Hiç Kimse, Şu ya da Bu Şiiri Anlamak Zorunda Değildir. Şiirimi Bana Şikâyet Ediyorlar, Anlamıyorsa Niye Rahatsız Oluyor Bilmem?

Şair: Cahit Zarifoğlu

1 Ekim 2026

Aşağıdaki konuşma Yeni Türk Edebiyatının güçlü şairlerinden Cahit Zarifoğlu'nun sanatı -ve özellikle şiiri- hakkında ilginç açıklamaları ihtiva etmektedir. İlk defa böyle bir konuşmayla bizde örneği pek az olan özeleştirinin de yolu açılacaktır, sanıyoruz. Bu konuşmanın, eleştirmenler kadar okuyucularımız için de, Zarifoğlu Şiiri'ne bir yaklaşım imkânı açacağından kuşkumuz yok. Zarifoğlu'nun bu konuşmada belirttiği toplu görüşlerin ve özellikle bağlanma (engagement) konusundaki görüşlerinin tartışılmasından Yeni Türk Edebiyatının kazançlı çıkacağına inanıyoruz.

Ersin Nazif Gürdoğan: Sayın Zarifoğlu, şimdiye kadar yayınladığınız iki şiir kitabıyla edebiyat dünyamıza özgün bir ses getirdiniz. Buna karşılık gerek okuyucu gerekse eleştirmenler şiirinizin toplu bir değerlendirmesini doğrudan doğruya sizin yapacağınız yorumlara yaslamak ihtiyacını duymuş ve fakat bu birinci elden yorumlardan da şimdiye kadar yoksun kalmışlardı. Bu eksikliği giderebilmek için de sizinle etraflı bir konuşma...

Cahit Zarifoğlu: Bir konuşma mı? Tam da zamanı... Doğrusu, böyle bir şeye hiç gelemem. Çok uzun zamandır sadece yazmak, başka edebiyatla hiçbir ilgim yok. Seyrek olarak, elime geçtikçe, dostlar yolladıkça bazı dergileri okuyorum. Ben zaten fazla düşünmem, muayyen konularda, muayyen sorulara derli toplu, kuru ve sistemli karşılıklar verecek şekilde düşünmem. Onun için sorulu cevaplı bir konuşma yerine sohbet edelim, notlar alınır, sonra ben onları gözden geçiririm. Yarı sohbet, yarı röportaj, yarı düzyazı bir şey çıkar ortaya, yayınlarsınız onu. Pek evet demiyor bakışınız. Ama benden bu kadar. Bırakalım şimdi; dereden tepeden, dostlardan, şundan bundan söz edelim.

Sonra askerim ben. Meclisten yedek subaylık süresiyle ilgili sürpriz bir karar çıkmazsa daha sekiz ay askerim. Bu Doğu Anadolu kasabasında, yöresi çam ormanları, yumuk yumuk yeşil tepeler, sarp vadilerle çevrili ve denizden ikibinyüz metre yükseklikteki kasabada asker olarak da, yaşayan biri olarak da hayatımdan memnunum. De ki şiire doluyorum. De ki kısa ayrılıklarla on üç yıl yaşadığım İstanbul'u buradan daha keskin görüyorum. Hayır, duyuyorum. Bazen İstanbul'daymışım gibi sıkılıyorum. Çünkü orada her şey daha yoğundur. Burada sıkıntı da, mutluluk da, galiba ufuk her yönde alabildiğine uzak ve açık olduğu için daha uçucu. Bir devre olarak yaşanmaya değer.

Dostlarıma yazdığım mektuplarda uzun uzun Sarıkamış'ı anlatıyorum. Şiddetli soğukların hemen ardından sahibinin deyimiyle, “ciğeri yanmış” ve ilk sıcaklarla yolda birdenbire fenalaşıp yıkılan o iri mandayı, mundar olmadan kanını akıtmak için boynunu gövdesinden nasıl ağaç keser gibi baltayla ayırdıklarını anlattım. Hayvan asfaltın kenarında yatıyordu, ot arabası boyunduruğunda tek mandayla az geride duruyordu öyle, bütünlenmeye hazır, bekleyerek. Yoldan geçen bir arabadan hiç de keskin olmayan baltayı temin etmişlerdi. Sahibi yaşlıydı. Balta indikçe kalın deri, güçlü boyun adaleleri ve kalın sinir demetleri esneyerek karşı koyuyor, darbeleri hemen hemen hiç hissetmeyen hayvanın hayatını ümitsizce korumaya çalışıyordu. Sahibi yaşlıydı. Nihayet vasıtanın genç şoförü baltayı ihtiyardan aldı. Hayvanın boynu süratle aralanarak büyük gövdedeki kanı iri bir balığın solungaçları gibi tozlu asfaltın üzerine yaydı.

“Her gün en az bir küçük şeyim var anlatacak. Şimdi bana bunlar güzel.”

Şiir üzerine konuşmak hiç ilginç gelmiyor bana şimdi. Şiirlerin, roman ve öykülerin yayınlandığı, okunup reddedildiği veya onaylandığı yerler ve kişiler bana aşırı derecede uzak. İstanbul benim için kişisel bir nedenden dolayı hiç yok. Burada her sabah ben talim yaptırırken, bir havan atışı, bir taarruz, bir savunma ya da geri çekilme düzenlerken, yanımdan bir sürü geçer ve akşamları yeniden geçer. Safi kahverengi koyunlar vardır. Bu sıcaklarda bile sırtından eksik etmediği kalın paltosu ve bağrına kadar açık mintanı ile yaşlı çobanın, hayvanlara ıslık çalışı, dişlerinin arasından tıslayışı ve gırtlağının en geniş yuvarlağından alt çenenin küçük hareketleriyle inanılmaz kalın, ince seslenişinin... Ve bunların büyük bir mükemmellik ve ritim kazanmış oluşlarının beni ne kadar düşündürdüğünü biliyor musunuz?

Sonra başka küçük sürülerin peşindeki çoban çocuklar. Yaşları o kadar küçük ki benim gördüğüm sabahki geçişlerinin ikinci geçişleri olduğunu, daha karanlıkta civar tepeleri dolaşıp, sürüyü sağılmak için indirdikten sonra ikinci kez otlatmağa çıktıklarını o kadar mimiksiz bir yüzle söylüyorlar ki bir iki saniye içinde devleşip küçülüyorlar. Büyük kentlerde bu yaştaki çocuklardan tuvalete bile anneleri tarafından götürülenler vardır.

Sonra zayıf bir merkebin çektiği o ufak arabalar ve hırpani sürücüleri. Tepenin üzerindeki büyük çöplükten ıvır zıvır toplarlar. Dönüşlerinde tepeleme dolu arabanın yanında bir harp ganimetiyle dönüyormuş gibi, emekten başka bir şey öğrendikleri kazançlarının yanında sefaletleri büsbütün tokatlar beni. Eğri büğrü paslı teneke parçaları, irili ufaklı konserve kutuları, karton kutu parçaları, elbise döküntüleri, acayip, gayri tabii bir işlemin sonunda birkaç kuruşa, bir iki kilo ekmeğe, soğana, mercimeğe dönüşmek üzere, cılız merkep tarafından ağır ağır sürüklenir.

Sonra boyunlarındaki tenekelerle yiyecek toplayan kirli yüzlü çocukların yanlarında, el ve diz kapaklarında, başlarında, sıcakta, güneşte pırıl pırıl parlayan vıcık vıcık yaralarla yiyecek toplayan, kocaman gözlü, bazılarında göz akları duru ve bembeyaz, zeki bakışlı, güneşten yüzleri kıraç topraklar gibi çatlamış, “asker abiler”den para da dilenen, sigara isteyen çocuklar...

Sonra askerler... Zekâ yaşları en pratik bir işi bile başarmaya kâfi gelmezken, diğerleri ile birlikte aynı emeği harcadığım ve herhangi bir konunun, birkaç kelimeden ibaret basit özetini bile kavratamadığım bazıları...

Sonra asker mektupları, sevinçli, gururlu ve boydan boya sızılarla dolu mektuplar.

Yirmi-yirmi beş kilometrelik yürüyüşlerde içinden, yanından geçtiğim köylüler... Görünüşte hiçbir fizik dengesi bulunmayan, eğri büğrü, üzerleri kapalı duvarların ve o duvarlarda bir insan ağzı gibi bırakılmış kapılardan girilen evlerin içinde oturanlar...

Onların birinin içinden, kilim tarzında dokunmuş, oturulmak için yapılmış küçük çocuk döşeklerini andıran, içi ot dolu minderler çıkardılar ki, renkleri ve desenleri büyüleyici.

Yine öyle bir evden çıkan elli yaşlarında görünen ama yetmiş küsur yaşında bir ihtiyar-genç söz arasında, “... çocuklarım ve üçyüz bin liram var” dedi.

Görüyorum. Her yanda sonsuz, bulamaç gibi, insan, ... her tarafın bulaşan bir sefalet görüyorum. İyi miyim? Yoo, hayır! Ben Rilke'nin bir sözünü hep belleğimde...

...büyük dayanaktır: “Hayatın her duruma hakkı vardır.”

Gördüklerim karşısında suçladıklarım, ne hayattır, ne de onların kahramanı olan yoksul, yırtık pırtık çocuklar, kadınlar ve öteki insanlar... Şöyle bir başımı sallar, duygulardan arınır ve kendime, “Cumhuriyet kurulalı ne kadar oldu” diye sorarım. Şu kadar sonraki nesil bile nasıl olur da yirmi-yirmi bir yaşlarından meydana gelen bir topluluğu yüzde kırk cahille kurar? Bunu aklım almaz. Cumhuriyet, mesaisini ne yola harcamıştır? Soruyorum ve beni hiç ırgalamıyor. Değiştiremeyeceğim bir şeye hiç aklımı yormam. Son derece pratiğimdir. Hayâlperest hiç değilimdir. Yakabileceğim yeri yakan. Bunun dışında ilgim değişik bir hüviyettedir. İnsanca ve artistçe.

Çevremde gördüğüm yoksullara bir yararım yok. Onlardan çok azına bir şeyler hediye ederim, yumurta getirirlerse çarşıda ödediğimden fazla öderim ve her şeyden önce de onlarla, esirgemezlerse dost olurum. Diyorum ya, rahatım. Memnunum da sonra, sıhhatliyim şu anda. Bir buçuk kilometre ötedeki kasabaya, karşı komşuya gidip gelir gibi gidip geliyorum duraksamadan, sıkı bir yürüyüşle. Bazen yolumu tepelere vurup, mesafeyi iki üç misli uzattığım oluyor.

Hiç sıkıntım yok mu acaba? Var ki bi'dolu... Ama yüzde yüz ki... Mutluyum, ama sıkıntılarımdan, coşkuyla, yorulmadan, uzun uzun söz edebilirim yine de. Anlatayım mı hepsini?...

Hayat bana nasıl oyunlar ediyor, diyeyim mi bir bir?... Kısacası: Tam o bin küsur kilometre ötedeki kentten küçücük bir haber bekliyorum. Bu bekleyişi durmadan anlatabilirim. Hiç durmadan beklediğime göre ve ben ve zaman ve beklenen ve her şey değiştiğine göre, beklemem de değişiyor. Zengin bir bekleyiş bu. Gittikçe de içimi sarıyor, günlük yaşayışıma, bakışıma, sesimin tonuna iniyor. Burada diyetle ve delice çalışkanlıkla görev yapışımın nedenlerinden birinin de bu olduğunu biliyorlar mı acaba? Beni o bekleyiş dolu, bazen hummaya varan ateşinden uzak tutacak her şeye nasıl sarılıyorum. Ama ondan uzak durabildiğim saatlerin sonunda, kendi kendime kaldığım dakikalarda sanki ihmal edilmiş bir canavar gibi amansız bir çullanışı var ki üzerime, o zaman kaçacak yer, sığınacak insan arıyorum.

Ama nereye kadar? Nereye kadar kendinden kaçabilirsin? Ya bir de geri dönemezsen? İhtiyatlı olmalı. Ya bir de umut olmasa... Evet, umut var. İçimde bunun hep aksini söyleyen korkuya rağmen.

Aslında en dolu olduğum zamanlarda bile onun hatırası içimden çekilmiyor. Birlikte olduğumuz vakitlere ait birçok irili ufaklı, hatta basit hatıralar, hiç vazgeçmeden, mânâsız bir inatla tekrar tekrar zihnimde canlanıyorlar. Sonunda onların acımasız üşüşmelerinden öyle çaresiz kalıyorum ki, kendimi olduğum gibi, savunmadan acının ağırlığı altına bırakıyorum.

O zaman bana insanlar daha değerli, kuşlar ve çocuklar daha acınacak, kadınlar daha sır dolu ve ilginç, aşk bir kez daha denenmeye değer bir kepazelik olarak görünüyor.

Vallahi kardeşim, aşk deyince herkes ne anlıyor bilemiyorum ama, bu konuda anlaşabildiğim bir insan, kusura bakmayın. Size fırsat vermeden boyuna ben konuşuyor, üstelik bir an önce sıralamakta acele ettiğiniz sorulara rağmen ben konuşuyorum ama, ne yapalım, madem gazetecilik yapmaya kalktınız, sıkın dişinizi biraz.

Şey anlatacaktım bu aşk konusunda, bir olay, geçenlerde bir köye gittim, orada bir şey... Ama vazgeçtim anlatmaktan. Çünkü imkânsız, beni iyice tanımadan anlamazsınız diyeceğim. Anlamazlar.

Ben anlamsız bir şiir yazıyorum, öyle mi? Peki şimdi sorun bakalım.

E.N.G.: Ben birkaç soru hazırladım. Bunlara siz karşılık verdikçe arada başkalarını da yöneltirim. Soruların ilki şu: “Şiirimizin dünyamızda yeri ve görevi nedir?”

C.Z.: Oo! Vay vay vay. Şiiri ve şu sevimli dünyamızı ben de ara sıra düşünmüyor değilim. Başka bir oyuncağı da yok insan kardeşlerimin. Biliyor musunuz? Çinlilerle, Finlilerle, Moğollarla hatta Eskimolarla hep aynı dünyayı üleşiyoruz. Peki ya saymaktan vazgeçtiklerim...

Şimdi tüm bunlar için şiirimizin yeri ve görevi nedir diye mi soruyorsunuz? Herkes kendi beyninin havuzunda fırtına koparıp soruyor, “ne olacak dünyanın hâli” diye. Karşında biri bu soruyu sorunca, dünyayı omuzlarına yüklemişler gibi sıkılıyorsun, ama hiçbir tereddüt etmeden sen de omuz veriyorsun bu büyük tabuta.

Çünkü senin de söyleyeceklerin vardır. Bu konuda boş yaratık yoktur hamdolsun yeryüzünde. Dersin ki “Dünyayı olsa olsa şiir kurtarır.” Haklısın tabii, çevre kirlenmesinin de ilâcıdır bu meret! Azizim şiirin dünyada müstesna bir yeri vardır. Ne yaparsın ki şairler çok kötü...

İkinci sorunuz ne?

E.N.G.: İlkin buna...

C.Z.: İkincisini, ikincisini...

E.N.G.: Şiirinizi genel olarak tanıtır mısınız?

C.Z.: Peki üçüncüsü? Siz hepsini sorun toptan. Nasıl olsa her sorunuza ayrı ayrı, derli toplu cevaplar alamayacağınızı anlamışsınızdır. Sorularınızın hepsini arka arkaya deyin, sonra bir iki laf ederiz. İçinden hoşumuza gidenden başlayarak: Okuyun bakalım...

E.N.G.: Diğer sorular şunlar: “Şiirinizdeki imaj bolluğu vurgulamak istediğim ana...”

C.Z.: İmaj bolluğu mu? E... Bir dakika...

“Oğlum sen artık
şarapnel gibi yağmalısın
düşmanı güzelce vurmalısın”

Yahut, şu mesela:

“Komşudan o ölü de kalktı:
Köyde devinimdir kırışık alın derileri kımıldar
Kaş ve kalp zorla kıvranarak”

“Erkeklik ve kadınlık
Ölümün önünde değersiz ama siperdirler”

Daha daha, yine rastgele açıp bakalım:

“Ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
Birden
Nasıl yalnız olduğumuzu anladım.
Kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan”

Ya da:

“İçim büyük sabırla haşlandı
İçim ey içim bu yolculuk nereye
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin”

Ya da:

“Öpüşümüz gizli olmalı
Öpebilirsek kaderlerimizden öpmeli
Sıcak gözyaşı ve şikâyetle
Ağzı konuşmaz kılan
Ağzımızda
Dilimizi şişiren ayrılık bademi”

Var mı bunlarda “imaj bolluğu” ve “vurgulamak istediğim ana tema” şemaları, biraz gölgelemeleri? Fakat küçük bir oyun ettim, açım; sayfalara çabucak bir göz atıp istediğim mısraları okudum. Çünkü sorunun gideceği yeri biliyorum.

Her şeyden önce benim sizin deyiminizle “vurgulamak istediğim ana tema” yoktur, bir. Yetiştiğim çevrenin, okuduklarımın, zevklerimin, beğenilerimin, gördüklerimin, duygularımın yaptığı bir ben var. O kendini mutlu eden ve tedirgin eden şeyleri anlatır ya da onların süzgecinden geçer herhangi bir olay ya da tema. Şiir bittikten sonra, onu kendinden uzaklaştırıp, bir yabancı gibi okuyunca, “ha, bu şiirde şu tema işlenmiş” dersin. Böyle bu.

Bilmiyorum, başka şairler masaya çöreklenip, “bugün benim temalardan şunu vurgulayayım” mı diyorlar? Bilmiyorum, benim şiir yazarken prensiplerim yoktur. Daha doğrusu kendi sanatımın teoriğini de yapmış değilim. Yapmaya kalkarsam tatsız gelir bana.

Küçük çocuklarda bilinçsiz fakat değişmeyen ve süren bir sevimlilik vardır. Benim şiirim de özünün gereği doğaldır. Alıcılarım var mı diye de hiç düşünmem. Nasıl ki ağaçlar da topraktan yeryüzüne doğru büyürken amaçsızdırlar. İnsanlar onları sonradan fark eder.

Bu örnek hoşuma gitti. Bunu büyütelim. Eski çağlardaki ormanlardan insanların haberi bile olmadı. Kimi, jeolojik değişimlerle, teorilere göre yerin dibine gömüldü, kömür, petrol oldu. Kimi yaşlanıp çürüdü. Kimini bir yıldırım yok etti.

Gelip geçen insan yığınlarında nice şiir potansiyelleri yok olup gitmişti ve hâlâ yok olup gitmektedir de. Acınacak şey midir bu? Hiç, hiç acımam. Onlar ortaya çıkmadı diye insan hiçbir şey kaybetmemiştir. Zira kaybolan bir şey yoktur. Zekâların, duyarlılıkların, yeteneklerin barbarlık ve bağnazlıkla yok olduğuna inanmam. Birikiyordur bir yerlerde, yoğunlaşarak şekil değiştirerek devam ediyordur. Nasıl ki ruhların da kaybolmadığına inanıyoruz. Zaten ortaya çıkanları zaman ayırıyor. Ağaçların değişik amaçlarla kesilip kullanılması gibi. Ya, bir bölümü öyle yapılarda kullanılır ki kalır uzun süre. Bir bölümü işlenir, oyulur, süslenir, yontulur. Daha da kalırlar.

Yakmak dedim de; benim ilk şiir kitabım aklıma geldi. İşaret Çocukları.

Kitabım yakıldı benim. Onu daha üniversite öğrencisi iken bir matbaaya taksitle bastırmıştım. Aylık iki yüz elli lira gelirim vardı. Onu her ay matbaaya yatırırdım. Sonra bir ay nasıl geçinirdim hatırlamıyorum. Çok gece aç yattığım muhakkak. Sabırsızlıkla ay başını beklerdim herhalde. Biraz ferahlarım belki diye.

Ay başı gelirdi. Bankadan parayı alırdım, (kredi kurumundan aldığım burstu bu para) ve bankadan matbaaya kadar zengin yürürdüm. Birkaç ay sürdü bu. Sonra bir işe de girdim.

Asıl anlatmak istediğim; kitabı dağıtamadım tabii. Birkaç gayretli dost sattı, bir kitapçı yüzde elli tenzilatla yüz adet aldı ve kitabın geri kalanını koyacak yer bulamadığım için, bir arkadaşın tanımadığım ağabeyinin yazıhanesine emanet olarak bıraktık. Orada o kadar uzun zaman ve ben ilgilenmeden kaldı ki, günün birinde tomar tomar Cağaloğlu yokuşundaki kitapçıya düşmeye başladı.

Doğrusu hiç ilgilenmedim. Önemli olan kitabın alıcısında olması değil mi? Biz de tüccar değiliz...

O adam bol bol sattı. Hatta bende hiç...

Evet, sanatımın teoriğini yapmadım hiç. Soracağınız bir senteze de varmış değilim.

Şimdi burada hemen şu soruyu soracaksınız herhalde: “Nasıl oluyor da...”

...değişen çocuklar gibi, müthiş bir olay bizim nehrin yatağını değiştirmesin. Bunun dışında hep aynıyım. Adeta içgüdüsel bir yönelişe, yıllarca süren Alman Edebiyatı tahsilime, Rönesans, Hristiyanlık ve Germenliğin oluşturduğu Batı Edebiyatı tahsilime... Bütün o seminerlere rağmen, sanatım açısından hiçbir Batılı akıma, ekole, onları geliştiren esasa yakınlık duymadım.

(Daha Rilke adını duymadığım Alman Filolojisi'ndeki ilk yıllarımda, sınıf arkadaşım bir yarı Rum, yarı Türk, yarı Amerikalı, yarı Batılı bir İtalyan, yani benim o zamanki Alda'm, “sen Rilke'vari yazıyorsun...” derdi.) Bunun böyle olduğunu çoktandır anlamış değilim. Diyebilirim ki, bunu tam olarak şu anda hayretle fark ediyorum.

Bu imaj bolluğu sözünü getirip, bana bazı kişilerin söylediği gibi, siz de -kapalı bir şekilde şiirlerimin anlamsızlığından dem vuracaksınız. Sorunuzun arkasındaki asıl soru bu...

Bunlara karşılık olarak şunları hemen söylemem mümkün: (Söyleyeceğim ama söylememiş kabul edin. Nedenini de açıklarım.)

Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir...

Şiirimi bana şikâyet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de botanikten hiç anlamam... Pardon, ekonomi diyecektim. Neyse; o ya da bu; daha anlamadığım bir sürü şey var. Bilmek zorunda da değilim. Ne insan olarak, ne zevk olarak, ne de görev olarak... Hiçbir eksiklik de duymuyorum.

Aşağılayıcı bir şey mi? Öyle mi düşünüyorsunuz? N'apayım? Şiirimi anlamayanlar, etraflarındaki zeki, entelektüel ve değerlerine inandıkları bazı kişilerin anlayıp, değerli bulmaları karşısında komplekse kapılıyorlar mı diyelim? Ayıp mı oluyor böyle dersem?

İşte bu konuda özgür şair karakterim böyle konuşuyor. Ama biliyorum ki bu tarzda konuşmaya hakkım yok. Zira belirli yerlerde yazıyorum. O belirli yerlerin çok belirli yönleri ve amaçları vardır... Ve o amaç üzerindeki her şey belirgin olsun istiyorlar. Sloganlara kayalım, didaktik olalım ve söylev dili kullanalım istiyorlar herhalde.

Bilirsin, “ayran kabartmak” denir buna... Gelişmemiş okuyucuda bu vardır, hani. Hedefe dürbünle bakmak gibi bir şey bu... Yürümeye başlarsan, ne uzun yollardan geçmen gerekir.

Diğer sorularınız ne?

E.N.G.: Bu üçüncü soruya tam bir karşılık vermediniz. Üstelik ilk iki soruyu da hepten karşılıksız bıraktınız, iki sorumuz daha vardı. Biri: “Ülkemizde şiirin bugün ulaştığı nokta nedir, -özellikle yerli düşünce açısından- bir değerlendirme yapar mısınız?” İkincisi, “Sık sık sözü edilen biçim ve öz tartışmasında ne düşünüyorsunuz?”

C.Z.: Hep alışılmışımsı sorular. Başka türlüsü de gerekli değil. Sorularınız anlaşıldı. Bunlara ancak yuvarlak karşılıklar verebilirim. Zira bu sorular için bende, ya önceden olgunlaşmış karşılıkların hazır olması gerekir, ya da hazır değilse oluşturmalıyım.

Ayrıca ben bu tür, özellikle, “ülkemizde şiirin” ve “dünyamızda şiirin” diye başlayan sorularınızı cevaplamak için kendimi erken buluyorum. “Otuz dört yaşındayım” dersem, “bu adam ne zaman büyüyecek de bu tür konularda sistemli düşünceler elde edecek” diye alaya bile alırsınız beni.

Zira alışılmıştır... Konuşma yapılan parmak kadar çocukların bu konularda vecizeler buyurmalarına alışılmıştır. Doğrusu benim sizlere “oh...” dedirtecek okkalı sözlerim yoktur. Nice yazarlar daha parmaklarında kalem oyukları, kalem nasırları meydana gelmeden boylarını aşan laflar ederler, habire boy gösterirler.

Birçoğu yüreklerinin sorumluluğunu kaldıramayacağı düşünceler ileri sürerler. Tıpkı anlamaları gerektiğini sandıkları şiirleri anlamakta acele eden ve aradaki mesafenin, şairin kendilerine doğru gelmesiyle kapanacağına inanan şiir okuyucumuz gibidirler. Çok kestirme konuşurlar. Çok kati konuşurlar. Bir de buna, “çok taraf tutarak konuşurlar” diye ilave edersek varacağı yargıyı hesaplayın...

Bir konunun dedikodusu yapılabilir tatlı tatlı. Dergileri karıştırın göreceksiniz. Hele hele... Neyse öyledir.

Birkaç yıl sonra, “vay babam bir zamanlar neler yazmışız” derler. “Eee, böyledir bu” denemez. Dergi sayfaları, uluorta, bilinçsiz ve hele sorumsuz yazılarla yan gelinilecek yerler olmamalı...

Dergi yöneticilerinin, “bu adamımız gelecek vaat ediyor” şeklinde özürleri olabilir mi? Benim tanıdığım en iyi dergi yöneticisi Sezai Karakoç olmuştur. Hem kendi sözünün, hem de dergisinde yayınlanan bir sözün nereye gideceğini sorumluluk namusu içinde iyi bilir.

Bunları söylüyorum ya, aklıma bir dolu başka isim ve tutum geliyor. “Örneğin de” diyorsunuz; demeyeceğim... Bunları da sadece sayfalarda kibirle dikilmemek, bu sözlerin ustası yalnız benim dememek ve de katı ve kati olmamak gerektiğini belirtmek için diyorum.

Benim yıllardan beri temel bir görüşüm vardır. (Kendi sanatımın teoriğini yapmayışımın nedenlerinden biri de bu olabilir. Her ne kadar daha çok karakterimle ilgili bir şeyse de...) Dervişanedir bu. Bu görüşün içinde “ben” fikri adeta yoktur. Bundan çok memnunum.

Biri benimle şiirim yüzünden ilgilenirse ve hele beğenirse, çok sıkılırım. En çok da, bu anda konuşurken sıkılıyorum. Tepelene bir şair gibi yaşarım. Ama, şiir, hayatımda hiç yer almaz.

Şiir yazdığımdan habersiz çok samimi arkadaşlarım vardır. Bilmelerini de hiç istemem, zira hemen tavır alırlar. Onlar bu yönde belli bir tavır alınca da benim şair yaşayışımı etkiler.

Zira, dostlarım “halktan” tabir edilen kişilerdir. Esnaf, küçük memur, şoför, balıkçı, küçük muhasebeci, işçi vs. gibi kişiler. Bunların tam zıddı arkadaşlarım da vardır. Doğrusu aynı şeyleri tekrarladıklarını hayretle görürüm. Sadece, değişik, yeni terimler bulmuşlardır, hepsi de benimsemişlerdir bunları. Doğrusu onlarla olmak, entelektüel susuzluğumu giderdikten sonra, fena hâlde sıkmaya başlar beni.

Ben yaşarım. Hareketli, canlı, kıvıl kıvıl yaşarım. Ve hayattan sızlandığım hemen hiç görülmez. Günlük dış hayatımda şiir hiç yoktur. Ama içimde her an kilolarla şiir ağırlanır. Hep şiir tezgâhlayan bir mekanizma vardır içimde.

Aman ne de bencildir. Şiir bir tüm olarak hep kendisinde kalsın ister. Ne zaman ki doymuş bir eriyik gibi, şiire doyar ve benim içeriye habire doldurduklarımı artık kabul edemez olup, gelenlerin ısrarı karşısında bir yara gibi zonklamaya başlar, o zaman izin verir, bir iki şiir yazarım.

Onun vekili gibi yaşarım.

Şu gördüğünüz, konuştuğunuz ben, aracıyımdır. Çok ufak bir rolüm var bu işte. Dolmakaleme mürekkep emmek, sonra ucunu kâğıt üzerinde şu bildiğiniz şekillere göre gezdirmek, görüyorsunuz gayet kolay. Hem o kadar kolay ki...

Tanıdığım bir materyalist şair vardı. Karşılaştıkça “çok kötü şiir yazıyorsun, gel de sana öğreteyim, zaten yakında şu solcu şair arkadaşların için kurs açacağım” derdim. O şair kendini o günlerde bir dâhi zannediyordu, bu sözlerime çok içerlerdi, şakaya vururdum.

İki yıl kadar sonra bana, “Yahu sen öyle derdin üzülürdüm, ama çok haklıymışsın, bizde iş yokmuş, gerçekten bir gençlik hevesiymiş, boşladım iyice şiiri” dedi.

Sonra n'oldu biliyor musunuz? Yıllarca bocaladı, sonra birden ortaya çıktı; daha doğrusu çıkardılar. Omuz vererek falan... Eskisinden daha kötüdür şimdi. Ama sana yüz kere “sende iş var” derlerse; tükürdüğün her dananın altında buzağı bulurlarsa... Sen de doğurgan olduğuna inanırsın...

Hay Allah... Nereye geldik, şeyden söz ediyordum; şu içimdeki şairden. Beni beğenen olursa, şiirimi tabii hiç üzerime alınmam. Tevazu mu? Katiyen. Gurur bile duyarım; ama adeta kendim için değil, o içim adına duyarım. O şiiri yazan “ben” için. Onun namına. O benim içimde başka biri; buna eminim.

Utanmamın nedeni ise, o “ben”in yerine beni, yani adeta başkasının bir iyi işinden dolayı yanlışlıkla beni kutluyorlar da, ben yanlışlığı açıklayamıyorum gibi, hani o her insanın hayatında birkaç kez düştüğü sıkıntıyı duyuyorum.

Bu duygunun temeli ise, başka bir terbiyeden ileri geliyor. Evet... Bizim terbiyemiz alışılagelenden farklıdır. Bizde dünyasal olandan inanılmaz bir feragat vardır.

Birlikte aynı mihverde olduğumuz diğerlerinin adına konuşmadan söyleyeyim, -ki onların çoğunda da bu duygu yoğundur- bende sanatımla ilgili dünyasal endişeler yoktur. Gocunmak yoktur. Karşı ya da taraftar her davranışı kabulle karşılarım.

(Yine de biz en güzeliz. Bizim her şeyimiz güzeldir. “Güzelin düşmanı güzel olur” ya da “düşmanı güzelce vurmalısın”. Benim mısralarım bunlar ve ne fena kendi şiirimi anlatıyorsunuz bana.)

Realite olarak karşılarım. Sanatta gidişimi ne tenkitler duraklatır; ne de teşvikler hızlandırır. Tenkitler de teşvikler de bendedir.

Yayınlama olanağı -ki yıllardır dergi ve kitap olarak bunun sıkıntısını çekiyorum- sayıyı azaltıyor sadece. Dosyalarda tatsız bir kabarıklık yapıyor ki görüldüğü gibi teknik bir sorun bu; duygusal değil.

Kişisel, pratik, günübirlik endişelerden uzağım.

Derken asıl söylemek istediğim şu; açıklarsam, deminden beri dağınık tarzda dediklerim, temel görüşüm, dediğin yerde birleşirler sanırım...

Bizlerden gelecekler vardır. Hamurlarını biz yapıyoruz şu anda. Yıllardır ve yıllarca da. Eminim bizi küçümseyecek o gelecekler. Belki bizi çeşitli yönlerde fazla Batılı bulacaklar; tekniğimizi, deyişimizi.

Ayaklarının altına dizili sağlam taşlarda, eğilip baksalar (imzamızı görebilirler de göremeyebilirler de) bakışları ilerde olacaktır onların; varsın olsun, gururlu, güvenli gidecekler. Bizlerin, edebiyat tarihi yönünden, bir oluşumun öyküsü yönünden değeri olabilir. Zira bir kişiliğin, ekolün, kişinin değil; çağdan uzağa kaydırılmış bir hayat ve dünya felsefesinin, hatta bir evren felsefesinin bütün boyutları ile ve en mükemmel planlarla gelip çağa kenetlenmesi sorunudur sorun.

Bunun plancıları, ustaları, hizmetkârları, hademeleri, gözetleyicileri, inananları, yan yardımcıları, habersizleri, hatta kendi kadrosuna ait inanmayanları vardır.

Plan dedim, ama bu bir uçak planı gibi sayısız ayrıntıyı kapsayan, neticede fizik kanunlara dayanan somutlukta olamaz elbet. Fizik ötesinden buyrulan periyodik bir oluşumun insan zihinlerine dağılımı, bunların mucizevî bir işbirliği ile bütünleşmesi gibi geliyor bana.

Bir elektrik devresine bağlanmış gibi yakındaki ve uzaktaki zihinlerle sarsıntıyı duymayı, bir tek kıbleye üç yüz altmış açıdan ağar gibi, bir dağın engel olunamaz kayışı gibi ağır, telaşsız ve meyveler vererek bir yandan... Gidişimizi başka türlü açıklayamıyorum.

(Aynı oluşum olumsuz ihtilaller için de gerçekleşmiştir herhalde; ama şeytanidir.)

Aslına bakarsan devasa bir yapıdaki işçileriz. De-va-sa! Ortaya çıktıkça işlevi hudutsuz olacaktır... Ve yapıcılarını herhalde çok çok aşacaktır.

Daima bazı isimler tutulur. Devrine, o günün eğilimine, ihtiyacına göre. Tıpkı yazarla eseri arasındaki aktör gibi. Ama bizim DEV'i ne aktörleri, ne de yazarlarının kendileri gölgeleyebilir; yani ondan önde görünebilir.

Biz öyle bir yapının yapıcılarıyız işte. Bu iş benim gayretime bakmıyor; ama benim gayretim de gereklidir. İşçi sayısı azdır şimdilerde. DEV'in çeşitli yerlerinde; kimi başında, kimi ayak ucunda, kimi parmaklarında, derisinde, kemiğinde... çalışıyor. Kimi bir ötekinden haberli, kimi habersiz, bu iş uzun sürecektir. Yaygınlaşması gittikçe süratlenecektir. Zira gittikçe kadrosu, bilinçli ekibi çoğalıyor... Gittikçe daha çok iş çıkaracağız. Kendiliğinden bir kalite kontrolü gelişecek... Okuyucu yani; ucuz ve çürük mal almamaya başlayacak, okuyuculuk standardı yükselecek anlayacağınız... Hoş mu?

Bu yapıda ben iki ucu hünerli parmaklarımla kaynak yapmaya çalışıyorum. İki ucu bana hazırlayacak, benden ve yaptığımdan habersiz, yapıcılarım, taşıyıcılarım, ağır işçilerim vardır. Onların üzerindeyimdir. Bana verilen, ya da benim kendimi içinde bulduğum bir santimetrekare içine binlerce lehimi hata yapmadan tutturmak durumundayım. Başımı eğmiş, dikkatle çalışmaktayım...

(Anlattığım bir elektronik beyni mi hatırlatıyor?)

Ama neticede çağımda benim üzerimde ve gelecekte benim üzerimde olanlar vardır. Ben de onların hizmetkârıyım. Bu yüzden bende, bu anlayış içinde olağandır denebilecek şekilde artistik kaprisler yoktur. Kendine pay çıkarma yoktur.

İşimiz bizsiz olamaz; ama bizi, bireyliğimizi yutacak kadar iri. Bu yüzden kendi hâlinde bir işçiyimdir ben. Bir geniş ve bizleri hudutsuz aşan bir ölçünün hizmetkârlarıyız, uşaklarıyız biz.

Teslim olmuşuz. Gönüllü mü? Hayır değil!

Ben kendimi gönüllü hissetmem. Ben kendim talip olmadım. Ben yokken vardı, ben olunca kendimi içinde buldum.

Eskiden çok sorardım, çok okudum, çok dinledim, çok çattım, çok dalgalandım, çok dinledim; çobanları, politikacıları dinledim, parkları, gece sahipsiz kalan caddeleri, üniversite olaylarını, aya gidişleri, teravih namazlarını, ezanları, kuşları, kalabalıkları, müzik salonlarında durgunlaşıp boşalan çehreleri, orospuları, aşkları, soylulukları...

Daha on milyon şeyi dinledik. Duyarlı, derhal alıp kabul edilecekleri ve hemen parçalayıp kusacakları bir içle, sanırım çok gezdim. Avrupa ülkelerinde binlerce mil katettim. Otobanlarda delice araba koşturdum. Bir dönemeçten sonra dikleşen, daralan ve virajlara dönüşen yollarda hareket, tabiatın balyozunu yemiş gibi durunca, uzaktan engin bir sükûnet içinde belirip çağıran ve serin tenteleri, şemsiyeleri ile davet eden motellerde, akşamın alacakaranlığında, çiçekli pencerelerden birinin ardına çekilince ah zor anlamak...

Binlerce teferruat, binlerce yeni, binlerce değişik şey var ki onu hiç değiştirmiyordu. Okyanustaki en azimli kasırgaların çalkaladığı suyun, denizin sadece incecik bir kabuk yüzeyinde olması gibi. Dipte o kımıltısız, o etkilenmeyen, o bâki.

Irk ve kültür olarak, Japondan Kanadalıya, Vietnamlıdan İsveçliye, Hindliden Amerikalıya, Almandan Pakistanlıya, Suudi Arabistanlıdan Finliye, ah şu Finliler var ya, çok dostum oldu onlardan. Onlardan söz etsek ya şimdi...

Bakın bir Afrikalı vardı. Yeni tanışmıştık; çok az Almanca biliyordu. Nerelisin dedim, bir ülke ismi söyledi; ya telaffuzundan, ya da bizim bildiğimizden ayrı bir ismi olmasından ötürü anlayamadım. Bilmiyorum dedim, safça. Gözleri öfkeyle baktı:

“Afrika diye bir kıta var biliyor musun?” dedi ve süratle uzaklaştı.

Sonra onun Ganalı olduğunu öğrendim. O ise birbirimizle sık sık karşılaştığımız günlerde yanımdan selam vermeden, öfkeyle geçmeye devam etti. Hiç durumu düzeltmeye kalkmadım. Öfkesinden haz duydum hep.

Bir Afrikalı daha vardı... Kocaman, siyah, kanlı gözleriyle Otello bir Afrikalı. Minyon, kalçasız, her zaman muhakkak rahatça gülen, dans eder gibi yürüyen, uzaktan eliyle şiirli bir jestle selam veren, Hristiyan bir zenci.

Sonra, günler sonra bir gün Fanin'le evinin bahçesindeydim. Çimenler. Sırtüstü uzanmıştım. Fanin göğsüme başını koymuş, dakikalardan beri içimi dinliyormuş gibi, uyuyor gibi sessiz yanımda yatıyordu.

Bense üzerimdeki bu müthiş güzel ağırlıkla içim dünyadaki öteki güzellikleri de kapsayacak kadar genişlemiş, kendimin, şiirimin, gerçekliği bir dünyanın başarılmış rahatlığı içinde düşünüyordum. Kim bilir neyi düşünerek Fanin'in yüzünü yarına, göğsümün üzerine yemin eder gibi koyduğu elinin üzerinde parmağımı yazı yazar gibi gezdiriyordum...

Birden hissettim... Biri vardı yakınımızda. Ve başımı çevirip görür görmez de onu hissetmekte epeyce geciktiğimi anladım.

İki adım açığımızda, ayakta, bakışları belli bir şeye bakmadan... Hayır, Fanin'in sarı başına bakarak ve telaşsız, o başın dönerek çehresini kendine döndürmesini bekliyordu, dikkatle, merakla.

Bu sahneden çok şey beklediği, umduğu belliydi. Cristian... O zenci yüzü her zamanki gibi o içten ve insanî tebessüme hazır. Hiçbir şey kımıldamıyordu henüz onda. Fanin henüz farkında değildi.

Uyarsam mı diye tereddüt ettim. Zenci duruyordu boyuna. Onu göreli iki saniye olmuştu, hâlâ duruyordu. Yüzünde hiçbir anlam oynaşmadı.

Ama öyleydi ki bu yüz, çenenin ucundan küçük bir kanal açılsa aşağı doğru, o birikmiş duygular akıtılıp kımıldatılsa, arkasından benim dayanamayacağım bir dram akacaktı.

Kanlanmış göz akları, nemle daha etkileyici duruma gelmiş iri, parlak ve güzel gözdeki hüzün takdir edilmeyecek gibi değildi.

Kalktım. Fanin gördü. Zenciyle ikimiz bahçeden çıktık. Fanin arkamdan ismimi sadece bir iki kez seslendi. Zenciyle hiç konuşmadan kentin merkezine kadar yürüdük.

Orada bir yerde durduk. Bana gülümsedi. Tokalaştık. Eliyle müphem bir işaret yapıp bir sokağa daldı, gitti.

“Eee, ne var bunda” diyeceksiniz... Hiç... Bir şey olması mı gerekli? Ha, ne diyordum? Bunları da not ettik mi? -Edin...

O kaldığımız yer nereydi? Hür değilizdir... Ya da şöyle söyleyeyim, başıboş değilizdir. Her şeyi yayınlayamayız.

Ne der Mevlâna, “Daha diyeceklerimiz vardır ama aklın sürçeceğinden korkarım.”

Bu terbiye vardır bizde. İnsana ve zamana karşı duyulan sorumluluktur bu.

Goethe'nin Genç Werther'in Acıları'nı yazarak o zamanlar geçirdiği ruh buhranından ve intihar etmekten kurtulduğunu yazar edebiyat tarihleri. N'olmuştur sonra? O devirde bu eseri okuyup çok insan canına kıymıştır.

Goethe: Batılı bir yazar. Söz konusu olan birkaç canın fizikî ölümü de değildir. Ne olduğunu yukarıda söyledim değil mi? Ha, başınızla doğruluyorsunuz, oysa pek soyut getirip götürüyoruz sözü.

Şiirimiz de bütün söylediklerimiz içinde yerini alır. Şairlerimiz, öykü, tiyatro ve roman yazarlarımızla oluşması gereken öteki sanatçılar, folklorcular, politikacılar, doğru sözlü devlet memurları, insan ve haksever bakkal ve manavlar, kabzımallar, hamallar, para babaları, işçiler hepsi aynı yapının üzerindeyiz.

Birçok aksaklıklar da olacaktır...

Ben iskelede çalışırken elimden istemeyerek balyozu düşürmüşsem, altta mutlaka rüşvet alan birine inmiştir gibi, bağlantı kurulması imkânsız gibi görünen bir düşünce gelişi, yahut ne bileyim; acayip bir çağrışım oldu bu. Ama öyle. Yine de anlaşılabilir.

Şiir ya... Halka konuşan şiirler tutuluyor. Eğer şiir halkın üzerinde, fazla entelektüel bir düzeyde ise, şu sorun ortaya çıkıyor: Halka inmeli...

Halka inmeli; evet, ama dikkat! Eğer olduğun gibi halka alçalırsan, tüm onun şu seviyesine inersen, o seni kabul edebilmek için biraz daha alçalacaktır.

Hareketsiz durup gözlerinle spor yapmana benzer bu. Sonra da cılız baldırlarına bakıp gözünün emeğine yanarsın.

Eğer şu ya da bu nedenle halkla mesafen açılmışsa, irtifa kaybetmeden ipin bir ucunu halka atman gerek. Bu da bir işe yaramaz, eğer bulunduğun yere, onların içinden, ta temellerindeki esaslardan, inançlardan süzülüp çıkmamışsan...

İpin bir ucu halka nasıl atılır, bilemiyorum kendi açımdan. Acaba halk; halkın çocukları okuyacak okuyacak, kıvama gelecek yavaş yavaş benim sularıma mı girecek ve işte o zaman daha iyi anlaşacağız, ben de onlara göre kendi kendimi uyaracağım, yoksa yıllar ilerledikçe ben mi yeni yöntemlere kavuşacağım; nasıl olacak kestiremiyorum.

Sadece şiir ele alınırsa, onu herkes anlayacak diye bir şey olamaz. Onun mutlaka halka inmesi gerekir diye bir şey de olamaz. Sanat sabırlıdır. İşlevini yapmadan da sönebilir. Hiçbir değer de kaybolmaz. Hiçbir eksiklik de meydana gelmez...

Şiiri fazla hissetmiyorum.

Aylardır şiir okumadım. Günlük yaşantımın içinde bol bol şiir demetleri vardır. Oluşurlar. Galiba yaşayarak şiire doyuyorum. Şiirin boyutları çok genişliyor. Sizin beklediğiniz anlamda bir şiir tarifi, ya da görevi kalmıyor gibi böyle deyince.

İnanılan, yahut inandığımız bir düşünce yönünden; ondan beklenenden söz etmemi isterdiniz. Bir şair olarak, maaşlandırılmış gibi, bu yazılmalıdır, şunları yapmalıyız diyemiyorum.

Bunları söyleyince, kendime ayırdığım biricik özgürlüğü, zevki yadsımış olurum. Şairin görevi şudur diye hiçbir kayıtlama yok... Kendim için sloganlarım yok...

Buna rağmen bazı şiirlerimde... Zaman zaman, sığ şiir anaforlarında nutuk çekmeye kalktığım olmuş. Şimdi örnek veremeyeceğim. Bunların, bu tür şiirlerin sürekli köklü bir etkisi olacağını sanmam. Anlık heyecanlar uyandırabilirler. Düşünceler uyandırabilirler.

Fazla ideolojik, fazla angaje, tarafgir şiirlerden söz ediyorum. Fikirsiz şiir olmaz elbet. Ama her “fikir”in karşılığı bir “duygu” vardır. Şiirin malzemesi de o olur. Ama o şiirin analizinden mutlaka o ana fikir çıkmayabilir...

Yoruldum. Çok uzattık, ve galiba sağa sola fazla çıkışlar yaptık; belli konularda konuşmadık. Böyle olsun. Sevdiğimden ve sevdiklerimden uzakta olduğum bir zamanda bu şekilde olsun konuşmak da iyi geldi bana.

Gelişme, Yaz 1974