KARANLIGA İTİLMİŞ

Şair: Anne Michaels

Gün gelip boğazına kadar
kendi hayatının karanlığına gömüldüğünde,
bir adım daha atamayacağını öğretmiştin
bana.

Pencerede,
istediklerinden uzakta,
biliyorsun kurduklarının bir yanılgıya,
çürük bir temele dayandığını,
Zindanlarda önündeki kapı açılmaz
ardındaki kilitlenmeden.
Böyle götürürler insanları bir yerden bir yere.
Gene geçmek istemeyiz o kapılardan.

Odanın penceresinden baktım
sevdiğin şehre, eski pazar yerindeki
J'in mezeci dükkanına, dövme demir masalarda
cannoli yenen havuzlu İtalyan lokantasına.

Hatırladığında değişmeyen tek yaşantı
dehşet.

Sen hastalanmadan
hayranlık duyardım sevgi sandığım niteliklere
alçakgönüllülük sanırdım baş eğmeyi.

Zaman daralıyor ve paniğe kapılıyoruz,
yaratıcı oluyoruz.
Alçalan gök parçalanıp
çarpık sebze biçimlerine dönüşüyor bir tarlada.

Ne koca, ne aile,
hızın baş döndürücüydü,
şehir kendi şehrin.

Birbirimizin zaaflarını sevmeyi öğrendik,
bu sevgi değil, sevecenlik olsa da.

Hastaneye geldiğimde,
akşam yemeği niyetine çikolata yiyen ve ağlayan
bir başka arkadaş buldum yatağının yanında.
Ruh ya da beden avutulamaz durumdaysa,
birbirinden birini rahatlatmayı deneriz.
Unuturuz onların ayrı, birbirinden çözülmez
olduklarını.

Bir gizemi var nasıl sevdiğimizin,
niçin sevdiğimizin değil.
Bağışlamak gibi kullanışlı bir şeydir sevgi.

Pencereden
Yanıp sönen ışıklarına baktık şehrin.
Sen parmağınla her ışık noktasına dokunmak,
onu karanlığa itmek istedin.

Sanki seninki değil,
benim gövdemdi terk edilen.
Saldırılarla sarhoş,
başkalarına uymuyorum.

Anne Michaels
Çeviren: Cevat Çapan


Sevginin Sınırında: Bir Hayatın Karanlığa Çekilişi

Anne Michaels’ın “Karanlığa İtilmiş” şiiri, hastalık, ölüm, sevgi ve çaresizlik arasındaki ilişkinin çok kişisel bir düzlemde ele alındığı, fakat kişisel deneyimi aşarak insanın sevdiği birini kaybetme karşısındaki çaresizliğine ulaşan bir şiir. Şiirin merkezinde aslında ölümden çok ölmekte olan bir insanın yanında bulunmanın ve onu sevmenin ne anlama geldiği vardır.

Şiirin başlangıcı doğrudan bir eşik durumuyla açılır:

“Gün gelip boğazına kadar
kendi hayatının karanlığına gömüldüğünde,
bir adım daha atamayacağını öğretmiştin
bana.”

Buradaki “kendi hayatının karanlığı” ifadesi çok güçlüdür. Karanlık dışarıdan gelen bir tehdit değildir; insanın kendi hayatından doğmaktadır. Kişinin geçmişi, seçimleri, kurdukları ve yıkılan beklentileri sonunda onun içine gömüldüğü bir karanlığa dönüşür.

“Bir adım daha atamayacağını öğretmiştin bana” dizesi ise şiirin duygusal yönünü belirler. Şair, sevdiği kişiden hayatın sınırlarını öğrenmiştir. Fakat bu bir öğreti değildir; bir insanın çaresizliğini başka bir insanın öğrenmesidir.

Ardından pencere gelir:

“Pencerede,
istediklerinden uzakta,
biliyorsun kurduklarının bir yanılgıya,
çürük bir temele dayandığını”

Pencere şiirde sürekli tekrarlanan önemli bir mekândır. İçeride hastalık, dışarıda şehir vardır. Pencere bu iki dünya arasında sınır oluşturur. İçerideki insan dışarıdaki hayatı görebilir fakat ona artık bütünüyle katılamaz.

“Çürük temel” yalnızca hayat planlarının yanlışlığını anlatmaz. İnsan yaşamını sağlam sandığı şeylerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu hastalıkla karşılaşınca görür. Sağlık, gelecek, aile, ilişkiler, şehirdeki sıradan hayat... Hepsi bir anda geçici yapılar hâline gelir.

Zindan benzetmesi bu durumu daha da sertleştirir:

“Zindanlarda önündeki kapı açılmaz
ardındaki kilitlenmeden.”

Bu çok etkileyici bir paradokstur. İnsan bir kapıdan çıkmak ister; fakat başka bir kapı onun arkasından kapanır. Yani özgürlük ile tutsaklık arasında gerçek bir geçiş yoktur. Hastalık da böyle bir durum yaratır: Bir hayatın kapısı kapanırken başka bir hayatın kapısı henüz açılmaz.

“Böyle götürürler insanları bir yerden bir yere” dizesinde ise ölümün veya zorunlu değişimin sıradanlaştırılmış bir görüntüsü vardır. İnsanların kendi iradeleriyle değil, başkalarının veya koşulların onları götürmesi fikri öne çıkar.

Fakat hemen ardından:

“Gene geçmek istemeyiz o kapılardan.”

denir.

Çünkü insan ne kadar çaresiz olursa olsun, son kapıdan geçmek istemez. Ölümü bilmek ile ölümü kabul etmek arasında büyük bir mesafe vardır.

Şiirin bundan sonraki kısmında dış dünya son derece somut ayrıntılarla belirir:

“sevdiğin şehre, eski pazar yerindeki
J'in mezeci dükkanına, dövme demir masalarda
cannoli yenen havuzlu İtalyan lokantasına.”

Bu ayrıntılar şiirin çok önemli bir özelliğini ortaya çıkarır. Michaels, ölüm karşısında soyut felsefi ifadeler kullanmak yerine hayatın küçük ayrıntılarına tutunur. Bir mezeci dükkânı, dövme demir masa, cannoli, havuzlu restoran...

Bunlar önemsiz görünen ama aslında hayatı oluşturan şeylerdir. İnsan ölürken geride yalnızca büyük anılar kalmaz; şehirdeki dükkânlar, yemekler, sokaklar ve gündelik alışkanlıklar da onun varlığının parçaları hâline gelir.

Sonra şiirin çok önemli cümlelerinden biri gelir:

“Hatırladığında değişmeyen tek yaşantı
dehşet.”

Hatırlamak burada teselli sağlamaz. Geçmişe dönmek, geçmişi güzelleştirmez. Değişmeden kalan tek deneyim dehşettir.

Şair daha sonra kendi geçmişindeki bir yanılgıyı kabul eder:

“hayranlık duyardım sevgi sandığım niteliklere
alçakgönüllülük sanırdım baş eğmeyi.”

Bu iki dize şiirin yalnızca hastalık ve ölüm üzerine olmadığını gösterir. Şair aynı zamanda sevginin ne olduğunu yeniden öğrenmektedir.

Daha önce “baş eğmeyi” alçakgönüllülük sanmıştır. Yani sevgide teslimiyet ile erdemi birbirine karıştırmıştır. Hayranlık duyduğu bazı özellikleri sevgi zannetmiştir. Hastalık deneyimi bu kavramları yeniden düşünmeye zorlar.

Burada şiir çok olgun bir noktaya ulaşır: Sevmek, sevilen kişiyi idealize etmek değildir.

Nitekim ileride şöyle der:

“Birbirimizin zaaflarını sevmeyi öğrendik,
bu sevgi değil, sevecenlik olsa da.”

Bu, şiirin belki de en insani cümlesidir. Gerçek yakınlık, insanların kusursuz yanlarına hayran olmakla değil, zaaflarını görebilmek ve onlara rağmen yanında kalabilmekle oluşur.

Üstelik şair burada kendi bulduğu duygunun adından bile emin değildir. “Sevgi” mi, “sevecenlik” mi? Bu ayrımın kesin bir cevabı yoktur.

Bu belirsizlik daha sonra çok güzel bir biçimde ifade edilir:

“Bir gizemi var nasıl sevdiğimizin,
niçin sevdiğimizin değil.”

Bu iki dize şiirin merkezini oluşturuyor.

“Niçin seviyoruz?” sorusunun cevapları bulunabilir: güzellik, alışkanlık, yakınlık, ortak geçmiş, arzu, hayranlık... Fakat “nasıl sevdiğimiz” çok daha büyük bir gizemdir. Sevgi bir gerekçeler toplamı değil, iki insan arasında oluşan ve tam olarak açıklanamayan bir ilişki biçimidir.

Bu nedenle hemen ardından gelen:

“Bağışlamak gibi kullanışlı bir şeydir sevgi.”

ifadesi özellikle çarpıcıdır. Sevgi burada romantik ve kutsal bir duygu olmaktan çıkarılıp hayatın içinde işe yarayan bir insanlık yeteneği olarak görülür. Bağışlamak nasıl insanların birlikte yaşayabilmesini mümkün kılıyorsa, sevgi de insanların birbirlerinin kusurlarına, korkularına ve çaresizliklerine dayanabilmesini sağlar.

Hastane sahnesi bu düşüncenin somut karşılığıdır:

“akşam yemeği niyetine çikolata yiyen ve ağlayan
bir başka arkadaş buldum yatağının yanında.”

Bu görüntüde büyük bir kahramanlık yoktur. İnsanlar ne yapacaklarını bilmezler. Biri hastadır, biri ağlamaktadır, biri çikolatayla akşam yemeğini geçiştirmektedir. Sevgi burada çözüm üretemeyen insanların birbirlerinin yanında bulunmasıdır.

Ve ardından:

“Ruh ya da beden avutulamaz durumdaysa,
birbirinden birini rahatlatmayı deneriz.”

Bu dizelerde sevginin sınırı kabul edilir. İnsan ruhu ya da beden acı içindeyse onu mutlaka iyileştiremezsiniz. Ama yine de rahatlatmayı denersiniz.

Bu “denemek” kelimesi önemlidir. Sevgi her şeyi kurtaramaz. Hastalığı durduramaz, ölümü engelleyemez, geçmişi değiştiremez. Fakat insanın yapabileceği son şeyi yapar: Acı çeken kişinin yanında kalır.

Şair hemen ardından bunun da bir yanılgı olduğunu fark eder:

“Unuturuz onların ayrı, birbirinden çözülmez
olduklarını.”

Ruh ve beden, insan ve insan, sen ve ben... Birbirimize yaklaşabiliriz ama birbirimizin acısını tamamen üstlenemeyiz. Sevgi yakınlık sağlar fakat iki varlığı tek bir varlık hâline getiremez.

Bu düşünce final bölümünde çok sertleşir.

Şair ve hasta kişi birlikte şehir ışıklarına bakarlar:

“Pencereden
Yanıp sönen ışıklarına baktık şehrin.”

Şehir dışarıda yaşamaya devam etmektedir. Hastane odasının içinde zaman ağırlaşırken dışarıdaki şehir ışıklarıyla hareket etmektedir. Bu, ölümün en acı taraflarından biridir: Bir insanın hayatı sona yaklaşırken dünya durmaz.

Fakat sevilen kişi bu ışıklara karşı tuhaf bir hareket yapmak ister:

“Sen parmağınla her ışık noktasına dokunmak,
onu karanlığa itmek istedin.”

Bu görüntü şiirin başlığıyla birleşir. “Karanlığa itilmiş” olan yalnızca hastanın kendisi değildir. Dışarıdaki ışıkların da karanlığa itilmesi istenir. Sanki dünya üzerindeki ışıklar tek tek söndürülürse dışarıdaki hayatın devam etmesi de engellenebilecektir.

Burada ölüm karşısındaki bir tür öfke vardır. İnsan kendi ölümünü kabullenemediğinde dünyaya da kızar. Şehir neden hâlâ aydınlıktır? İnsan neden hâlâ yemek yemektedir? Sokaklar neden hâlâ yaşamaktadır? Işıklar neden yanıp sönmektedir?

Son iki dize bu duyguyu bambaşka bir yere taşır:

“Sanki seninki değil,
benim gövdemdi terk edilen.”

Buradaki “gövde” kelimesi çok güçlüdür. Şair sevilen kişinin bedenini kendi bedeninden ayıramayacak kadar onunla özdeşleşmiştir. Hastalanan ve terk edilen beden “senin” değil, “benim” bedenim gibi hissedilir.

Bu, şiirin başından beri kurduğu sevginin nihai biçimidir: Sevgi, iki insanı bütünüyle birleştiremez; ama birinin acısının diğerinin bedeninde hissedilmesine yol açar.

Bu yüzden şiirin en önemli paradoksu şudur: İnsan sevdiği kişiyi kurtaramayacağını bilir, onun acısını tamamen ortadan kaldıramayacağını bilir, onunla kendi arasındaki sınırı ortadan kaldıramayacağını bilir. Buna rağmen yine de onun acısını kendi bedeni gibi yaşar.

Son dize:

“Saldırılarla sarhoş,
başkalarına uymuyorum.”

bu çaresizliğin içinde bir direniş olarak okunabilir. Şair artık normal davranış kalıplarına, toplumun beklediği kabullenişe uymamaktadır. Hastalık, ölüm ve sevgi insanı başkalarının dünyasından çıkarır. İnsan, ölümle karşılaşınca dünyanın alışılmış düzenine yabancılaşır.

“Karanlığa İtilmiş” böylece bir ölüm şiirinden daha fazlasına dönüşür. Şiirin asıl meselesi, ölüm karşısında sevginin ne yapabileceğidir. Cevap ne romantik ne de teselli edicidir: Sevgi kurtaramaz; fakat terk etmeyi reddeder. Hastalığı iyileştiremez; fakat hastanın yanında oturur. Ölümü engelleyemez; fakat ölenin acısını kendi gövdesinde hisseder. İki insanın birbirine bütünüyle karışmasını sağlayamaz; fakat aralarındaki sınırları acı karşısında geçirgen hâle getirir.

Şiirin en dokunaklı tarafı da burada: Sevginin gerçek sınırı, kurtaramamak değil; kurtaramadığı hâlde yanında kalmaya devam etmektir. Anne Michaels, sevgiyi tam da bu çaresizliğin içinde yeniden tanımlar.