirsin?”
Bu soru, aşkın ötesine geçer. Artık mesele sevdiği kişiye kavuşup kavuşamayacağı değildir. Kendi içinden kaçıp kaçamayacağıdır.
Ardından umut ve korku yan yana gelir:
“Ya bir de umut olmasa... Evet, umut var. İçimde bunun hep aksini söyleyen korkuya rağmen.”
Buradaki korku açıklanmaz. Zarifoğlu yine açıklamaktan vazgeçer.
Aynı şey hatıralarda da görülür. Birlikte geçirilen büyük olaylardan değil, “irili ufaklı, hatta basit” hatıralardan söz eder. Hafızanın önemsiz ayrıntıları tekrar tekrar geri getirmesinden yakınır.
Sonunda direnmeyi bırakır:
“kendimi olduğum gibi, savunmadan acının ağırlığı altına bırakıyorum.”
Ve tam burada kişisel acı dünyaya açılır.
“O zaman bana insanlar daha değerli, kuşlar ve çocuklar daha acınacak, kadınlar daha sır dolu ve ilginç...”
Kendi acısı dünyayı küçültmemiştir. Tersine, dünyaya karşı duyarlılığını büyütmüştür.
Aşk da bu yüzden “güzel” veya “kutsal” bir şey olarak gelmez ona:
“aşk bir kez daha denenmeye değer bir kepazelik olarak görünüyor.”
“Kepazelik” kelimesi burada Zarifoğlu'nun bütün tavrını özetler. Romantik duyguyu bile kutsallaştırmıyor. Aşkın insanı ne kadar düşürebileceğini biliyor; fakat buna rağmen tekrar denenmeye değer buluyor.
Tam bu noktada röportajın en ilginç dönüşü gerçekleşiyor.
Zarifoğlu gazetecinin sorularını unuttuğunu fark ediyor:
“Size fırsat vermeden boyuna ben konuşuyor...”
Fakat hemen ardından daha mahrem bir şey anlatmaya başlıyor. Bir köyde geçen bir olaydan söz edecek:
“Şey anlatacaktım bu aşk konusunda, bir olay, geçenlerde bir köye gittim, orada bir şey...”
Ve susuyor.
Bu susuş, röportajın belki de en anlamlı anlarından biridir.
Çünkü Zarifoğlu ilk kez konuşmayı kendisi durduruyor.
Neden?
“Çünkü imkânsız, beni iyice tanımadan anlamazsınız...”
Buradaki “anlamazsınız” kelimesi, röportajın başından beri devam eden bütün tartışmaları başka bir yere taşır.
Şiirleri için de “anlamıyorsanız niye rahatsız oluyorsunuz?” demişti.
Şimdi kendisi için de aynı şeyi söylüyor gibidir:
Beni anlamak için yalnızca sözlerimi bilmek yetmez.
Bir insanın şiirini anlamak için o şiirin içinden çıktığı hayatı bilmek gerekir.
Aşkını anlamak için onu tanımak gerekir.
Bir hatıranın neden bu kadar önemli olduğunu anlamak için o hatıranın sahibi olmak gerekir.
Ve bazı şeyler, anlatıldığında bile karşı tarafa bütünüyle geçmez.
Bu nedenle Zarifoğlu'nun susması, röportajın başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, röportajın en güçlü edebî anlarından biri susmasıdır.
Çünkü gazeteci bir bilgiye ulaşamıyor; fakat okur, o bilginin varlığını hissediyor.
Sonuç: Röportajın Asıl Kahramanı Şiir Değil, Zarifoğlu'nun Kendisiyle Kurduğu Mesafedir
Bu röportajı yalnızca Cahit Zarifoğlu'nun şiir anlayışını öğrenmek için okursak çok şey buluruz. İmaj, tema, biçim, öz, halk, sanatçının görevi, okuyucu, angajman ve şiirin anlaşılması gibi konularda önemli açıklamalar vardır.
Fakat röportajın asıl gücü bunların toplamından daha başka bir yerdedir.
Zarifoğlu sorulara cevap verirken aslında kendisini açıklamaktan sürekli kaçmaktadır.
Kendi şiirinin teorisini kurmak istemez.
Şair kimliğini arkadaşlarından saklamak ister.
Övgüyü üzerine almak istemez.
Eleştiriyi de fazla önemsemez.
Şiirinin anlaşılmasını zorunlu görmez.
Büyük edebiyat hükümleri vermekten kaçınır.
Kendisine “şair” olarak bakılmasından rahatsız olur.
Ama bütün bunları söylerken, farkında olmadan kendisini son derece güçlü biçimde anlatır.
Kendini açıklamayı reddederek kendisini açıklar.
Röportajın sertliği de buradan gelir. Sorulara kızıyor gibi görünür; fakat aslında basit soruların hayatın karmaşıklığını ezip geçmesinden rahatsızdır. “Şiirin görevi nedir?” sorusuna tek cümlelik cevap vermek istemez; çünkü onun zihninde şiirin görevi Sarıkamış'taki çocuğa, çöplükten hurda toplayan adama, kendi açlığına, bastırdığı şiire, arkadaşlarına, aşkına ve gelecekte gelecek insanlara kadar uzanmaktadır.
Bu yüzden röportaj röportaj olmaktan çıkar ve monoloğa dönüşür.
Gazetecinin soruları yalnızca kapıları açar. İçeride konuşmaya başlayan ise Zarifoğlu'nun kendisidir.
Belki de bu nedenle yıllar sonra bu metinden akılda kalan şey yalnızca şiir üzerine söylediği sözler değildir. Bir şairin kitabını bastırabilmek için aylarca aç kalması; kitaplarının elden ele sürüklenmesi ve sonunda yakılmaya kadar varan maddi kaderi; Sarıkamış'taki çocukları ve yoksulları görmesi; kendisini çalışmaya vermesi; uzaktaki bir şehirden gelecek haberi beklemesi; hatıraların üzerine çökmesi; aşkı “bir kez daha denenmeye değer bir kepazelik” olarak görmesi ve tam en mahrem noktaya geldiğinde “anlamazlar” diyerek susmasıdır.
Çünkü bu uzun konuşmada Zarifoğlu'nun şiirinden daha büyük bir şey ortaya çıkar:
Şiir yazan bir adamın hayatla kurduğu ilişki.
Ve belki röportajın en güzel ironisi de budur: Gazeteci ona şiirini anlatmasını ister. Zarifoğlu ise şiirini anlatmak yerine şiirin nereden geldiğini gösterir.
Şiir; Sarıkamış'ın soğuğunda, çoban çocukların yüzünde, çöplükten hurda toplayan insanların sefaletinde, matbaaya yatırılan son parada, geceleri aç yatılan günlerde, içte biriken kelimelerde, çalışarak bastırılmaya çalışılan bir bekleyişte, hatırlanan küçücük ayrıntılarda ve nihayet söylenmeyen bir aşk hikâyesinin eşiğinde görünür.
Bu yüzden bu röportajı okurken sorulara fazla takılmamak gerekir.
Asıl metin, soruların arasındaki boşluklarda konuşmaktadır.