MAIN-MORTE
Yavaşça yolunu alıverir ölüm
Gecenin ters dönmüş kılında
Başlangıç ve yaysız zaman arasında
Deltaların aralıklı vuruşlarında
Açılan kıyıların tutkulu gerilmeleri
Ateş yükselmesiyle ağırlaşmış bilekler
Artık geri dönmeme zamanı şimdi
Sefaletin altın tehlikesi
Yazgının dalgalan trenin peşine düşmediğinde
Hemen döner acılarım
Apansız öfkeli çıkışlara
Eldeki yürek sarmalı
Bir geminin yelkenlerinde
Küçücük bir delilikle dağılan aşkta parçalanan
fırtına
Sarmaşık ellerini sıyırıyorum ellerimden
Omuzumdan acının tanelerini
Yarının ötesinde başlangıç işaretini
Geri çeviriyorum soluğuma üfleyen hamleyi
Mermer tabakaları
Karınüstü ısırganlarda kırıklar
Işığın ve gölgem arasında artık bir fark kalmadı
Kabuğu altınla açılmış bir düş yolumu kesiyor
Zamanın ters akıntısında kaynağını arıyor
belleğim
Yeni doğan bir ışıltıya asılmış gözbebeği
.lüreğinden ve yaşamından daha altlarda
İnişten daha güçlü çıkarken
Kimsenin göremediği renk
Varlığının en derin parçalarında
Gerçek denizcilere sürüklenen iskandili
bırakırsam
246 Tek bir taş bile yerinden oynamaz
Tek bir soluk almaya gelmez ışığı
Sabahın san surat asmalarını gizleyen far
oyunları
Kısalmış sokaklarda
Mutsuzluğun şarkı söylediği dar sokaklarında
esenliğin
Ötekilerden önce gidilen meydan
Bütün zamanlardan geri dönmüş bilinmeyenler
Serüvenin sağır böbrek vuruşları
Uzaklarda kapanmış devrelerden anılar
Her şey boş
Us soluklanıyor .
Kötü duygularını kustu yürek
Beni duygulanma kölelikten kurtaran lamba
yuvalarının
Tam ortasından geçiyor rüzgar
Arzulanmış siluetler kervanının yol kaldığı ışıksız
çöl
Unutuşun siyah karının yağdığı ağır gökyüzü
Kibrimin tutunduğu derinliksiz deniz
Ve saydam dağlarda yankısı olmayan sesler
Geriye çizilmiş yolların içinden
Yürüdükçe bilinmez olur tanıdık ülkeler
İsimsiz yüzler belgelenen
Ve sözünden dönen sevgili varlıklar
Olduğumuzu sandığımız her şey ve ol.mayan
Sizi yaşatan ve hep kuşkulandığımız
Güçlerimizin hızlı akımı karşısında
Yiten sıcaklık
Renksizleşen kan
Bu rüzgara direnmek zor
Uzaklardan bir rüzgar
Çalıların arkasından
Yıkık pişmanlıklarla örtülü duvarlar altında
247 Gidip gelmelerle bozulmuş birçok yankı
Birçok yalan, gerçekten daha güçlü ve yaşayan
Korkunun tatlı titremeleri
Eller koruduğunda gizleri
Kınk teller arasından kaçarken
Geçimsizliğin keskin ağzından kayalıklar
Geceye bir kapı kapandığında
Ortaya atacak mırıldanmalardan başkası yok
Tek bir anahtar kilidi gürültüsüzce zorlar
Belli belirsiz bir itiraf ve gizem bağı arasında
Ağlarını geren sessiz sözcükler
Bu kara odanın bütün köşelerinde
Asla uyumayacak ne senin ne benim gölgem
(Plein Verre)
Pierre Reverdy
Çeviren: Halil Gökhan
• Main-Morte: Derebeylik zamanında toprak kölelerinin mallarını istedikleri gibi kullanamamaları hali.
Ölümün İçinden Geçen Bellek: Karanlıkta Kendini Arayan Şiir
Pierre Reverdy’nin “Main-Morte” şiiri, ölüm temasını doğrudan anlatan bir şiir olmaktan çok, ölümün bilincinin insanın algısını, belleğini, aşkını ve benlik duygusunu nasıl dönüştürdüğünü araştıran son derece yoğun bir metin. Şiirin başlığındaki main-morte (“ölü el”), tarihsel olarak derebeylik düzeninde toprağa bağlı insanların malları üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlanması anlamına geliyor. Bu anlam şiirin içinde doğrudan açıklanmaz; fakat insanın kendi hayatı üzerindeki egemenliğini kaybetmesi biçiminde çok güçlü bir yankı bulur. Şairin dünyasında ölüm, yalnızca hayatın sonu değil, insanın kendi varlığı üzerindeki hâkimiyetinin yavaş yavaş elinden alınmasıdır.
Şiir daha ilk dizede ölümün hareketini kişileştirerek başlar:
“Yavaşça yolunu alıverir ölüm”
Ölüm burada ani bir kopuş değildir. Yavaşça ilerleyen bir güçtür. Ardından gelen “gecenin ters dönmüş kılı” gibi son derece kapalı imge, şiirin bütün estetiğini belirler. Reverdy anlamı doğrudan kurmak yerine görüntüleri birbirine çarptırır. “Başlangıç ve yaysız zaman”, “deltaların aralıklı vuruşları”, “açılan kıyıların gerilmeleri” gibi ifadelerde zaman, mekân ve beden birbirine karışır. Şiir, mantıksal bir anlatı kurmak yerine bilincin ölüm karşısındaki parçalı hareketini takip eder.
Bu nedenle şiirdeki deniz imgeleri özellikle önemlidir. Deltalar, kıyılar, gemi, yelken, fırtına, deniz, iskandil, akıntı... Bunların hepsi bir yolculuk ve yön bulma sözlüğü oluşturur. Ancak bu yolculukta gidilecek yön hiçbir zaman kesin değildir. İnsan sürekli hareket eder ama nereye vardığını bilemez.
“Artık geri dönmeme zamanı şimdi”
Bu dize şiirin ilk büyük eşiklerinden biridir. Ölüm, burada geri dönüşsüzlüğün adıdır. Fakat hemen ardından “sefaletin altın tehlikesi” gibi çelişkili bir ifade gelir. Reverdy’nin şiirinde değerli olanla yıkıcı olan sürekli iç içedir. Altın bile tehlikelidir. Güzellik kurtarıcı değildir; hatta bazen tehlikenin parlak yüzüdür.
Şairin acıları da doğrudan anlatılmaz; yeniden, “öfkelı çıkışlar” hâlinde geri döner. Böylece şiir belleğin çalışma biçimine yaklaşır. İnsan geçmişi geride bırakmış olduğunu düşünür, fakat acı başka biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Özellikle:
“Sarmaşık ellerini sıyırıyorum ellerimden”
ifadesi geçmişten veya ilişkiden kurtulma çabasını çağrıştırır. Sarmaşık, bir şeyi kuşatan ve bırakmayan bir bitkidir. Ondan elleri sıyırmak, kendini geçmişin tutunmasından kurtarmaya çalışmak gibidir. Fakat hemen ardından “omuzumdan acının tanelerini” sıyırmak gelir. Acı burada soyut bir duygu olmaktan çıkar; bedene yapışmış maddesel bir şey hâline gelir.
Şiirin önemli bir hareketi, ölümden kurtulma çabası ile geçmişten kurtulma çabasının birbirine yaklaşmasıdır. Şair:
“Geri çeviriyorum soluğuma üfleyen hamleyi”
derken yaşam ile ölüm arasındaki sınırı neredeyse bedensel bir hareket olarak kurar. Soluk, yaşamın en temel belirtisidir. Ona üflenen şey ise dışarıdan gelen ve onu değiştirmeye çalışan bir güçtür. Şair bunu geri çevirmek ister. Fakat şiirin ilerleyen bölümlerinde bunun mümkün olmadığı anlaşılacaktır.
“Işığın ve gölgem arasında artık bir fark kalmadı” dizesi, şiirin varoluşsal merkezlerinden biridir. Çünkü ışık ile gölge arasındaki ayrımın ortadan kalkması, varlık ile yokluk arasındaki sınırın silinmesi anlamına gelir. Şair artık dünyayı kesin karşıtlıklar üzerinden algılayamaz.
Tam burada “düş” ve “bellek” devreye girer:
“Kabuğu altınla açılmış bir düş yolumu kesiyor
Zamanın ters akıntısında kaynağını arıyor
belleğim”
Bellek zamanın normal akışında ilerlemiyor; “ters akıntıda” kaynağını arıyor. Bu, şiirin çok önemli bir hareketidir. İnsan geçmişi hatırlamak için geriye giderken aslında geçmişe değil, kendi varlığının başlangıcına ulaşmaya çalışmaktadır.
Fakat bu arayışın sonunda kesin bir bilgi yoktur. Tam tersine şiir giderek daha fazla belirsizleşir:
“Kimsenin göremediği renk
Varlığının en derin parçalarında”
Burada şairin aradığı şey dışarıdan görülebilecek bir gerçek değildir. İnsan varlığının “en derin parçalarında” bulunan, başkalarının göremediği bir renktir. Dolayısıyla şiirin yolculuğu dış dünyadan iç dünyaya doğru gerçekleşir.
“Gerçek denizcilere sürüklenen iskandili / bırakırsam” sözleri de bu bakımdan önemlidir. İskandil, denizin derinliğini ölçmeye yarar. Şair kendi içindeki derinliği ölçmeye çalışmaktadır. Ancak bunu bıraktığında:
“Tek bir taş bile yerinden oynamaz”
Bu ifade, dış dünyanın insanın içsel krizlerine kayıtsızlığını da düşündürür. İnsan kendi içinde büyük dönüşümler yaşarken dünya olduğu yerde durur. Bir insanın ölüm düşüncesi, pişmanlığı, korkusu veya aşkı evrenin düzenini değiştirmez.
Ardından şiir daralır:
“Kısalmış sokaklarda
Mutsuzluğun şarkı söylediği dar sokaklarında”
Başlangıçta genişleyen denizler, deltalar ve kıyılar varken burada mekân dar sokaklara dönüşür. Bu daralma yalnızca fiziksel değildir; insanın hareket alanı da daralmaktadır. Ölüm düşüncesi dünyayı genişletmek yerine küçültür.
“Her şey boş / Us soluklanıyor” dizeleri ise büyük bir tükenme anıdır. Zihin artık sürekli anlam üretmekten yorulmuştur. Fakat hemen sonrasında:
“Kötü duygularını kustu yürek”
ifadesiyle bir tür arınma gerçekleşir. Şiirde kalp ve akıl arasında da bir gerilim vardır. Akıl soluklanırken yürek içindeki kötülüğü dışarı atar.
Burada “lamba” imgesi özellikle dikkat çekicidir:
“Beni duygulanma kölelikten kurtaran lamba”
Başlıktaki main-morte ile bu dize arasında düşünsel bir bağ kurulabilir. Başlığın tarihsel anlamında insanın kendi malı üzerinde tasarruf hakkının kısıtlanması söz konusuyken şiirde de insan zamanın, ölümün, duyguların, belleğin ve korkuların karşısında kendi hayatının sahibi olmaktan çıkmaktadır. Lamba ise bu karanlıkta küçük de olsa bir bilinç ışığıdır.
Fakat bu ışık kalıcı değildir.
“Unutuşun siyah karının yağdığı ağır gökyüzü”
çok güçlü bir imgedir. Unutuş artık boşluk değil, yağan siyah bir kardır. Kar her şeyi örter; burada da bellek, geçmiş ve kimlik giderek örtülmektedir. Üstelik “siyah” oluşu, unutuşu ölümle ilişkilendirir.
Bunun hemen yanında:
“Kibrimin tutunduğu derinliksiz deniz”
ifadesi vardır. “Derinliksiz deniz” şiirin bütün deniz imgelerini tersine çevirir. Deniz normalde sonsuz derinliğin simgesiyken burada derinlik yoktur. İnsan kendi benliğinin derinliğini ararken derinliksiz bir varlıkla karşılaşır.
Sonraki bölümde şiirin en sarsıcı düşüncelerinden biri belirir:
“Yürüdükçe bilinmez olur tanıdık ülkeler”
İnsan yaşadıkça dünyayı daha iyi tanıyacağı varsayılır. Reverdy bunun tersini söyler: Yürüdükçe tanıdık olan bilinmezleşir. Zaman, bilgiyi artırmak yerine kesinlikleri aşındırır. İnsan yaşlandıkça yalnızca dünyanın değil, kendisinin de eskiden sandığı kişi olmadığını fark eder.
Bunun devamında:
“Olduğumuzu sandığımız her şey ve olmayan”
dizesi gelir. Burada kimlik fikri parçalanır. İnsan kendisi hakkında kesin sandığı şeylerin bir bölümünün hiç var olmamış olabileceği düşüncesiyle karşılaşır. Böylece şiir, ölüm temasından varlığın güvenilmezliği düşüncesine geçer.
“Yiten sıcaklık / Renksizleşen kan” ise bu soyut düşünceleri tekrar bedene indirir. Yaşamın belirtileri yavaş yavaş çekilmektedir. Sıcaklık azalır, kan rengini kaybeder. Ölüm artık düşünsel olmaktan çıkar ve bedensel bir gerçeklik kazanır.
Ancak şair:
“Bu rüzgara direnmek zor”
derken hâlâ direnişten söz eder. Şiirde insan tamamen teslim olmaz. Rüzgâr, zamanın ve ölümün hareketidir; insan ona karşı koymaya çalışır. Fakat rüzgârın kendisi kadar güçlü olan başka bir şey daha vardır: yalanlar, korkular, anılar ve geçmişin yankıları.
Son bölüm bu nedenle bir iç dünyanın kapalı odasına dönüşür:
“Bu kara odanın bütün köşelerinde
Asla uyumayacak ne senin ne benim gölgem”
“Kara oda”, insan bilincinin en kapalı bölgesidir. Burada iki gölge vardır: sen ve ben. Bunlar artık birbirinden bütünüyle ayrılmış değildir. İkisinin de gölgesi aynı karanlıkta yaşamaya devam edecektir.
Son dizedeki “asla uyumayacak” sözü şiirin başındaki ölümle ilginç bir ilişki kurar. Ölüm yavaşça yolunu alırken, gölgeler uyumaz. Yani ölüm her şeyi sona erdirse bile hafıza, suçluluk, aşk, korku ve geçmişin gölgeleri insanın bilincinde yaşamaya devam eder.
Bu açıdan “Main-Morte”nin başlığı şiirin sonunda daha anlamlı hâle gelir. “Ölü el”, yalnızca tarihsel bir hukuk terimi olmaktan çıkar ve şiirin bütününe yayılan bir metafora dönüşür: İnsan kendi hayatının efendisi olduğunu sanır; fakat zaman, ölüm, bellek, aşk, korku ve geçmiş onun elini yavaş yavaş kendi iradesinden çıkarır. İnsan yaşar, yürür, hatırlar, direnir; fakat kendi varlığının tamamına hiçbir zaman sahip değildir.
“Nisan-Sevda”daki “yaşamak benim cezam” düşüncesiyle burada başka bir biçimde karşılaşırız: Reverdy’de de insanın trajedisi, yaşam üzerinde tam bir egemenliğe sahip olmadan yaşamaya devam etmesidir. Fakat Luzi bunu sevdanın geri getirdiği bir canlılık üzerinden kurarken Reverdy çok daha karanlık bir yerde durur. Burada sevda bile kesin bir kurtuluş sağlamaz; aşk, korku, bellek ve ölüm aynı karanlık odanın içindedir.
Şiirin asıl gücü de buradan gelir: Ölümü anlatırken aslında insanın kendi varlığına sahip olamamasını anlatır. İnsan kendisini, geçmişini, aşkını ve hatıralarını anlamaya çalıştıkça dünya daha da bilinmezleşir. Sonunda geriye kesin bir cevap değil, karanlıkta uyumayan iki gölge kalır: sen ve ben.