Şahinin Kopardığı Elmas

Şair: Edip Cansever

I.
bir zamanlar hep fotoğraflar çekerdim
bütün gün orda burda dolaşıp
gemi yolcularını, liman meyhanelerini
çan kulelerini, düğün törenlerini, kız kardeşlerimi
göğsünde döğmeler olan bir dilenciyi
güllerden ve deniz kızlarından
sonra el olan ama parmakları olmayan denizi
yüz olan gözbebekleri olmayan
eski fotoğrafçı dükkanlarında çizgili mayo giymiş kadın
fotoğraflarını hep yeniden çekerdim
bir saatçi vardı, ası saharyan mıydı ne, onu da
istanbul’u ve bu kentin hiç kimsenin bilmediği armasını
bir sokak bileyicisini
ellerinde bukinalarıyla uçuşan melekleri (eski taş binaların
üstünde)
ve balkonda üç güvercinin bir sülünü yiyip bitirişini (yani
olağanüstü her belgeyi)
daha mı neyi
o kadar çok şeyi ki, her neyse
bir gün bütün bunlar bana ucuz geldi
sonra bütün bunlar bana ucuz geldi
attım fotoğraf makinamı bir yana
vurdum sokaklara kendimi (ara sokaklara, çıkmaz sokaklara,
istanbul denizinin mavi bir kapı gibi açılıp kapandığı)
ve dolaştım eski bizans meyhanelerini bir bir
ağzımda sönmeyen bir sigarayla.

nemli küf kokan sütunların dibinde hemen
adamlar gördüm, yürekleri gözlerine taşan adamlar
boşalan oradan da gözyaşı gibi
tam gözyaşı gibi (öyle diyorum, çünkü yasları eksikti, silinmişti
kaygıları da, acıları desen, yoktu ki. yani bir gözyaşıydı ki,
şahinin boşluktan kopardığı elmas, kaskatı, gene bir elmasla
kesilebilen ancak)
ne dualar geçerliydi onlar için, ne de
dünyayı sanatıyla öğrenen bir gökyüzü işçisinin bilgisi
hiçbiri
ve anlattımdı efsanesini onlara
suya yeni indirilmiş bir teknenin
nasıl filizlere boğulduğunu. ve sonra
dedimdi, kaynağıdır mutluluğun insan da
kuruyup kalsa da bir ağaç gövdesi gibi
ve ardımdan kirli bir su birikintisi beni
izledi durduydu sanki yıllarca.

ey galata rıhtımlı sonbahar, ey gök kuyusu!
ölü bir martıyı tekrarlıyordun boyuna
ağzında güneşten bir solucanla
düşürüp yükseltiyordun onu
sen, dişi kent, sense
az kalsın dişi bir şiir yazdıracaktın gittikçe azalan yaşıma
ayaklarımı denize sallandırarak
gözlerimi bir deniz kuşuna doğru uzattıkça
tuba ağacından kesilmiş iki dal parçası gibi
yazdıracaktın nasıl olsa, yazdıracaktın da…

II.
anımsıyorum şimdi, bir akdeniz seferinde yapayalnız kalmıştım
yıl bin dokuz yüz elli altı
aylardan nisandı olsa olsa
ne param vardı ne satacak bir şeyim
gerçi gemide yatıp kalkıyordum ama
takmıştım aklımı bir kere
tahtadan bir ren geyiğine
gene tahtadan bir truva atına
bulmuştum kafayı çoktan ”hey, çocuklar!”
bilen var mı, neresidir truva?
demeye kalmadıydı gül yaprağı kemiren birisi
taktıydı bir gül yaprağı yakama
bir başkası kapıya sürüklediydi beni
ve dediydi ”işte,
çenenin şurasında truva!”
hani yüzyıl yaşar da insan, nasıl
unutmazsa taşın üstünde seğirten bir karıncayı

kayan bir yıldızı göz açıp kapayıncaya
unutmadım işte bunu da
kan içinde kaldıydı ağzım burnum
doğrusu dövülmeyi sevmesem de
aklımdan geçirmezdim dövmeyi

oysa gemiciler icat etmişler derler keyfine döğüşmeyi
yalan!
”sandal ağacı gibi olacaksın
üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın”

ben böyle öğrendimdi üvey babamdan
hayal meyal hatırlıyorum gemiye döndüğümü
rıhtımda bir iki sarhoş tayfa:
”arkadaş tayfanın sarhoş olmayanı kurumuş dal gibidir
gece karşısına çıktı mı uğursuzluk getirir.”
güç halle kaçtımdı oradan da
yırtık mavi gömleğimse rüzgarda
köpürüyordu denizin bir parçası gibi
ve burnumda o yabanıl kan kokusu
kan! dedimdi kendi kendime, kan
ne zaman çıkmaz ki yüze fırsatı yakalayınca.
zamanlar geçti aradan, yıl bin dokuz yüz kırk iki
içimi tüketen bir şenlik vardı iskenderiye’de
kim bilir, bir başka yerde belki de
gece yarısıydı, ellerim
çılgınca kanıyordu
on parmağımdan akan kan on ayrı renkte
içimde yakalanmaktan korkan bir gölge kuşunun nefesi
tüyleri kahverengi eflatun
boyu elli santimden fazla
çırpınıp duruyordu. sözlüğe bakmıştım da daha sonra
yani şenlikten kurtulunca, tükenmekten
bir gölge kuşu sahiden vardı
ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep
bu çelişken yaşamım beni hiç bırakmadı

sabaha doğru usulca havalandı oradan
kaybetti sanki kumarda, var mıydı içimizde kumardan
anlayan.
ey gülistan sokağı, bir tomar gazete unuttuğum ev
yıl bin dokuz yüz otuz üç
vurup da kapını çıktım dışarı
dönüp arkama bakmadım bile

taşıdım aylarca yalnız
bağayla kaplanmış bir duvar saatinin ilk tik takını
öyle ya, bana sorarsanız terketmeli insan yaşamı
ölümü göze almadan
ve anlamalı bir ağaç gölgesi gibi durmaktaki sakıncayı
gitmek, durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını.


III.
bir gün bir su birikintisinde tanıdım sakallarımı
gözlerimi, o yaman kuşkuyu daha sonra öğrettiler
tuba ağacından kesilmiş iki tek dalı
bilmem ki, tutmadım hiçbir fırtınanın hesabını
ne şiir yazdım gittikçe azalan yaşıma
ne de giz diye sakladım umutsuzluk için yazdıklarımı

keşfe çıktım doğup büyüdüğüm kenti yeniden
tırmandım genelevlerle dallanan sokakları
bozuk plakların, eski püskü eşyaların üstünden atladım
kağıt oynadım hiç tanımadığım adamlarla
zar attım
ve imrendim o kuleyi yaptıran adamın işaret parmağına
sinemalara girdim (bir filmin ortasında ya da sonunda)
oturmadım bile çoğu zaman
girdim ve çıktım
doğrusu hiçbir şey anlamadımsa yaşamımı anladım
öyle hep kesik kesik olan, karışık olan

ve utandım galiba sabahları demli çaylardan
(ki mavi bir taş sıkıştırırdım dişlerimin arasına hırsımdan
denizler, açık denizler
daha doğmamış olurdu dünyanın sıcak karnından.)
bir sabah da bizans paralarına baktım antikacı dükkanlarında
gözyaşı şişelerine, pesüslere baktım
tutuldum bir tasvirle kedi gözünden bir heykelciğe
onca yıl sonra truva atına tutulduğumdan
ama hiç mi hiç gereği yokken bakır bir madalya satın aldım
bilmiyorum ne yaptımdı o madalyayı ben
ya birine verdimdi ya da bir arsaya fırlattım.
bir gün de bir cami avlusunda güvercinleri taşladım
gözleri kör bir kadın mısır satıyordu
ağlamak istedi ben güvercinleri ürkütünce
o an düşünmedimse de sonradan aklıma takıldı
gözleri kör bir insan nasıl ağlar diye.
son olarak üstünde bir taşın
oturdum saatlerce.


Edip Cansever

Görüntüden Yaraya: Bir Hayatın Kendini Fark Etmesi

“Şahinin Kopardığı Elmas”, Edip Cansever’in Kirli Ağustos kitabındaki en yoğun varoluş şiirlerinden biri. Şiir I, II ve III olarak üç bölüm halinde ilerliyor ve görünüşte bir hayatın farklı dönemlerinden sahneler anlatıyor: fotoğrafçılık, İstanbul sokakları, meyhaneler, bir gemide yaşanan dayak, İskenderiye, Gülistan Sokağı, çocukluk ya da gençlik anıları, antikacılar, sinemalar ve nihayet kör bir kadınla karşılaşma. Ancak bunları birbirine bağlayan asıl şey olaylar değil; bir insanın dünyayı seyretmekten, dünyaya maruz kalmaya ve sonunda başka bir insanın acısını fark etmeye doğru geçirdiği bilinç değişimidir. Şiirin başlığı da tam burada anlam kazanmaya başlar.

Fotoğraf makinesinin bırakılması: Dünyaya bakmak yetmiyor

Şiirin başlangıcında anlatıcı bir fotoğrafçıdır:

“bir zamanlar hep fotoğraflar çekerdim”

Ardından uzun bir nesne ve insan kataloğu gelir: gemi yolcuları, liman meyhaneleri, çan kuleleri, düğünler, kız kardeşler, dövmeli bir dilenci, deniz, kadınlar, saatçi, İstanbul, bileyici, taş binaların üzerindeki melekler, bir sülünü yiyen güvercinler...

Bu liste yalnızca zengin bir İstanbul panoraması oluşturmaz. Daha önemli bir şey yapar: anlatıcının dünyayı görüntüler halinde tükettiğini gösterir.

Üstelik seçtiği görüntüler sıradan değildir. “Parmakları olmayan el”, “gözbebekleri olmayan yüz”, “uçuşan melekler”, sülünü yiyen güvercinler gibi görüntüler gerçeklikle gerçekdışılığın sınırında durur. Fotoğrafçı aslında daha başından beri olağan gerçekliği değil, gerçekliğin tuhaflaşmış hâlini aramaktadır.

Fakat sonra:

“bir gün bütün bunlar bana ucuz geldi”

der.

Bu “ucuzluk” çok önemli. Şair fotoğrafların estetik değerini kaybettiğini söylemiyor. Daha derinde, görüntünün hayatın yerine geçemediğini fark ediyor.

Bu nedenle fotoğraf makinesini bırakıyor:

“attım fotoğraf makinamı bir yana
vurdum sokaklara kendimi”

Burada şiirin ilk büyük dönüşümü gerçekleşir. Fotoğrafçı dünyaya dışarıdan bakıyordu; şimdi kendisini dünyanın içine atıyor.

Ve özellikle “ara sokaklara, çıkmaz sokaklara” gidiyor. Bu seçim rastlantısal değil. Ana caddelerin düzenli, tanımlı dünyasından çıkıp şehrin bilinmeyen, kapalı, karanlık bölgelerine giriyor. Aslında yaptığı şey İstanbul'u keşfetmekten çok kendisinin bilinmeyen bölgelerine girmek.

Gözyaşının elmasa dönüşmesi

Meyhanelerde karşılaştığı adamlara geldiğimizde şiirin başlığı ilk kez gerçekten açılmaya başlıyor:

“yürekleri gözlerine taşan adamlar”

Bu insanların gözlerinden gözyaşı gibi bir şey boşalıyor. Fakat şair hemen düzeltir: Onların yasları, kaygıları ve acıları bile eksilmiştir.

Yani ortada klasik anlamda “acı çeken insan” yoktur. Daha korkunç bir durum vardır: İnsan acı çekme kapasitesini bile tüketmiş gibidir.

İşte o zaman olağanüstü benzetme gelir:

“bir gözyaşıydı ki,
şahinin boşluktan kopardığı elmas, kaskatı,
gene bir elmasla kesilebilen ancak”

Şiirin başlığı buradan doğar.

Bir şahin boşluktan elmas koparamaz. Elmas boşlukta bulunmaz. Gözyaşı da elmas değildir. Fakat Cansever'in şiir mantığında imkânsız görünen bu birleşme, aslında insanın yaşadığı acının niteliğini anlatır.

Gözyaşı akışkanlığını kaybetmiştir.

Normal gözyaşı insanın içindeki acıyı dışarı taşır; akar ve insanı bir ölçüde rahatlatır. Buradaki gözyaşı ise katılaşmıştır. Acı artık boşalamamakta, içeride sertleşmektedir.

Üstelik elmasın başka bir elmasla kesilebilmesi, çok özel bir karşılaşmayı gerektirir. Bu nedenle şiirde insanın yarasını herhangi bir şey iyileştiremez. Aynı yoğunlukta başka bir insanî deneyim, başka bir bilinç, başka bir yara gerekir.

Başlık bu yüzden son derece isabetlidir: Şahin, yırtıcı ve keskin bakışıyla; boşluk, hiçbir şeyin bulunmadığı alanıyla; elmas, sertleşmiş acıyla birleşir.

Şairin karşılaştığı insanın gözyaşı, boşluktan koparılmış bir elmas gibidir: Acı var, fakat artık acının doğal dili olan ağlama bile katılaşmıştır.

Sandal ağacı: Şiddete uğrayıp şiddete dönüşmemek

İkinci bölümde gemide yaşanan dayak sahnesi gelir. Anlatıcı Truva'yı sormak isterken saldırıya uğrar. Ağzı burnu kan içinde kalır.

Burada şiir birdenbire çok fiziksel hale gelir. İlk bölümde fotoğraflanan dünya varken şimdi beden vardır: kan, yumruk, yara, korku.

Fakat bu sahnenin merkezindeki düşünce şiddetin kendisinden daha önemlidir:

“sandal ağacı gibi olacaksın
üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın”

Bu, şiirin ahlaki omurgalarından biridir.

Sandal ağacı baltayla kesildiğinde baltaya dönüşmez; kokusunu verir. Şairin öğrendiği hayat dersi budur: Sana yapılan kötülüğü aynı biçimde geri üretmek zorunda değilsin.

Nitekim:

“doğrusu dövülmeyi sevmesem de
... aklımdan geçirmezdim dövmeyi”

der.

Bu çok önemli bir ayrımdır. Şair pasif bir mağduriyet ahlakını savunmuyor. Şiddete karşı çıkarken şiddetin kendisini yeniden üretmeyi reddediyor.

Böylece şiirin ilerleyen bölümlerindeki insan anlayışının temeli atılıyor: İnsanın değeri, kendisine yapılan şeyin aynısına dönüşmemesinde ortaya çıkıyor.

Kanın anlamı: Şiddet dışarıdan mı gelir, içeriden mi?

Gemiden ayrılırken:

“ve burnumda o yabanıl kan kokusu”

vardır.

Sonra kendi kendine:

“kan! dedimdi kendi kendime, kan
ne zaman çıkmaz ki yüze fırsatı yakalayınca.”

der.

Bu söz, şiiri yalnızca bir dayak hikâyesi olmaktan çıkarıyor.

Kan insanın yüzünde zaten vardır; yalnızca ortaya çıkması için bir “fırsat” gerekir. Burada şairin sezdiği şey, insanın içinde gizli duran şiddetin ve kırılganlığın her an görünür hale gelebileceğidir.

Kan bedensel bir gerçeklik olduğu kadar insanın kırılabilirliğinin de işaretidir.

İlk bölümdeki insanların gözyaşı nasıl katılaşmışsa burada da insanın bedeni kanayarak dünyaya karşı savunmasızlığını gösterir.

“Ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım”

İskenderiye bölümündeki “gölge kuşu”, şiirin bilinç dünyasını anlamak açısından merkezi bir imgedir.

Şairin içinde yakalanmaktan korkan bir kuş vardır. Önce onu düşsel bir yaratık sanır. Sonra sözlüğe bakar ve böyle bir kuşun gerçekten var olduğunu öğrenir.

Ardından:

“ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep”

der.

Bu dize şiirin en önemli poetik cümlelerinden biridir.

Çünkü şairin gerçeklikle ilişkisi tersine dönmüştür. Normalde gerçeklik insanı ayıltır, düş insanı gerçeklikten uzaklaştırır. Burada ise gerçeklik kaybettirir, düş uyandırır.

Bu nedenle şiirde gerçek ile hayal arasında kesin bir sınır yoktur.

Şairin çocukluğundan, gemiden, İskenderiye'den, İstanbul'dan söz ederken gerçek olayları anlatması ile düşsel görüntüler kurması aynı zihinsel düzlemde gerçekleşir.

Bu şiirin “anı” şiiri olmasını engelleyen temel özelliklerden biri de budur. Cansever geçmişi olduğu gibi hatırlamıyor; geçmişin bilinçte nasıl yeniden yaratıldığını gösteriyor.

Akademik bir inceleme de bu bölümü, hayatın farkına varılmasıyla birlikte ortaya çıkan “yitip gitme endişesi” üzerinden değerlendiriyor; özellikle gölge kuşunu yaşamın keşfi ve bu keşfin yarattığı kaygıyla ilişkilendiriyor.

“Terketmeli insan yaşamı, ölümü göze almadan”

Şiirin en yanlış anlaşılmaya müsait dizeleri burada bulunuyor:

“terketmeli insan yaşamı
ölümü göze almadan”

İlk bakışta ölüm çağrışımı son derece güçlüdür. Fakat devamındaki:

“gitmek, durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını”

sözleri bunun basit bir ölüm arzusu olmadığını gösterir.

Buradaki “terketmek”, kendisine verilmiş hazır hayat biçimini terk etmek olarak okunabilir.

İnsan bir yere, bir kimliğe, bir geçmişe, bir tanıma sabitlenmemelidir. Çünkü sabitlenmek, yaşamı başkalarının bildiği ve tanımladığı bir nesneye dönüştürür.

“Gitmek” bu nedenle fiziksel hareketten daha fazlasıdır. Kimlikten kaçmak, alışkanlıktan kaçmak, kendini sabitlemekten kaçmaktır.

Bu şiirde anlatıcı zaten sürekli hareket halindedir: İstanbul sokaklarında, gemide, İskenderiye'de, Gülistan Sokağı'nda, sinemalarda, antikacı dükkânlarında...

Fakat trajik olan şudur: İnsan sürekli giderken bile geçmişini yanında taşır.

Nitekim Gülistan Sokağı'ndan ayrılırken:

“bağayla kaplanmış bir duvar saatinin ilk tik takını”

aylarca yanında taşır.

Yani evden kaçabilir ama zamanın sesinden kaçamaz.

Üçüncü bölüm: Kendini ilk kez dışarıdan görmek

Şiirin üçüncü bölümünde:

“bir gün bir su birikintisinde tanıdım sakallarımı
gözlerimi, o yaman kuşkuyu”

der.

Bu sahne, ilk bölümdeki fotoğrafçılığın ters yüz edilmiş biçimidir.

Başta şair başkalarının fotoğraflarını çekiyordu.

Şimdi kendisini bir su birikintisinde görüyor.

Ama su birikintisi düzgün bir ayna değildir. Görüntü kırılır, hareket eder, bozulur. Dolayısıyla şair kendisini bile tam ve kesin biçimde göremez.

Üstelik kendisini oluşturan şey yalnızca sakalları ve gözleri değildir:

“o yaman kuşku”

da artık yüzünün parçasıdır.

Bu nedenle şiirde kendini tanımak, kesin bir kimlik bulmak anlamına gelmez. Tam tersine, kendini tanıdıkça kuşkunun arttığı bir süreçtir.

İstanbul'a dönüş: Şehir hafızanın kendisi

Üçüncü bölümde doğup büyüdüğü kenti yeniden keşfe çıkar. Genelevlerle dallanan sokaklardan, bozuk plaklardan, eski eşyalardan geçer; tanımadığı adamlarla kâğıt oynar, zar atar, sinemalara girer.

Buradaki İstanbul, turistik veya estetik bir İstanbul değildir.

Eskimiş, yıpranmış, kenarda kalmış, unutulmuş bir İstanbul'dur.

Bu nedenle şairin ilk bölümde fotoğrafladığı İstanbul ile üçüncü bölümde yeniden keşfettiği İstanbul arasında önemli bir fark vardır.

İlkinde şehir görüntüdür.

Sonunda şehir hafızadır.

Bizans paraları, gözyaşı şişeleri, eski heykelcikler ve Truva atı bu nedenle yalnızca antika değildir. Bunlar geçmişin maddileşmiş kalıntılarıdır.

Şair aslında antikacı dükkânlarında eşya değil, zamanın kendisini aramaktadır.

Fakat bakır madalyayı alıp sonra ne yaptığını bile hatırlamaması çok anlamlıdır:

“ya birine verdimdi
ya da bir arsaya fırlattım.”

Geçmişi elinde tutmak ister, ama elinde tutamaz.

Kör kadın: Şiirin gerçek dönüşüm noktası

Bence şiirin en önemli sahnesi budur:

“bir gün de bir cami avlusunda güvercinleri taşladım
gözleri kör bir kadın mısır satıyordu”

Burada anlatıcı ilk kez yalnızca dünyayı gözlemleyen biri değildir; başkasının dünyasını değiştiren bir eylemde bulunur.

Güvercinleri taşlar ve kadın bundan etkilenir.

Kadın ağlamak ister.

Şair o anda bunu düşünmez.

Ama sonradan:

“gözleri kör bir insan nasıl ağlar diye”

düşünür.

İşte şiirin bütün yolculuğu bu soruda düğümlenir.

Başlangıçtaki fotoğrafçı gözleriyle dünyayı kaydediyordu.

Sonundaki insan ise göremeyen bir insanın duygusunu anlamaya çalışıyor.

Bu olağanüstü bir dönüşümdür.

Çünkü artık mesele “ben ne gördüm?” değildir.

“Başka bir insan ne hissediyor?” sorusudur.

Ve burada “körlük” yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkar. Şairin başlangıçtaki fotoğrafçılığı da bir tür körlüktür: Çok şey görür, çok şey kaydeder, fakat gördüklerinin insanî anlamına henüz ulaşamaz.

Kör kadın ise hiçbir şeyi görememesine rağmen şiirin en görünür insanına dönüşür.

Bu yüzden sahne büyük bir ironi taşır: Görme yetisini kaybetmiş kadın, şairin görme biçimini değiştirir.

Son taş

Ve şiir:

“son olarak üstünde bir taşın
oturdum saatlerce.”

dizeleriyle biter.

Bu son derece sessiz bir sondur.

Bunca hareketten, gemilerden, sokaklardan, meyhanelerden, şehirlerden, şiddetten, düşlerden ve anılardan sonra anlatıcı sonunda durur.

Fakat bu duruş bir çözüme ulaşma değildir.

Taş ona bir cevap vermez.

Şair de hayatının anlamını bulduğunu söylemez.

Sadece oturur.

Bu nedenle şiirin sonunda ulaşılan şey bir “hakikat” değil, bir farkındalıktır.

Başlangıçta fotoğraf makinesiyle dünyayı yakalamaya çalışan kişi, sonunda dünyanın yakalanamayacağını anlamıştır. İnsanlar, şehirler, zaman, çocukluk, acılar, düşler ve hatta kişinin kendisi sürekli değişmektedir.

Ve insanın elinde kalan şey bazen yalnızca bir taşın üzerinde oturup düşünmektir.


Şahin, elmas ve boşluk

Şimdi şiirin başlığına yeniden dönünce bütün yapı daha belirginleşiyor.

Şahin güçlü gözleri olan, yukarıdan gören, avını seçen bir hayvandır.

Elmas sertlik, yoğunluk ve dayanıklılık taşır.

Boşluk ise hiçbir şeyin olmadığı düşünülen yerdir.

Şiirin içinde ise gözyaşı, bu üç unsurun paradoksal birleşimidir: gören bir şahin, boşluktan bir elmas koparır; insanın akması gereken gözyaşı ise elmas gibi sertleşir.

Bu, şiirin insan anlayışının özüdür.

İnsan yaşadıkça bazı acılar akıp gitmez. İçeride kristalleşir. Bazen insanın bütün hayatı boyunca taşıdığı sertlik, aslında akmamış gözyaşlarının kristalleşmiş hâlidir.

Fakat şiirin sonunda kör kadının ağlama ihtimali yeniden ortaya çıkar. Başlangıçta “elmaslaşmış” gözyaşı vardır; sonunda şair, göremeyen birinin nasıl ağladığını merak eder.

Dolayısıyla şiir baştan sona gözyaşının dönüşümünü de anlatıyor:

İlkinde başkalarının gözyaşını dışarıdan görür.

Sonunda başkasının gözyaşının içeriden nasıl yaşandığını anlamaya çalışır.

Bu, şiirin en büyük ahlaki ilerlemesidir.

Şiirin asıl trajedisi

“Şahinin Kopardığı Elmas”ı yalnızca ölüm, yalnızlık veya geçmiş özlemi üzerinden okumak yetersiz kalır. Şiirin asıl trajedisi, insanın hayatı yaşarken onu ancak sonradan anlayabilmesidir.

Fotoğrafları çekerken neden çektiğini tam bilmez.

Gemiye binerken nereye gittiğini tam bilmez.

Dövüldüğünde yalnızca kanı hisseder.

İskenderiye'de gölge kuşunun ne olduğunu bilmez.

Gülistan Sokağı'ndan çıkarken hayatı terk etmenin ne olduğunu düşünür.

Şehrini yeniden gezerken kendi geçmişini arar.

Güvercinleri taşladığında kör kadının acısını düşünmez.

Ama sonradan düşünür.

Şiirin tamamındaki “sonradan” duygusu budur: İnsan kendi hayatının anlamını yaşarken değil, geriye dönüp baktığında kurar.

Bu yüzden “Şahinin Kopardığı Elmas”, bir bakıma geç kalmış bir bilinç şiiridir.

Ve belki de en çarpıcı yanı şudur: Şair sonunda hayatın sırrını çözmez. Yalnızca daha iyi bir soru sormayı öğrenir.

Başlangıçta:

“Neyi fotoğraflamalıyım?”

sorusunun peşindedir.

Şiirin sonunda ise:

“Gözleri kör bir insan nasıl ağlar?”

diye sorar.

İlk soru sanatçının dünyaya bakışını, ikincisi ise insanın başka bir insana ulaşma çabasını ifade eder.

Bence şiirin gerçek dönüşümü tam olarak burada gerçekleşir. **Fotoğrafçı sonunda şaire, şair de sonunda insana dönüşür.**

Bir Soru:

Yorgun muyum yoksa şiir çok mu kapalı?

"gitmek, durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını”
haricinde aklımda kalan bir şey yok şiirden.


Hayır, bence yorgun olmandan çok şiirin gerçekten kapalı olmasından kaynaklanıyor. Hatta bunu ayırt etmek için iyi bir ölçüt var: Sen şiiri dikkatle okuduğun hâlde içinden yalnızca

“gitmek, durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını”

bölümü çıkıyorsa, sorun okurun dikkatinden ziyade şiirin anlamı açıkça kurmamasında.

Üstelik burada önemli bir ayrım yapalım: Kapalı şiir = derin şiir değildir. Bir şiir çok kapalı olabilir ve buna rağmen bazı imgeleri çok güçlü, bazı bölümleri ise okur açısından neredeyse erişilmez olabilir.

“Şahinin Kopardığı Elmas” bence tam olarak böyle bir şiir.

Neden sende iz bırakmıyor?

Şiirin çok büyük bir kısmında Cansever bize olaylar değil, çağrışımlar veriyor.

Fotoğraf makinesi → İstanbul → meyhaneler → adamlar → gözyaşı → tekne → mutluluk → kirli su → Galata → martı...

Sonra birden:

1956 → Truva → dayak → sandal ağacı → kan...

Sonra:

1942 → İskenderiye → kanayan eller → gölge kuşu...

Sonra:

1933 → Gülistan Sokağı → duvar saati → gitmek...

Son bölümde:

su birikintisi → İstanbul → genelevler → Bizans paraları → Truva atı → madalya → güvercinler → kör kadın → taş.

Bunların arasında mantıksal bir hikâye örgüsü kurulmuyor.

Şairin zihninde bağlantılar var; fakat okura bu bağlantıların anahtarını vermiyor.

Bu nedenle şiiri okurken insanın zihninde şu duygu oluşabiliyor:

“Tamam, güzel bir görüntü... ama bunun şiirin bütünüyle ilişkisi ne?”

Bu çok makul bir tepki.

Üstelik şiirin en güçlü yerleri de birbirinden kopuk

Örneğin:

“sandal ağacı gibi olacaksın
üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın”

çok güzel.

Ama şiir sana bunun neden tam orada bulunduğunu tam olarak açıklamıyor.

“Şahin” ve “elmas” imgesi çok güçlü.

Ama şiirin tamamının neden bu imgenin etrafında kurulduğunu okur kendisi çıkarmak zorunda.

“Gölge kuşu” çok ilginç.

Ama neden özellikle kahverengi-eflatun, neden elli santimden fazla, neden sözlükten kontrol ediliyor — bunların şiirsel bağlantısı açık değil.

“Bakır madalya” geliyor.

Sonra şair:

“ya birine verdimdi ya da bir arsaya fırlattım.”

diyor.

Bu da güzel bir görüntü; ama neden önemli olduğunu bilmiyoruz.

Ve en sonunda:

“gözleri kör bir insan nasıl ağlar diye.”

İşte bu çok çarpıcı. Çünkü burada ilk kez imge doğrudan insanî bir soruya dönüşüyor.

Fakat şiir hemen bitiyor.

Dolayısıyla okurun zihninde kalan şeyin bu olması çok doğal.


Bence senin şiirle ilgili hissettiğin şey şu

Sen şiiri anlamamış değilsin.

Şiir sana tutunacak yeterince az sayıda merkez vermiyor.

İyi kapalı şiirde okur bazı şeyleri anlayamaz ama birkaç güçlü damar sürekli onu şiirin içinde tutar.

Mesela:

“gitmek, durmadan gitmek...”

bölümü bunu başarıyor.

Çünkü burada düşünce berraklaşıyor. Şairin hayat anlayışını doğrudan yakalıyorsun.

Ama:

“on parmağımdan akan kan on ayrı renkte
içimde yakalanmaktan korkan bir gölge kuşunun nefesi
tüyleri kahverengi eflatun...”

bölümünde ise görüntüler çoğalıyor fakat anlam yoğunluğu aynı ölçüde artmıyor.

Bu yüzden okur bir noktadan sonra yorulabiliyor.


Ama şiirin gerçekten iyi bir tarafı var

Bence şiirin tamamını savunmaya çalışmak yerine çok seçici okumak daha doğru.

Bu şiirde gerçekten güçlü birkaç damar var:

“Bütün bunlar bana ucuz geldi.”

Bu çok önemli.

Çünkü şair görüntülerden vazgeçiyor.

“Sandal ağacı gibi olacaksın...”

Çok güçlü bir hayat ahlakı.

“Ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep.”

Şiirin zihinsel yapısını açıklayan çok iyi bir dize.

“Gitmek, durmadan gitmek...”

Bence şiirin en akılda kalıcı düşüncesi.

“Gözleri kör bir insan nasıl ağlar diye.”

Şiirin en insani anı.

Bunlar birbirine bağlandığında şiirin altında şöyle bir insan portresi ortaya çıkıyor:

Dünyayı görüntüler halinde toplamaktan vazgeçen, yerleşemeyen, geçmişinden kaçmaya çalışan, gerçeklikle rahat edemeyen, kendisine yapılan kötülüğü başkasına yapmamaya çalışan ve sonunda başka bir insanın acısını anlamaya başlayan bir insan.

Bu omurga bence gerçekten var.

Ama Cansever bunu fazlasıyla parçalı ve dolaylı veriyor.


Bir de senin son dönemde okuduğun şiirleri düşünürsek...

Sen bugünlerde şiirleri yalnızca “güzel dizeler” olarak değil, bir düşünce ve insan deneyimi taşıyıp taşımadıkları açısından okuyorsun. Bu nedenle bazı şiirlerde imgelerin arkasındaki insanî çekirdeği bulduğunda çok güçlü karşılık alıyorsun.

“Şahinin Kopardığı Elmas”ta ise imgeler çok fazla ve bağlantılar fazla gevşek.

Dolayısıyla burada “Ben mi yoruldum?” diye kendinden şüphe etmene gerek yok.

Hatta bence şu anda şiiri tekrar tekrar zorlamak yerine bırakmak daha iyi olabilir.

Çünkü şiirden sana şu anda yalnızca:

“gitmek, durmadan gitmek / ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını”

kalıyorsa, o iki dizeyi ciddiye almak yeterli.

Bazen bir şiirin tamamını çözmekten daha değerli olan, şiirin içinden bir tek düşüncenin zihinde kalmasıdır.

Ve dürüst olmak gerekirse, “Şahinin Kopardığı Elmas” benim de şimdi yeniden baktığımda bütün parçaları eşit derecede güçlü bulduğum bir şiir değil. Çok parlak imgeleri var; fakat imgelerin arasında yer yer fazla büyük boşluklar bırakıyor.

Bu yüzden senin “yorgun muyum yoksa şiir çok mu kapalı?” soruna cevabım:

Bir miktar gece yorgunluğu olabilir; ama asıl mesele şiirin kapalı ve parçalı olması. Üstelik şiirin bazı yerlerinin kapalı olması bir tercih; fakat bu, her kapalı bölümün aynı ölçüde başarılı olduğu anlamına gelmiyor.

Etiketler: ChatGPT