Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın? Nereden geldin, nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin?
Bu metin, yüzeyde iki eski tanıdığın yıllar sonra hayatına dokunmasını anlatıyor; fakat asıl meselesi iyilik, insan hakkında hüküm verme, hayatın değişkenliği ve “şimdi” ile “son” arasındaki mesafe. Anlatının gücü de tam burada: Yaşanmış iki küçük olaydan hareket ederek oldukça geniş bir hayat düşüncesine ulaşıyor.
Metnin merkezindeki düşünce
Metnin çıkış noktası olan “Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın?” sözü, anlatının sonunda anlamını tamamlıyor. Başlangıçta bu söz yalnızca bir hikmet cümlesi gibi duruyor. Ardından anlatıcı iki insanın geçmişteki durumlarını hatırlatıyor: biri iflas etmiş, konuşma engelli, borçlarını düzenli ödeyemeyen bir kitapçı; diğeri iflas etmiş, hastalık geçirmiş, işsiz ve kalacak yeri olmayan bir eski meslektaş.
Burada önemli olan, anlatıcının onları bulundukları konumla özdeşleştirmemesi. Çevresindekiler açısından bu insanlar “borcunu ödemeyen”, “sürekli para isteyen” kişiler. Anlatıcı ise onların mevcut durumlarının arkasındaki hayatı görmeye çalışıyor.
Metnin asıl ahlaki meselesi tam burada ortaya çıkıyor:
İnsanın bugünkü durumunu, insanın kendisi sanmamak.
Bu, metnin en güçlü düşüncesi.
“Hesap” kelimesinin iki anlamı
Metinde çok güzel çalışan kavramlardan biri hesap.
İlk bölümde hesap gerçek anlamıyla var: alınan kitap, ödenmesi gereken para, veresiye, borç.
Fakat ilerleyen bölümde “hesap” giderek ahlaki ve varoluşsal bir anlam kazanıyor:
“Hayatın iyilikleri ve borçları böyle cetvelle ölçülebilecek şeyler değil.”
Burada anlatıcı aslında kendi geçmişini de yeniden değerlendiriyor. Geçmişte yaptığı yardımların bugün karşılığını aldığını söylemek istemiyor. Tam tersine özellikle bundan kaçınıyor:
“İyilik, karşılığı geldiğinde iyilik olmaktan çıkıp alışverişe dönüşür.”
Bu cümle metnin etik omurgalarından biri.
Çünkü anlatıcı, yaşananları basit bir “iyilik yaptım, iyiliğim bana geri döndü” hesabına indirgemiyor. Böyle yapsaydı metin neredeyse bir “iyilik karşılıksız kalmaz” hikâyesine dönüşürdü. Oysa burada daha incelikli bir düşünce var: Hayatın ilişkileri karşılıklı hesaplardan oluşmuyor; insanlar birbirlerinin hayatlarına zaman içinde, çoğu zaman farkında olmadan dokunuyor.
İki insan aslında anlatıcının aynasına dönüşüyor
İki eski meslektaşın işlevi yalnızca olay örgüsünü oluşturmak değil.
Onlar, anlatıcının geçmişteki kendisine ilişkin algısını da değiştiriyorlar.
Çünkü anlatıcı kitabevini kapattıktan sonra hayatın insanı ne kadar hızlı biçimde başka bir yere taşıyabildiğini öğreniyor. Bir zamanlar başkalarının yardımına ihtiyaç duyan insanlara bugün kendisinin ihtiyaç duyabileceğini görüyor.
Bu nedenle metindeki en önemli dönüşüm:
“Onlara yardım eden ben”den “hayatın yardımına ihtiyaç duyan ben”e geçiştir.
Bu, anlatıya hafif ama önemli bir tevazu katıyor.
Eskiden anlatıcı kendisini veren, karşısındakini alan konumunda görebilirdi. Sonraki yıllarda hayat bu rolleri değiştiriyor. Böylece anlatıcı şu hakikati deneyim yoluyla öğreniyor:
Hayatta sabit roller yoktur.
Bugün veren yarın alan olabilir. Bugün borçlu olan yarın borç veren olabilir. Bugün işsiz olan yarın başkasına iş kapısı açabilir.
Bu nedenle baştaki söz, metnin sonunda artık soyut bir öğüt olmaktan çıkıp yaşanmış bir tecrübeye dönüşüyor.
“Şimdi” ile “son” arasındaki fark
Metnin belki de en kuvvetli cümlesi şu:
“Belki de en büyük yanılgımız, bir insanın ‘şimdi’sini onun ‘son’u sanmamızdır.”
Bütün anlatı bu cümlenin etrafında okunabilir.
Çünkü insanları değerlendirme biçimimiz çoğunlukla fotoğrafiktir. Bir insanın o andaki ekonomik durumuna, işine, başarısına, hastalığına, borcuna, itibarına bakar ve onun hakkında hüküm veririz.
Oysa hayat bir fotoğraf değil, devam eden bir hikâyedir.
Bir insanın bugünkü başarısızlığı hayatının başarısızlığı değildir. Bir insanın bugünkü yoksulluğu gelecekteki yoksulluğunun garantisi değildir. Aynı şekilde bugün güçlü olan bir insanın yarın aynı yerde kalacağının da garantisi yoktur.
Metnin “Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın?” sorusuna verdiği asıl cevap budur:
İnsan, tek bir zamana sığmaz.
Çocukların ve çalışanların metindeki rolü
Çocukların ve çalışanların anlatıya dahil edilmesi de önemli. Çünkü onlar, anlatıcının karşısındaki toplumsal sağduyuyu temsil ediyorlar.
Onların mantığı aslında yanlış değil:
“Mal alındıysa parası ödenmeli.”
“İnsan sürekli para istiyorsa ona hayır denmeli.”
Anlatıcı da bunu kabul ediyor:
“Onlar açısından bakıldığında haklıydılar elbette.”
Bu cümle anlatıcıyı daha inandırıcı kılıyor. Çünkü kendi merhametini mutlak doğru, başkalarının itirazını cahillik olarak sunmuyor.
Fakat anlatıcı bunun yanında başka bir bilgiye sahip: insanların hikâyesine dair bilgi.
Dolayısıyla metin “kurallar gereksizdir” demiyor. Daha incelikli bir şey söylüyor:
Kuralı uygulamak başka, insanı yalnızca kuralın içindeki davranışından ibaret görmek başka.
Babanın mektubu metnin ikinci katmanını açıyor
Babanın zarfın arkasındaki kısa notunun sonlara doğru ortaya çıkması, metni yalnızca bir “hayat tecrübesi” yazısı olmaktan çıkarıyor.
Çünkü anlatı bir anda geçmişteki iki meslektaştan daha eski bir zamana, babanın el yazısına ve aile hafızasına uzanıyor.
Üstelik babanın notunun tam olarak hangi niyetle yazıldığını bilmiyoruz. Bu belirsizliği korumanız çok yerinde:
“Belki sıradan bir öğüt olarak yazmıştı, belki geleceğe dair bir nasihat olarak…”
Böylece not kutsallaştırılmıyor. Anlamı, babanın yazdığı anda değil, anlatıcının yıllar sonra onu yeniden bulduğu anda oluşuyor.
Bu edebi açıdan oldukça güzel bir nokta.
Çünkü bazı sözlerin anlamı söylendikleri anda değil, insan onları yaşayarak doğruladığında ortaya çıkar.
Başlangıçta Hz. Ali’ye atfedilen söz vardır.
Ortada hayat vardır.
Sonda babanın el yazısı vardır.
Böylece söz, atasözü/hikmet → hayat tecrübesi → kişisel hatıra çizgisinde yeniden anlam kazanır.
Son bölüm neden etkili?
Son bölümdeki:
“Ne oldum dememeli.
Ne olacağım demeli.”
ifadesi, bütün anlatıyı tek bir cümleye sıkıştırıyor.
Burada aslında iki farklı zaman anlayışı karşı karşıya geliyor:
“Ne oldum?” geçmişe bakar ve insanı başarılarıyla ya da başarısızlıklarıyla sabitler.
“Ne olacağım?” ise geleceğe açık bırakır.
Ama metnin daha derininde üçüncü bir soru da vardır:
“Şu anda bulunduğum yer, gerçekten kim olduğumu söylemeye yeter mi?”
Anlatı bu soruya “hayır” cevabını veriyor.
Metnin en değerli tarafı: Kendini de yargılaması
Bence metnin asıl kıymeti, yalnızca “başkalarını yargılamayın” demesinde değil. Anlatıcı, kendi geçmişteki bakışını da sorguluyor.
Kitabevini kapattıktan sonra artık hayatın başka yüzünü görmüş.
Dolayısıyla bu, dışarıya dönük bir ahlak dersi değil; insanın kendi hüküm verme alışkanlığını sorgulaması.
Bu nedenle metnin duygusu acıma değil, tevazu.
“Ben onlara yardım ettim, onlar da gün geldi bana yardım etti” denmiyor.
Daha çok:
“Hayatın kimin kime ne zaman ihtiyaç duyacağını önceden bilemeyeceğini sonradan öğrendim.”
deniyor.
Bu ayrım metni sıradan bir “iyilik yap, iyilik bul” yazısından belirgin biçimde ayırıyor.
Başlık açısından
Metnin mevcut girişindeki söz çok güçlü olduğu için başlık olarak da kullanılabilir; ancak daha edebi bir başlık seçilecekse metnin ana fikrini taşıyan birkaç seçenek görüyorum:
- İnsanın Bugünü, Hayatının Sonu Değildir
- İnsan Ne Olduğundan İbaret Değildir
- Hayatın Tutmadığımız Defteri
- Bir İyiliğin Yıllar Sonra Dönen Eli
- Ne Oldun Değil, Ne Olacaksın
- İnsanın Sonunu Bugününden Okumamak
Bunların içinde “Hayatın Tutmadığımız Defteri” bence metnin bütün katmanlarını en iyi yakalıyor. Çünkü yazının hem kitapçı geçmişine, hem borç-hesap meselesine, hem iyiliğin karşılık beklememesine, hem de hayatın görünmeyen hesabına bağlanıyor.
Bir de metnin sonunda “Ahmet” imzası varsa, metnin bütünüyle kişisel hatıra/deneme karakteri güçleniyor. Bu haliyle yazı, klasik anlamda bir anıdan çok anı ile deneme arasında duran kısa bir hayat muhasebesi. En güçlü tarafı da yaşanmış olaydan soyut bir öğüt çıkarmaya çalışmaması; tersine, öğüdün anlamını yaşanmış olayların kendisine doğrulatması.