Kirli Ağustos
O da var olanın ağır ağır yokluğu
Şurda bir gündüz kımıldamakta
Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri
Gibi bir gündüz
Kalın kabuklarını kaldırır doğa.
Düşer bir balıkçının tersi olan şey
Kirli ağustos! beni oradan oraya götüren eşya
Aklımda üç beş otel ya kalır
Ya kalmaz üç beş otel aklımda
O da değil bir otelin kendisi
Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
Bir de kahverengi alevlerden yapılma.
Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.
Edip Cansever
Varlığın İçinden Sızan Yokluk
Bu kısa şiirin yoğunluğu, uzun bir anlatıya ihtiyaç duymamasından geliyor. Cansever burada bir olay anlatmıyor; var olan dünyanın yavaş yavaş kendi yokluğuna dönüşmesini seyrediyor. Şiirin ilk dizesi zaten bütün metnin anahtarını veriyor:
“O da var olanın ağır ağır yokluğu”
Buradaki “var olanın yokluğu” sıradan bir “yokluk” değildir. Bir şey önce ortadan kaybolmaz; varlığını sürdürürken yavaş yavaş yokluğa dönüşür. Bu nedenle “ağır ağır” çok önemlidir. Ani bir ölüm, kopuş veya kaybolma yoktur. Dünya yerindedir fakat içindeki varlık duygusu çözülmektedir.
Gündüzün kımıldaması
Ardından:
“Şurda bir gündüz kımıldamakta”
Gündüz normalde zamanın en açık, en aydınlık parçasıdır. Fakat Cansever onu “kımıldayan” bir şey olarak görür. Gündüz artık sabit bir zaman dilimi değil, neredeyse canlı bir madde gibidir.
Sonra olağanüstü bir imge gelir:
“Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri”
Tuz burada yalnızca doğadaki bir madde değildir. “Dağılmanın organı”dır.
Organ normalde canlılığın parçasıdır. Cansever ise canlılığın organı olması gereken şeyi dağılmanın organı haline getirir. Böylece yaşam ile çözülme aynı imgenin içinde birleşir.
Tuzun bir başka özelliği de kurutmaktır. Su çekildikçe geriye tuz tortusu kalır. Dolayısıyla şiirde doğa canlılığını kaybettikçe geriye beyaz bir tortu bırakmaktadır.
Bu yüzden hemen ardından:
“Kalın kabuklarını kaldırır doğa.”
gelir.
Burada “kabuk” da çok önemli. Doğa bir canlı gibi düşünülüyor ve kendi kabuğunu kaldırıyor. Fakat bu soyunma, yenilenmeye değil, içerideki kurumuşluğun açığa çıkmasına benziyor.
“Balıkçının tersi olan şey”
Şiirin en kapalı dizelerinden biri:
“Düşer bir balıkçının tersi olan şey”
Cansever burada “balıkçı”nın karşıtını açıkça tanımlamaz. Fakat balıkçı denizden bir şey çıkaran kişidir. “Balıkçının tersi” ise belki denize bir şey bırakan, denize doğru giden, hatta nesneleri denizden çekip almak yerine kendisi denize bırakılan varlık olarak düşünülebilir.
Bu belirsizlik önemlidir. Cansever açıklama yapmaz; bir mantık zinciri kurmaz. İmgeler arasında zihinsel bir sıçrama yaratır.
Ve hemen ardından şiirin başlığı ilk kez şiirin içinde bir sesleniş olarak ortaya çıkar:
“Kirli ağustos!”
Burada “Ağustos” artık yalnızca bir ay değildir. Şairin karşısında duran, onu hareket ettiren bir güçtür:
“beni oradan oraya götüren eşya”
“Ağustos”un şairi götüren bir “eşya” olması son derece tuhaf bir bağdaştırmadır. Zaman normalde insanı taşır; burada ise zaman bir nesneye dönüşmüş ve şairi sürüklemeye başlamıştır.
Bu, şiirin zaman anlayışını da değiştirir. Şair Ağustos'u yaşamamaktadır; Ağustos şairi yaşamın içinde oradan oraya taşımaktadır.
Oteller: Hafızanın tutamadığı hayat
Sonra oteller gelir:
“Aklımda üç beş otel ya kalır
Ya kalmaz üç beş otel aklımda”
Burada Cansever bilinçli olarak cümleyi tersine çevirir.
Bir şeyi hatırlamak ile hatırlayamamak aynı anda söylenir. “Ya kalır / ya kalmaz” tekrarının kendisi hafızanın kararsızlığını biçimsel olarak da gösterir.
Ama sonra çok önemli bir düzeltme gelir:
“O da değil bir otelin kendisi”
Demek ki akılda kalan şey aslında otelin kendisi bile değildir.
Bu çok güçlü bir varoluşsal noktadır: İnsan geçmişini hatırladığını sanır, fakat çoğu zaman hatırladığı şey geçmişin kendisi değil, ondan geriye kalan bulanık bir tortudur.
Oteller de bu nedenle çok uygun bir imgedir. Otel, insanın kalıcı olarak sahip olmadığı bir yerde geçici olarak bulunmasıdır. Bir odaya girilir, yaşanır ve çıkılır. Oda başkasına kalır.
Dolayısıyla otel, Cansever'in şiirindeki insan hayatına çok yakışır: Geçici konaklama.
“Yalnızlığın kahverengi organı”
Şiirin belki de en güçlü dizesi:
“Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi”
Burada “yalnızlık” soyut bir duygu olmaktan çıkarılıp bedensel bir varlığa dönüştürülür. Onun da organları vardır.
Fakat bu organ “düş birikintisi”dir.
“Birikinti” kelimesi şiirin tamamında önemli bir düşünceyi taşır. Tuz birikintisi vardır; düş birikintisi vardır. Yani hem dış dünyada hem insanın içinde bir şeyler birikmekte ve tortuya dönüşmektedir.
Tuz, doğanın tortusudur.
Düş ise insanın tortusudur.
Birinde doğa kurur ve geriye tuz kalır; diğerinde insan yalnızlaşır ve geriye düşler kalır.
Üstelik bu düşler de canlı, parlak ve renkli değildir:
“Bir de kahverengi alevlerden yapılma.”
“Kahverengi alev” başlı başına imkânsız bir görüntüdür. Alev normalde canlılık, ışık ve sıcaklık çağrıştırır. Kahverengi ise toprağı, eskimişliği, kirlenmeyi ve solmayı.
Dolayısıyla burada yanan ama ışık vermeyen bir alev vardır.
Bu, şiirin bütününe yayılan varoluş durumudur: Hayat hâlâ yanmaktadır ama artık aydınlatmamaktadır.
“Yokluğu görmek”
Son iki dize bütün şiiri geriye dönük olarak açıklar:
“Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”
Buradaki “görmek” fiili şiirin merkezindedir.
Şair yokluğu yalnızca hissetmek istemez.
Görmek ister.
Fakat yokluk görünür bir şey değildir. Bir şeyin yokluğunu görmek için onu görmeye yarayan organın kendisini değiştirmek gerekir.
Bu nedenle:
“gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”
der.
Bu çok sert bir imgedir.
Gözkapakları gözün korunma mekanizmasıdır. Şair yokluğu görebilmek için kendisini koruyan şeyi ortadan kaldırır.
Yani gözünü kapatabilmesini sağlayan şeyi yakar.
Burada “görmek” artık rahat bir seyir değildir. Bir bedel ödemeyi gerektirir.
Şiirin başındaki doğa nasıl kabuklarını kaldırıyorsa, şair de kendi koruyucu kabuğunu kaldırmaktadır. Doğa tuz birikintileriyle çözülürken insan da gözkapaklarını yakarak çözülmektedir.
Ve bu yüzden “Kirli Ağustos” yalnızca yazın sonundaki bir ay değildir.
Ağustos, varlığın kabuklarının kalktığı, geriye tortuların kaldığı, insanın kendisini koruyan son tabakaları bile kaybettiği bir zamandır.
“Kirli” neden?
“Kirlilik” burada fiziksel kirden çok varlığın berraklığını kaybetmesi anlamına geliyor.
Gündüz vardır ama çözülmektedir.
Doğa vardır ama kabuk kaldırmaktadır.
Tuz vardır ama bu “dağılmanın” organıdır.
Oteller vardır ama hafızada kalıp kalmadıkları bile belli değildir.
Düş vardır ama “birikinti” hâline gelmiştir.
Alev vardır ama kahverengidir.
Ve nihayet insan görmektedir ama görebilmek için gözkapaklarını yakmıştır.
Bütün şiirde var olan hiçbir şey saf ve sağlam biçimde var değildir. Her şey kendi karşıtına doğru çözülür.
Bu nedenle şiirin en önemli kavramı aslında “yokluk” değil, “varlığın yokluğa dönüşme süreci”dir.
Cansever'in başarısı da burada: On üç dizede bir manzara çizmekten çok, bir insanın dünyaya bakarken dünyanın yavaş yavaş elinden çekildiği duygusunu yaratıyor.
Ve şiirin sonundaki “sonunda” kelimesi özellikle önemlidir. Şair gözkapaklarını bir anda yakmamıştır. Bütün bu çözülmenin sonunda, yokluğu gerçekten görebilmek için kendisini görmeye karşı koruyan son perdeyi de kaldırmıştır.
Bu açıdan şiirin ilk dizesi ile son dizesi birbirine bağlanır:
“var olanın ağır ağır yokluğu” ile başlayan şiir, “yokluğu görmek” uğruna gözkapaklarının yakılmasıyla sona erer.
Yani şiir boyunca yok olan yalnızca dış dünya değildir. Şairin dünyayı güvenli ve sağlam bir varlık olarak görme biçimi de yok olmaktadır.