NİSAN-SEVDA

Şair: Mario Luzi

Ölüm düşüncesi yoldaş bana
iki duvarı arasında bu yokuş yolun
sancılı tırmanan dönemeçleri boyunca.
İlkbahar soğuğunda tedirgin renkler, otlar,
mor salkım yabancı, çalılar
kekre; kavruk eller iğne iğne, bir ürperti
yağmurluklar, pardesüler içinde.

Sancılıdır zaman, sancı verir,
zaman ki aydınlık bir kasırgada
binbir çiçek katar amansız görüntülere, ve her biri
kaybolur bir çırpıda toz ve rüzgarda
sorarken sen nedir diye.

Yolumuz bildik yerlerdir
olgular oysa gerçek dışı
sürgünü ve ölümü önceler.
Nesin sen, ben ne oldum
ki dolaşıp dururum bu rüzgarlı uzamda,
bir adam, uçuk, silik bir iz peşinde!

İnanılmaz seni anyor olmam, dünyanın
şu ya da bu yerinde
mucize olurdu tanımamız birbirimizi.
Ama öyle bir yaş ki benimki
bekler hala ötekinden
kendimizde olanı, belki de hiç olmayanı.

Yaşama yardımcıdır sevda ve sürmeye,
siler sevda ve başlatır. Ve umsa,
acı, azap içinde biri, umsa bile
uzaktan bir yardım muştusunu
aslında kendindedir, bir soluk yeter uyarmaya onu.

Bin kez öğrendim bunu ve unuttum bin kez,
bana dönüyor şimdi senden apaçık
şimdi daha canlı, daha gerçek.

Benim cezam bu anın ötesinde sürmek.

Mario Luzi
Çeviren: Işıl Saatçıoğlu

Yoklukla Yaşam Arasında: Sevdanın Hatırlattığı Hayat

Mario Luzi’nin “Nisan-Sevda” şiiri, ilk bakışta bir aşk şiiri gibi görünse de şiirin asıl ağırlık merkezi aşktan çok ölüm bilinci, zaman, varoluş ve insanın kendi içindeki yaşama gücünü yeniden keşfetmesidir. Sevda burada yalnızca bir kişiye duyulan duygu değildir; insanı yaşamaya yeniden bağlayan, unutulmuş olanı hatırlatan bir iç kuvvettir. Bu nedenle şiirde aşk ile ölüm birbirinin karşıtı olmaktan çok, birbirini görünür kılan iki deneyim hâline gelir.

Şiir daha ilk dizede çok güçlü bir başlangıç yapar:

“Ölüm düşüncesi yoldaş bana”

Buradaki “yoldaş” kelimesi önemlidir. Ölüm korkulan, uzakta duran bir son olmaktan çıkar; şairin yürüyüşüne eşlik eden sürekli bir varlığa dönüşür. Üstelik bu düşünce, “iki duvarı arasında” yürünülen dar ve yokuş bir yola yerleştirilir. Yol hem fiziksel hem de varoluşsal bir görüntüdür. Tırmanmak zorunludur; fakat tırmanış sancılıdır. Hayatın kendisi burada düz bir ilerleme değil, dönemeçleri ve güçlükleri olan bir yolculuk olarak belirir.

Nisan görüntüsü de alışılmış bahar neşesinden özellikle uzak tutulmuştur. “İlkbahar soğuğu”, “tedirgin renkler”, “kekre çalılar”, “kavruk eller”, “ürperti”, “yağmurluklar”... Bunların hiçbirinde baharın romantik ve canlı yüzü yoktur. Nisan, yeni hayatın mevsimi olması gerekirken şiirde ölüm düşüncesinin içinden algılanan huzursuz bir mevsimdir. Bu nedenle başlıktaki “Nisan” yalnızca takvimsel bir zaman değildir; yenilenmenin henüz gerçekleşmediği, hayatın doğmak üzereyken bile ölümün gölgesini taşıdığı bir eşiktir.

İkinci bölümde zamanın kendisi şiirin merkezine yerleşir:

“Sancılıdır zaman, sancı verir”

Burada zaman pasif bir ölçü değildir; acı veren etkin bir güçtür. Ardından gelen “aydınlık bir kasırga” imgesi şiirin en güzel paradokslarından biridir. Aydınlık normalde açıklık, umut ve hayatla ilişkilidir; kasırga ise yıkım ve savrulmayla. Zaman da böyledir: Hayatı önümüze bütün parlaklığıyla getirir, fakat aynı anda onu elimizden alır.

“Binbir çiçek” bu nedenle yalnızca güzellik değildir. Her çiçek “bir çırpıda” toza ve rüzgâra karışır. Güzellik ile geçicilik aynı görüntünün içinde birleşir. Şairin “nedir” sorusu da burada önem kazanır. İnsan, hayatın içinden geçerken onun anlamını kavramaya çalışır; fakat anlamını sormaya başladığı anda zaman çoktan onu dönüştürmeye başlamıştır.

Üçüncü bölümde dış dünyadan iç dünyaya geçiş daha belirginleşir:

“Nesin sen, ben ne oldum”

Bu iki soru şiirin varoluşsal düğümüdür. Artık mesele yalnızca sevgilinin kimliği değildir; benliğin zaman içinde neye dönüştüğü sorusudur. Şair kendisini “bir adam, uçuk, silik bir iz peşinde” olarak görür. Buradaki “iz” son derece anlamlıdır. İnsan artık yaşadığı gerçekliğin kendisine değil, ondan geriye kalan belirsiz bir işarete tutunmaktadır.

“Yolumuz bildik yerlerdir / olgular oysa gerçek dışı” sözleri de bu yabancılaşmayı derinleştirir. İnsan bildiği dünyada yürümektedir ama o dünya artık eskisi kadar gerçek değildir. Tanıdık mekânlar, tanıdık olgular ve hatta kişinin kendi benliği bile ölümün bilgisiyle değişmiştir.

Dördüncü bölümde şiirin yönü belirgin biçimde sevdaya döner:

“İnanılmaz seni anıyor olmam”

Buradaki “anmak” yalnızca hatırlamak değildir. Şairin sevgiliyi hatırlayabilmesi bile ona göre şaşırtıcıdır. Çünkü ölüm düşüncesinin, zamanın ve yabancılaşmanın ağırlaştığı bir dünyada bir başka insanı hâlâ bütün canlılığıyla hatırlayabilmek, neredeyse mucize değerindedir.

“Dünyanın şu ya da bu yerinde / mucize olurdu tanımamız birbirimizi” sözleriyle sevilen kişiyle karşılaşmak da rastlantının ötesine taşınır. İki insanın birbirini gerçekten tanıması, şiirin dünyasında kolay gerçekleşen bir şey değildir. Çünkü insan yalnızca başkasına değil, kendisine de yabancıdır.

Bu noktada şiirin en önemli düşüncelerinden biri gelir:

“bekler hala ötekinden
kendimizde olanı, belki de hiç olmayanı.”

İnsan sevdiği kişiden aslında kendi içinde aradığı şeyi beklemektedir. Fakat şair hemen bir tereddüt bırakır: “belki de hiç olmayanı.” Bu küçük ifade, aşkı romantik bir tamamlanma hikâyesinden çıkarır. İnsan sevgilide kendisinin eksik parçasını arar; fakat belki de o eksik parça hiçbir zaman var olmamıştır. Sevda bu durumda bir başkasında tamamlanma arzusundan çok, kendi içimizdeki boşluğun başkasına yansıtılması hâline gelir.

Şiirin beşinci bölümü ise bütün bu karanlığın içinde çok güçlü bir dönüş yaratır:

“Yaşama yardımcıdır sevda ve sürmeye,
siler sevda ve başlatır.”

Burada sevda artık yalnızca bir duygu değil, yaşamın devamını mümkün kılan bir güçtür. “Siler” ve “başlatır” fiilleri özellikle önemlidir. Sevda geçmişin izlerini silebilir; ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın kapısını açabilir. Bu nedenle aşk, şiirde yalnızca geçmişe bağlılık değildir; yeniden yaşama kapasitesidir.

Fakat Luzi burada da kolay bir umut sunmaz. Sevdanın kurtarıcı gücü dışarıdan gelecek bir mucize değildir:

“uzaktan bir yardım muştusunu
aslında kendindedir”

Şiirin belki de en temel düşüncesi budur. İnsan kurtuluşu dışarıda arar; sevgiliden, dünyadan, uzaktan gelecek bir yardımdan bekler. Oysa ihtiyaç duyduğu güç kendi içindedir. Üstelik onu harekete geçirmek için çok büyük bir şey gerekmez:

“bir soluk yeter uyarmaya onu.”

Bir soluk, hayatın en küçük ve en temel belirtisidir. Nefes almak, burada biyolojik bir eylemden çok, insanın kendi içinde hâlâ yaşam bulunduğunu fark etmesidir. Ölüm düşüncesinin karşısına büyük bir hayat ülküsü değil, küçücük ama gerçek bir nefes konur.

Sonraki iki dize bu düşünceyi şiirin kişisel geçmişine bağlar:

“Bin kez öğrendim bunu ve unuttum bin kez”

İnsan hakikati bir kez öğrenip sonsuza kadar taşımaz. Hayat boyunca tekrar tekrar öğrenir ve tekrar tekrar unutur. Bu unutma, şiirde bir kusurdan çok insan olmanın koşuludur. Yaşama gücünü keşfetmek sürekli yeniden gerçekleşmek zorundadır.

Ve ardından sevgilinin hatırlanması gelir:

“bana dönüyor şimdi senden apaçık
şimdi daha canlı, daha gerçek.”

Buradaki “dönüyor” kelimesi çok güzel bir hareket içerir. Sevgi yalnızca şairin sevgiliye yönelmesi değildir; sevgiliden şaire doğru geri dönen bir şey de vardır. Hatırlanan kişi, şairin içinde yeniden canlanırken aslında şairin kendi yaşam duygusu da geri dönmektedir. “Senden” başlayan şey, sonunda “bana” ulaşır. Dolayısıyla sevgili, şairin kendi içinde bulunan ama unutulmuş yaşama gücünün ortaya çıkmasını sağlayan bir vesile hâline gelir.

Fakat şiir umutla sona ermez. Son dize bütün kazanımı bir anda yeniden ağırlaştırır:

“Benim cezam bu anın ötesinde sürmek.”

Bu son derece çarpıcı bir finaldir. Çünkü az önce sevdanın hayatı yeniden başlatabildiğini söyleyen şair, şimdi yaşamaya devam etmeyi bir ceza olarak nitelendirir.

Buradaki “sürmek”, hem yaşamaya devam etmek hem de bir şeyin uzaması anlamını taşır. “Bu an” ise sevgilinin yeniden canlı ve gerçek hâle geldiği şimdiki zamandır. Şair bu anı yakalamıştır; fakat insanın trajedisi, en yoğun farkındalık anının bile sonsuza kadar sürdürülememesidir. Hayat devam edecektir; zaman yine akacak, çiçekler yine toza ve rüzgâra karışacak, ölüm düşüncesi yeniden yoldaş olacaktır.

Bu yüzden şiirin sonunda sevda ölümü yenmez. Daha incelikli bir şey yapar: Ölümün bilincinde olan insana bir süreliğine yeniden yaşama gücü verir. Fakat tam da bu nedenle yaşam acı vericidir. İnsan artık ölümü bilerek yaşamaktadır.

“Nisan-Sevda”nın en güçlü tarafı, aşkı hayatın karşısına koymamasıdır. Sevda burada ölümün olmadığı bir dünya yaratmaz. Tam tersine, ölümün fark edildiği dünyada yaşamın hâlâ mümkün olduğunu gösterir. Sevgiliyi hatırlamak, insanın kendi içindeki yaşam kıvılcımını hatırlamasıdır. Ancak bu fark ediş bir kurtuluş değil, geçici bir uyanıştır.

Ve şiirin son cümlesi bu yüzden bütün metni geriye dönük olarak değiştirir: Yaşamak bir lütuf olduğu kadar bir cezadır; çünkü insan, kaybedeceğini bilerek yaşamaya devam etmek zorundadır. Sevda ise bu cezanın içinde insanın eline geçen en güçlü yaşama nedenlerinden biridir.