BAŞKA BİR TERAS, BAŞKA SÖZCÜKLER
Soğuk beyaz şarabın buruk ve yumuşak tadı,
Mayıs başının saran sıcaklığı,
terastaki güneş, havlayan köpek, gençlerin kahkahaları;
Bu Paris'teki teras değil, çok zaman geçmiş üstünden,
daha da bizim olan bir gelecek düşlediğimiz yüksek sesle.
Ne de Madrid'deki teras bu, on on iki yıl öncesinden,
-daha o zamandan değişmişti sesler ve konuşmalar-
senin dudaklarında beyaz şarap, bedeninde keyifli devirimler,
maun rengi saçına vururken ışık yukarıdan.
Bugün, artık ben değilim partiyi veren, yalnızca bir
davetliyim,
karaduyularla dinleyen şakaları ve gülüşleri,
suratsız tanığıyım yitik bir geleceğin
ve mavi gözlüklerin ardında acılan anlatan bir devinim.
Öfke yetersiz kalıyor, gözyaşları yararsız,
hayalet veda etmekte, gençlik havalan tutmuş,
boş mezarda ilkbahar ateşleri.
Juan Luis Panero
ŞİİR ÜZERİNE
Juan Luis Panero'nun "Başka Bir Teras, Başka Sözcükler" şiiri, ilk bakışta bir anıyı anlatıyor gibi görünse de, aslında geçmişte kaybedilmiş bir geleceğin yasını tutan bir şiirdir. Burada özlenen şey yalnızca bir sevgili ya da gençlik değildir; gerçekleşmemiş ihtimallerdir.
Şiir daha ilk dizelerde duyular üzerinden bir atmosfer kurar:
"Soğuk beyaz şarabın buruk ve yumuşak tadı,
Mayıs başının saran sıcaklığı..."
Tat, sıcaklık, güneş, köpek sesi, kahkahalar... Hayat bütün canlılığıyla oradadır. Okur, bunun huzurlu bir bahar şiiri olduğunu sanır. Ama Panero birkaç dize sonra bu yanılsamayı bozar:
"Bu Paris'teki teras değil..."
Şair mekânı tarif etmek yerine, olmayan mekânları saymaya başlar. Paris değildir, Madrid değildir. Çünkü aslında şiirin konusu bulunduğu yer değil, artık geri dönülemeyen zamandır.
En çarpıcı dizelerden biri şudur:
"Daha da bizim olan bir gelecek düşlediğimiz yüksek sesle."
Bu şiirin merkezidir.
Normalde insanlar geçmişi özler. Panero ise geçmişte kurdukları geleceği özlüyor. Bir zamanlar önlerinde duran hayat artık hiç gerçekleşmeyecek. İnsan bazen yaşadığı anıları değil, yaşayacağını sandığı hayatı kaybeder. İşte şiirin acısı buradadır.
Madrid bölümünde sevgili neredeyse sinematografik bir görüntüyle belirir:
"senin dudaklarında beyaz şarap...
maun rengi saçına vururken ışık..."
Bu fiziksel ayrıntılar yalnızca güzelliği anlatmaz. Hafızanın çalışma biçimini gösterir. İnsan büyük olayları değil; saça düşen ışığı, bardağın tadını, bir ses tonunu hatırlar.
Sonra şiir bugüne gelir:
"Bugün, artık ben değilim partiyi veren, yalnızca bir davetliyim."
Bu tek cümle yaşlanmanın belki de en güçlü tanımlarından biridir.
Eskiden hayatın merkezindeyken artık kenardadır. Eskiden olayları kuran kişiyken şimdi yalnızca izleyicisidir.
Ardından gelen ifade daha da ağırdır:
"Suratsız tanığıyım yitik bir geleceğin."
Şair geçmişe değil, kaybedilmiş geleceğe tanıklık etmektedir.
Bu çok ince bir ayrımdır.
Geçmiş bitmiştir; buna herkes razıdır.
Ama gerçekleşmeyen gelecek, insanın içinde yaşamaya devam eder.
Şiirin son bölümü tam anlamıyla yas şiiridir.
"Öfke yetersiz kalıyor, gözyaşları yararsız."
Bu artık acının son evresidir.
İnsan bazı kayıplarda ne kızabilir ne de ağlayabilir.
Çünkü hiçbir duygu olanı değiştirmez.
Arkasından gelen:
"hayalet veda etmekte"
ifadesi geçmişin artık tamamen silinmeye başladığını anlatır. Hatıralar bile yavaş yavaş hayalete dönüşmektedir.
Ve son iki dize:
"gençlik havalarını tutmuş,
boş mezarda ilkbahar ateşleri."
İlkbahar normalde yeniden doğuşun mevsimidir.
Panero ise ilkbaharı mezarın içine koyar.
Bu olağanüstü bir ters çevirmedir.
Doğa yeniden canlanırken insanın kendi gençliği artık dirilmeyecektir. Çiçekler açar ama onun içinde açacak hiçbir şey kalmamıştır.
Bu yüzden "boş mezar" yalnızca ölüm değildir.
İçinde gömülü olan şey gençliktir, umutlardır, birlikte kurulmuş gelecek tasarımıdır.
Şiirin adı da bu düşünceyi tamamlar:
"Başka Bir Teras, Başka Sözcükler."
Artık aynı teraslarda oturulsa bile konuşmalar değişmiştir. Aynı şarap içilse bile tadı değişmiştir. Aynı bahar gelse bile o bahar değildir.
Çünkü insan yalnız mekân değiştirmez.
Zaman değiştikçe kelimelerin anlamı da değişir.
Panero'nun şiiri sonunda şu düşünceyi fısıldar:
İnsan en çok geride bıraktığı şehirleri değil; o şehirlerde birlikte hayal ettiği geleceği özler. Bir gün fark eder ki geçmişi öldüren zaman değildir. Geçmişi öldüren, artık gerçekleşmeyecek olan gelecektir. Bu yüzden bazı ilkbaharlar bile mezar sessizliği taşır.