Şiirde Sigara: Şairler ve Tütünle Kurdukları İlişki
Hayat, Yalnızlık ve Yazı
Sigara, edebiyat tarihinin en sıradan eşyalarından biridir. Bir masanın üzerinde durur, bir kibritle yanar, kül tablasında söner. Fakat şairlerin elinde sıradanlığını kaybeder. Sigara bazen sevgilinin yokluğunda yakılan bir ateş, bazen uzun bir gecenin arkadaşı, bazen yazıya başlamadan önceki sessizlik, bazen bir mahpusun dışarıyla kurduğu küçük bağ, bazen de insanın kendisine karşı işlediği yavaş bir suç olur.
Türkçe şiirde sigaranın bu kadar sık görünmesinin nedeni yalnızca şairlerin çok sigara içmiş olması değildir. Asıl mesele, sigaranın modern şehir hayatının küçük ritüellerinden biri olmasıdır. Sigara içmek, çoğu zaman “bir şey yapmak” değildir; beklemektir, düşünmektir, konuşmadan oturmaktır, birini hatırlamaktır. Bu yüzden şiir için olağanüstü elverişli bir nesnedir.
Üstelik şiirimizde sigaranın yanında sürekli başka şeyler vardır: çay, kahve, rakı, meyhane, masa, gece, pencere, tren, vapur, kitap, kibrit, kül tablası. Sigara tek başına yaşamaz. Bir hayat dekorunun merkezinde yaşar.
Bu yüzden şairlerin sigarayla ilişkisine bakmak, bir bakıma şiirin gündelik hayatına bakmaktır.
Ahmed Arif: Tiryakilikten Vazgeçiş
Ahmed Arif'in sigarayla ilişkisi dosyanın biyografik açıdan en güçlü örneklerinden biridir. Uzun yıllar yoğun biçimde sigara içmiş, kendi anlatımında günlük tüketiminin çok yüksek olduğunu belirtmiş ve sonunda sigarayı bırakmıştır.
Fakat sigarayı bırakması şiirindeki tütünü ortadan kaldırmaz.
“Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene” dizesindeki sigara, artık yalnızca içilen bir nesne değildir. Kadehle, dalıp gitmekle ve özlemle birleşir. Ahmed Arif'in şiir dünyasında maddi hayat ile duygusal hayat birbirinden ayrılmaz: ekmek, kurşun, dağ, kadeh, tütün ve kadın aynı dünyanın parçalarıdır.
Bu nedenle Ahmed Arif'te sigara, tiryakiliğin hatırasına dönüşmüş bir hayat nesnesidir.
Şairin sigarayı bırakmış olması da bu açıdan önemlidir. İnsan alışkanlığı bırakabilir; fakat alışkanlığın ait olduğu hayatı hemen unutmaz.
Uğur Ziya Şimşek: Bırakılan Tütünün Özlemi
Bırakmak ile unutmak aynı şey değildir.
Uğur Ziya Şimşek'in söylediği:
“Beş yılda geçse daha dün bırakmış gibi özleyeceksin.”
sözü bu düşünceyi tamamlar.
Çünkü; tütün bırakılabilir; fakat onunla birlikte yaşanmış zaman bırakılmaz. Bu nedenle Uğur Ziya Şimşek'te tütün, alışkanlığın kendisinden çok alışkanlığın hafızasıdır.
Metin Eloğlu: Sevmenin Tütünü Bıraktırdığı Hayat
Metin Eloğlu'nun Lokman Hekimin Sev Dediği şiirinde tütün, sevginin insanı dönüştürücü gücünü göstermek için kullanılıyor.
“İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor tütün neyime zarar
Keseme zarar ciğerime zarar sevdama zarar”
Burada çok ilginç olan, tütünün yalnızca sağlığa zarar veren bir alışkanlık olarak görülmemesi. Şair “keseme”, “ciğerime” ve nihayet “sevdama” diyerek tütünün zararını üç ayrı alana yayıyor.
Tütün cebine zarar verir.
Ciğerine zarar verir.
Ama en önemlisi, sevdiğine zarar verir.
Böylece sigarayı bırakmak bir sağlık kararı olmaktan çıkar, sevginin gerektirdiği ahlaki ve duygusal dönüşümün işareti olur.
Metin Eloğlu'nun şiirinde sevgi insanı yalnızca âşık etmez; onu çalışkan, düzenli, şair, bilgili, saygılı ve “gönlü gani” bir insana dönüştürür. Tütünü bırakmak da bu dönüşümün küçük ama anlamlı göstergelerinden biridir.
Refik Durbaş: Tütünle Vedalaşan Serserilik
Refik Durbaş'ın:
“ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi
şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık.”
dizelerinde tütün, geçmiş hayatın bir parçasıdır.
Burada tütün doğrudan “ben” değildir. Şair kendi serseriliğine veda ederken tütüne de seslenir.
“Serserilik”, “şarap”, “tütün” ve “anı” aynı geçmiş hayatın parçalarıdır.
Fakat şiirin en güzel tarafı, vedanın sert olmamasıdır.
“Tütünü incitme” der.
Tütünden vazgeçerken bile onu korur.
Bu yüzden tütün burada terk edilen hayatın kırılgan hatırasıdır.
Şair geçmişinden ayrılırken geçmişine düşman olmaz.
Refik Durbaş'ın başka bir şiirindeki:
“Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;”
dizeleri de tütün ile hayatın dönüm noktalarını bir araya getirir.
Memuriyet bırakılır.
Tütüne başlanır.
Âşık olunur.
Böylece tütün, bir alışkanlıktan çok hayatın yön değiştirdiği anlardan birinin işaretine dönüşür.
Orhan Veli: Sigaranın Gündelik Hayatı
Orhan Veli'nin şiirindeki sigara, büyük sembollere dönüşmeden önce gündelik hayatın içinde durur.
“Böyle havada tütüne alıştım,
Böyle havada aşık oldum;”
dediğinde tütün ile aşk aynı havanın içinde belirir.
Bu son derece Orhan Velice bir harekettir.
Sigara içmek de âşık olmak da hayatın olağan akışına aittir. Şair bunları yüceltmez; yan yana koyar.
Böylece sigara, şiirin “yüksek” nesnelerinden biri değil, hayatın küçük alışkanlıklarından biri olur.
Turgut Uyar: Tütünün Ev Hâli
Turgut Uyar'da tütün, insanlar arasındaki sessiz yakınlığın nesnesidir.
“Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı.
Tütün sunarlardı.”
Burada birine tütün sunmak, yalnızca sigara ikram etmek değildir.
Birbirine alışan insanların arasında sözcüklerin yetmediği yerde küçük bir nesne devreye girer.
“Sussak da ses çıkarmazdık.”
Sigara burada konuşmadan anlaşmanın biçimidir.
Tütün, insanları birbirine bağlayan küçük bir gündelik ritüele dönüşür.
İlhan Berk: Eleni'den Önceki Çocukluk
İlhan Berk'in dosyada yer alan asıl tütün dizesi şudur:
“Eleni’den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha”
Burada tütün, hastalık ya da çürümenin değil, çocukluktan çıkışın göstergesidir.
“Eleni'den önce” belirleyici bir zaman sınırıdır.
Şair, Eleni'den önceki kendisini “çocuk” olarak tanımlar. Tütün ve kahve ise henüz alışılmamış şeylerdir.
Demek ki tütün burada yalnızca bir içme alışkanlığı değildir. Kahveyle birlikte yetişkin hayatın gündelik ritüellerinden birini temsil eder.
Daha da önemlisi, “sabahları, akşamları bilmiyordum daha” dizesi zaman duygusunun henüz kurulmadığını gösterir. Tütün ve kahveyle birlikte günün bölümlenmesi, hayatın ritminin değişmesi başlar.
Bu nedenle İlhan Berk'te tütün çocukluk ile yetişkinlik arasındaki eşiğin nesnesidir.
Tuğrul Keskin: Tütün, Hastalık ve Çürüme
Tuğrul Keskin'in şiirinde ise tütün çok daha karanlık bir dünyaya girer:
“acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor
ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor
her soluktan bir demet, amfizem gülü elinde
sakallı adam işte, bitlis tütünü sarıyor
dövünüyor çağırıyor göğsünü parçalıyor
ve yaldızı dökülmüş sobalarda yanıyor kemikleri”
Burada tütün ile hastalık aynı imge alanında birleşir.
Tütün önce eldeki yapraktır.
Sonra nefese dönüşür.
Sonra amfizeme.
Sonra göğsün parçalanmasına.
Sonunda kemiklerin yanmasına kadar ilerleyen bir çürüme görüntüsüne ulaşır.
“Amfizem gülü” ifadesi özellikle çarpıcıdır. “Gül” güzelliği, “amfizem” ise hastalığı taşır. İkisinin yan yana gelmesi tütünün paradoksunu oluşturur:
Güzel olan şey bedeni çürütür.
Tuğrul Keskin'de tütün böylece haz nesnesinden çıkar ve bedenin kendi kendini tüketmesinin simgesine dönüşür.
Burada sigaranın gündelik, dostça ve alışılmış görüntüsü ortadan kalkar; geriye bedenin içinden yükselen hastalık kalır.
Arthur Rimbaud: Tütünün Posası ve Çalınmış Yürek
Arthur Rimbaud'nun şiirinde tütün doğrudan yürek ve tükenme imgesiyle birleşir:
“ayyaş hıçkırıkları başlayacak,
tütünün posası çıktı çıkacak;
midem boşalıp boşalıp dolacak,
ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim,
- tütünün posası çıktı çıkacak -
ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?”
Burada tütünün kendisi değil, posası önemlidir.
Posa, tüketimin son aşamasıdır.
Artık geriye işe yaramayan, geride kalmış bir tortu vardır.
Fakat Rimbaud bu tortuyu doğrudan “çalınmış yürek” ile yan yana getirir.
Midenin boşalıp dolması ile yüreğin yenmiş, yutulmuş olması arasında da bedensel bir süreklilik kurulur.
Tütünün posası ile insanın geriye kalan hâli birbirine yaklaşır.
Böylece sigara burada hazdan sonra geriye kalan tortunun, hatta yaşanmışlığın insanda bıraktığı kalıntının imgesine dönüşür.
Cahit Külebi: Tütünün Emekçi Yüzü
Cahit Külebi'de tütün henüz sigara değildir.
Tütün tarladadır.
Kadınların ellerindedir.
Karanlık odalarda dizilmektedir.
“Karanlık odalarda tütün dizerken
Yanıp sönerdi ıslak ıslak
Yeşil tütün renginde gözleri.”
Tütün burada içilen bir zevk nesnesinden önce emektir.
Üstelik bu emek kadın bedeniyle birleşir.
Tütünün yeşili kadının gözlerine geçer.
Böylece tütün, taşranın, kadın emeğinin ve yoksul hayatın rengine dönüşür.
Burada sigaranın şehirli ve bireysel anlamından önce, tütünün üretim süreci görünür olur.
Şair sigara içen kişiye değil, o sigaranın ortaya çıkmasını sağlayan emeğe bakar.
Cahit Zarifoğlu: Tütün Başında Bekleyen Baba
Zarifoğlu'nun:
“ve alkışlanıyor babalar
ki tütün başında
ekmek başında kabir başında”
dizeleri tütünü bambaşka bir yere taşır.
“Tütün başında”, “ekmek başında” ve “kabir başında” üç ayrı bekleyişi yan yana getirir.
Tütün burada sigara değildir.
Babanın emeğinin bir parçasıdır.
Ekmek nasıl geçim içinse tütün de o emeğin maddi dünyasının içindedir.
Sonunda kabir gelir.
Böylece tütün, hayatın başlangıcından ölümün sonuna kadar uzanan çizginin içine yerleşir.
Selim Temo: Kaçak Tütünün Coğrafyası
Selim Temo'da “kaçak tütün tebessümü” son derece güçlü bir tamlamadır.
“Kaçak” kelimesi tütüne yalnızca hukuki bir anlam vermez; coğrafyayı da beraberinde getirir.
“kendi renginde akar Kızılırmak
Dicle kendi dilinde çalkanır”
Tütün, nehirler, dil ve insan aynı şiirsel alana girer.
Bu nedenle “kaçak tütün”, burada sınırları aşan bir coğrafyanın nesnesi gibi okunabilir.
Tütün kaçaktır.
İnsan kaçaktır.
Dil de sınırların içinde tutulmaya çalışılır.
Tütün böylece coğrafyanın siyasal ve kültürel hafızasına bağlanır.
Cevat Çapan: Kaçak Tütün ve Yasak Yayın
Cevat Çapan'ın:
“Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün, yasak yayınlarla
beslendim.”
dizeleri tütünü başka bir gizlilik nesnesiyle yan yana getirir: yasak yayın.
Kaçak tütün bedeni besler.
Yasak yayın zihni.
Mektup ise ikisi arasındaki iletişimi sağlar.
Böylece tütün, sıradan bir tiryakilik nesnesi olmaktan çıkıp yasaklarla çevrili bir hayatın gündelik maddesine dönüşür.
Cafer Turaç: Hüznün Tütün Yaprağı
Cafer Turaç'ın:
“hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi”
dizesi, tütünün şiirdeki en sade ama en etkili dönüşümlerinden biridir.
Tütün artık yakılmıyor.
İçilmiyor.
Duman çıkarmıyor.
Cepte taşınıyor.
Hüzün de aynı şekilde taşınan bir şeydir.
Bu nedenle tütün burada hüznün maddesi olur.
Üstelik “iç cep” ayrıntısı önemlidir. İç cep, insanın dışarıdan görünmeyen, kendisine ait bölümüdür. Tütün yaprağı oradadır; hüzün de.
Şairin tütünü yakmaması, hüznünü tüketmek istemediğini düşündürür.
Arif Ay: Gurbetin Tütünü
Arif Ay'da tütün, gurbet ve ekmek kavgasının içine yerleşir:
“kavrulmuş dudaklarda
kalınca sarılmış tütün gibi
yaşamın ve ekmeğin kahrı
ağır ağır çekilir”
Burada tütün “çekilen” bir şeydir.
Ama aynı fiil hayatın kahrına da uygulanır.
Tütün çekilir.
Dert çekilir.
Gurbet çekilir.
Ekmeğin kahrı çekilir.
Sigara böylece gurbetteki insanın hayatı taşıma biçiminin metaforuna dönüşür.
Haydar Ergülen: Tütünün Fiyakası
Haydar Ergülen'de tütün, “fiyaka” kelimesiyle bambaşka bir sosyal anlam kazanır:
“tütünün fiyaka sayıldığı büyülü zaman”
Burada sigara artık yalnızlık veya ölüm değildir.
Bir tavırdır.
Bir dönemdir.
Bir erkeklik göstergesidir.
Bir sosyal görüntüdür.
Tütünün “fiyaka” sayılması, sigaranın geçmişte yalnızca içilen bir şey değil, kişinin kendisini dışarıya sunma biçimlerinden biri olduğunu gösterir.
Sigara burada insanın ağzından çıkan duman kadar bedeninin aldığı biçimle ilgilidir.
Didem Madak: İki Sigara, İki Ben
Didem Madak'ın:
“İki sigaram kaldı bu gece için maviş anne
İki muhabbet kuşum.
İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim, biri mutsuz”
dizeleri sigarayı doğrudan benliğin bölünmesine bağlar.
“İki sigara”, “iki muhabbet kuşu” ve “iki kendim” arasında biçimsel bir tekrar vardır.
Sigara burada yalnızca içilecek iki nesne değildir.
Şairin içindeki iki kişiyi temsil eden bir ritim yaratır.
Sonra ölüm sorusu gelir:
“Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?”
Sigara böylece bölünmüş benliğin sayılabilir nesnesi olur.
İki sigara vardır.
İki ben vardır.
Ama o iki ben aynı bedendedir.
Ahmet Erhan: İlk Sigara ve İlk Hayat
Ahmet Erhan'ın:
“Öpülen ilk dudak, içilen ilk sigaradır belki”
dizesi sigarayı ilk deneyimlerin arasına yerleştirir.
İlk öpüşme.
İlk sigara.
İlk aşk.
Bunların ortak özelliği, insanın hayatında bir eşik oluşturmalarıdır.
İlk kez sigara içmek, yalnızca tütünle tanışmak değildir; yetişkinliğin, merakın, riskin ve yeni bir dünyanın içine girmek anlamına da gelebilir.
Bu yüzden Ahmet Erhan'da sigara ilk hayatın nesnelerinden biridir.
Lale Müldür: Yanarken Başlayan Aşk
Lale Müldür'ün şiirindeki sigara, aşkın zamanla ilişkisini anlatmak için kullanılır:
“nasıl bilebiliriz aşkın yanmamış bir sigara olduğunu
ve bitmeye başladığını yakıldığı anda”
Buradaki imge olağanüstü güçlüdür.
Çünkü sigaranın kaderi yakıldığı anda bellidir.
Yanacaktır.
Tükenecektir.
Söndürülecektir.
Aşk da böyledir.
İnsan aşkın içine girdiği anda onun bir gün bitebileceğini bilmez belki; fakat başlangıç aynı zamanda sonun başlangıcıdır.
Bu yüzden sigara burada aşkın zamansal paradoksudur.
Aşk başlar.
Ve başladığı anda tükenmeye başlar.
Halil Yörükoğlu: Bir Sigaranın Hikâyesi
Halil Yörükoğlu'nun “Sigara Yaktıracak Bir Hikâye” şiirinde sigara büyük bir aşkın ya da dramatik bir ayrılığın doğrudan simgesi olarak kurulmaz. Çok daha gündelik, hatta sinematografik bir anın içine yerleşir.
Şahin marka bir araç aynı sokaktan iki kez geçer. Birisi “taşındı onlar” der. Genç adam arabayı kenara çeker, müziği kısar, arabaya yaslanır ve sigara yakar. Apartmana bakar. Terastaki kuşçu ve havalanan güvercinler görülür. Sigara biter; müzik ise kısık sesle devam eder.
Şiirin bütün hikâyesi neredeyse budur.
Ama tam da bu sadelik şiirin gücünü oluşturur.
Sigara burada konuşulamayan şeyin yerine geçer. Genç adamın ne hissettiğini bilmiyoruz. Şair onun üzgün olduğunu, özlediğini veya terk edildiğini açıklamaz. Bunun yerine sigarayı yakmasını gösterir.
Böylece sigara, duygunun açıklaması değil, duygunun davranışa dönüşmüş hâli olur.
Daha önemlisi, sigaranın bir başlangıcı ve sonu vardır. Yakılır, apartmana bakılır, güvercinler havalanır ve sigara biter. Hikâye de sigarayla birlikte tükenir.
Bir zamanlar insanların yaşadığı apartmana bakan genç adamın elindeki sigara, geçmiş ile şimdi arasındaki birkaç dakikalık boşluğu doldurur.
Bu nedenle Halil Yörükoğlu'nda sigara bir yokluğun karşısında geçirilen zamanı görünür kılan nesnedir.
Edip Cansever: Sigara ve Yazı Masasının Karanlığı
Edip Cansever'de sigara neredeyse şiirin dekorunun bir parçasıdır.
Masa, oda, gece, içki, insan ve sigara ateşi aynı kapalı dünyanın içindedir.
Cansever'in şiirindeki sigara çoğu zaman bir dışarı çıkış değil, tam tersine içeriye kapanıştır.
Duman odayı doldurur.
İnsan kendi içine kapanır.
Konuşmalar uzar.
Saat ilerler.
Bu nedenle Cansever'de sigara varoluşsal sıkışmışlığın dekorudur.
Cahit Sıtkı Tarancı: Alışkanlığın Karanlık Tarafı
Cahit Sıtkı'da:
“Rakıdan tütünden beter alışık
Olduğumuz korkunç güzel bir şey var”
dizeleri sigarayı bağımlılık fikrinin içine yerleştirir.
Burada tütünün kendisi değil, insanın vazgeçememe hâli önemlidir.
İnsan kendisine zarar veren bir şeyi bile “korkunç güzel” bulabilir.
Bu, sigaranın şiirdeki en temel paradokslarından biridir:
Haz ile zarar aynı nesnede birleşir.
Nevzat Çelik: Kül ve Ömür
Nevzat Çelik'in:
“anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm”
dizelerinde sigara doğrudan ömre dönüşür.
Kül, sigaranın sonudur.
Soğuyan çay, içilmiş zamanın sonudur.
Ömür de aynı şekilde fark edilmeden tükenmektedir.
Burada sigara, hayatın küçültülmüş modeli hâline gelir.
İnsan sigaranın külünü gördüğünde kendi tükenişini görür.
Seyyidhan Kömürcü: Sigaranın Yetmediği Yalnızlık
Seyyidhan Kömürcü'nün:
“sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım”
dizeleri sigaraya çok önemli bir sınır çizer.
Sigara arkadaş değildir.
Kahve de değildir.
İnsan onları arkadaş yerine koyabilir; ama sonunda yalnızlık değişmez.
Bu nedenle burada sigara yalnızlığı örten ama gideremeyen nesnedir.
Şiirin ikinci kez aynı şeyi söylemesi de önemlidir. İlkinde sigara ve kahve sayılmadığında yalnızdır.
İkincisinde sayıldığında da.
Demek ki mesele nesnelerin yokluğu değildir.
İnsan yoktur.
Cemal Süreya: Masada Kalan Sigara Paketi
Cemal Süreya'nın:
“Sigara paketimi
masada unutmuşum.
Sandalyede
tıpkı benim gibi
oturuyor boşluğum.”
dizelerinde sigara paketi son derece güçlü bir yokluk nesnesidir.
Paket masadadır.
Ama insan yoktur.
Boşluk sandalyeye oturmuştur.
Sigara burada içilen bir şey olmaktan çıkar; insanın yokluğunu temsil eden bir nesne olur.
Cemal Süreya'nın sigarayla ilişkisi yalnızca bu yokluk imgesiyle sınırlı değildir. “Bir gün seni bırakırım ya / tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu” dizesinde tütün, sevgiliden vazgeçmenin metaforuna dönüşür. “Sigarayı Bırakanın Şiiri”nde ise sigarayı bırakmak doğrudan hayatın önceliklerinin değişmesiyle ilişkilendirilir.
Dolayısıyla Cemal Süreya'da sigara hem alışkanlık, hem ayrılık, hem yokluk, hem de vazgeçme iradesidir.
Ah Muhsin Ünlü: Sigara, İsyan ve Kara Mizah
Ah Muhsin Ünlü'nün:
“Devletin bekasının da Allah belasını versin
Malboranın da!”
çıkışı, sigarayı politik ve absürt bir alana taşır.
Marlboro ile devlet aynı cümlede buluşur.
Bu bilinçli bir uyumsuzluktur.
Sigara burada ne yalnızlığın ne aşkın ne de ölümün nesnesidir.
İsyanın mizahi nesnesidir.
Şair ciddi bir politik söylemi gündelik ve neredeyse komik bir nesneyle kırar.
Şairler ve Tütünle Kurdukları İlişki
Bu isimleri yan yana koyduğumuzda tek bir “şair ve sigara” tipi çıkmıyor.
Tam tersine, birkaç farklı ilişki biçimi ortaya çıkıyor.
1. Tiryaki şair
Ahmed Arif, Edip Cansever, Turgut Uyar, Orhan Veli ve Cemal Süreya gibi isimlerde sigara doğrudan hayatın içindedir.
Bu şairlerde sigara:
- yazı masasının yanında,
- gece sohbetinde,
- çayın yanında,
- rakıyla birlikte,
- sevgilinin karşısında,
- yalnızlık sırasında
yer alır.
Sigara bir “tema” olmaktan önce gündelik hayat alışkanlığıdır.
2. Sigarayı bırakmış şair
Ahmed Arif ve Cemal Süreya burada özellikle önemlidir.
İkisinin de şiirinde tütün yaşamaya devam eder.
Bu çok ilginçtir.
Bir alışkanlığı bırakmak, onun şiirdeki hafızasını bırakmak anlamına gelmez.
Cemal Süreya'nın sigarayı bırakmaya ilişkin şiirleri bunu açıkça gösterir.
Uğur Ziya Şimşek'in size söylediği:
“Beş yılda geçse daha dün bırakmış gibi özleyeceksin.”
sözü de bu noktada başka bir açıdan aynı paradoksa dokunur: Bırakmak, özlemi silmez.
3. Sigarayı şiirsel nesneye dönüştüren şair
Bir şairin şiirinde sigaranın bulunması, onun mutlaka sigara içtiği anlamına gelmez.
Bu nedenle biyografi ile şiirsel persona arasındaki farkı korumak gerekir.
Bir şairin sigarayı kullanması, onun tiryaki olduğunun kanıtı değildir. Buna karşılık biyografik kaynaklarda tiryakiliği belgelenen şairlerde şiirdeki sigara imgesi çok daha farklı bir anlam kazanabilir.
Bu ayrım özellikle önemlidir; çünkü bu dosyanın konusu yalnızca “şairler sigara içiyor muydu?” sorusu değildir. Asıl mesele, sigaranın şiir içinde hangi anlama dönüştüğüdür.
Sigaranın Şiirdeki Beş Büyük Anlamı
1. Yalnızlık
Sigara çoğu zaman yalnızlığın yanında belirir.
Masada tek kişi vardır.
Bir bardak vardır.
Bir kitap vardır.
Bir sigara vardır.
Bu yüzden sigara, şiirde “yanımda kimse yok” cümlesinin nesnesidir.
Cemal Süreya'nın masada unutulmuş sigara paketini boşlukla ilişkilendiren dizesi bunun çok iyi örneklerinden biridir.
Ama Seyyidhan Kömürcü'nün şiiri bu düşünceyi tersine çevirir: Sigara ve kahve yalnızlığı örtebilir, fakat ortadan kaldıramaz.
2. Beklemek
Sigaranın en şiirsel özelliklerinden biri kısa ömürlü olmasıdır.
Yakılır.
Beklenir.
İçilir.
Söner.
Bu nedenle sigara şiirde zaman ölçüsü hâline gelir.
“Bir sigara içimi kadar” denildiğinde aslında küçük bir ömür tarif edilir.
Ahmet Muhip Dıranas'ın gülüşleri “bir sigara içimi zamanı” kadar kısa tutması bunun en açık örneklerindendir.
Halil Yörükoğlu'nda ise bu özellik daha da somutlaşır: Bir apartmana bakarken yakılan sigara, geçmişin karşısında geçirilen birkaç dakikanın ölçüsüdür.
Sigara böylece kronometreye dönüşür.
3. Aşk
Sigara ile aşk arasında şiirde şaşırtıcı bir yakınlık vardır.
Çünkü ikisi de:
- başlatılır,
- insanı içine çeker,
- haz verir,
- alışkanlık yaratır,
- bitince özlenir,
- bazen bırakılmak istenir,
- bırakılamaz.
Bu yüzden Lale Müldür'ün aşkı yanmamış sigaraya benzetmesi son derece güçlüdür.
Aşkın paradoksu sigaranın paradoksuyla aynıdır:
Yakıldığı anda tükenmeye başlamıştır.
Ahmet Erhan'da ise ilk sigara ilk öpüşmeyle yan yana gelir. Böylece sigara yalnızca biten aşkın değil, başlayan hayatın da nesnesi olur.
4. Ölüm
Sigara şiirde ölümün en sıradan biçimlerinden biridir.
Kül, duman, yanmak, sönmek ve son nefes kelimeleri sigarayla doğal biçimde birleşir.
Edip Cansever'de, Didem Madak'ta, Nevzat Çelik'te ve başka birçok şairde sigara ile ölüm arasındaki ilişki açıkça görülür.
Fakat şiirde sigara yalnızca “zararlı madde” değildir.
Daha karanlık bir anlam taşır:
İnsan bazen ölümün farkında olarak yaşamaya devam eder.
Sigara bu çelişkinin küçük ve görünür nesnesidir.
Tuğrul Keskin'de bu çelişki daha da sertleşir: Tütün, doğrudan “amfizem” ve çürüme ile yan yana gelir.
Rimbaud'da ise tütünün “posası”, bedensel tüketimin ve çalınmış yüreğin tortusuna dönüşür.
5. Yazı ve Şairlik
Belki dosyanın en önemli tarafı burası.
Sigara, özellikle 20. yüzyıl şairinin yazma ritüeline çok yakındır.
Daktilo.
Kâğıt.
Kahve.
Çay.
Kibrit.
Kül tablası.
Gece.
Sigara.
Bu dekorun gerçekliği o kadar güçlüdür ki bugün eski şair fotoğraflarına baktığımızda çoğu zaman ellerinde sigara görürüz.
Edip Cansever'in sigara ritüeli üzerine aktarılan hatıralar bu açıdan özellikle anlamlıdır.
Sigara, yazıyı doğrudan “yaratan” bir araç değildir elbette.
Ama yazının etrafındaki zamanı doldurur.
Şair bir cümle düşünürken sigara yanar.
Bir dizeyi değiştirirken sigara yanar.
Bir şiiri bitirdiğinde sigara söner.
Böylece sigara, yazının nedeni değil; yazının sessiz eşlikçisidir.
“Tütün” ile “Sigara” Aynı Şey Değil
Bu dosyanın önemli ayrımlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Şairlerin şiirinde “sigara” ile “tütün” aynı anlamı taşımıyor.
Sigara, modern şehir hayatının nesnesidir.
Paketlidir.
Markası vardır.
Kül tablasına konur.
Tiryakilikle ilişkilidir.
Tütün ise daha eski, daha yerel ve daha toplumsal bir kelimedir.
Bitlis tütünü.
Tarla.
Kadınlar.
Yeşil yaprak.
Emek.
Kaçaklık.
Köy.
Taşra.
Bu yüzden Cahit Külebi'nin tütün tarlası ile Cemal Süreya'nın sigara paketi aynı şiirsel evrende değildir.
Birinde coğrafya ve emek vardır.
Diğerinde şehir ve bireysel yalnızlık.
Birinde tütün henüz yapraktır.
Diğerinde tüketilmiş, paketlenmiş, markalanmış bir üründür.
Cahit Külebi'de tütünün henüz sigaraya dönüşmemiş olması bu yüzden önemlidir. Tütünün şiirdeki hayatı, sigara olarak tüketilmesinden çok daha önce başlar.
Tuğrul Keskin'de ise bu tütün bedene girmiş, nefese karışmış ve hastalığa dönüşmüştür.
Selim Temo'da tütün coğrafyayı ve sınırları taşır.
Cevat Çapan'da yasak yayınlarla aynı gizli hayatın parçasıdır.
Böylece “tütün” kelimesi bile Türkçe şiirde tek bir anlam taşımaz.
Şairin Elindeki Sigara
Bütün bu örnekler sonunda çok daha ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
Sigara, şiirimizde çoğu zaman şairin kendisini doğrudan anlatmasının yerine geçiyor.
Şair:
“Yalnızım.”
demek yerine bir sigara yakıyor.
“Bekliyorum.”
demek yerine sigarasını içiyor.
“Özledim.”
demek yerine külünü silkiyor.
“Konuşmak istemiyorum.”
demek yerine dumanın içine bakıyor.
“Bitti.”
demek yerine sigarayı söndürüyor.
Bu yüzden sigara şiirde bir sessizlik dili.
Şairin söylemediğini söyleyen nesne.
Halil Yörükoğlu'nun şiirinde genç adam “taşındı onlar” cümlesinden sonra hiçbir açıklama yapmaz. Sigara onun yerine konuşur.
Cafer Turaç'ta ise sigara henüz yakılmadan, bir tütün yaprağı olarak iç cepte taşınan hüznün kendisine dönüşür.
Didem Madak'ta sigara konuşmanın ötesine geçerek bölünmüş benliğin iki parçasını saymaya yarar.
Cemal Süreya'da ise masada unutulan paket, insanın yokluğunu görünür kılar.
Dolayısıyla sigara yalnızca sessizliğin nesnesi değil, yokluğun da dilidir.
Bir Şair Fotoğrafı Gibi
Bu dosyadaki dizeleri tek tek yan yana koyduğumuzda aslında ortaya büyük bir şiir tarihi fotoğrafı çıkıyor:
Ahmed Arif'in Bafra'sı,
Uğur Ziya Şimşek'in bırakılmış tütünü,
Metin Eloğlu'nun sevgiyle bıraktığı tütünü,
Refik Durbaş'ın vedalaştığı serseriliği,
Orhan Veli'nin tütüne alıştığı güzel havası,
Turgut Uyar'ın ikram ettiği tütünü,
İlhan Berk'in Eleni'den önceki tütünü ve kahvesi,
Tuğrul Keskin'in Bitlis tütünü ve amfizem gülü,
Rimbaud'nun tütün posası ve çalınmış yüreği,
Cahit Külebi'nin karanlık odalarında tütün dizen kadınları,
Cahit Zarifoğlu'nun tütün başındaki babaları,
Selim Temo'nun kaçak tütününün coğrafyası,
Cevat Çapan'ın yasak yayınları ve kaçak tütünü,
Cafer Turaç'ın cebinde taşıdığı hüznü,
Arif Ay'ın gurbet tütünü,
Haydar Ergülen'in fiyakalı tütünü,
Didem Madak'ın iki sigarası ve iki beni,
Ahmet Erhan'ın ilk sigarası,
Lale Müldür'ün yanarken başlayan aşkı,
Edip Cansever'in karanlık odaları,
Cemal Süreya'nın masada kalan sigara paketi,
Nevzat Çelik'in küllenen ömrü,
Seyyidhan Kömürcü'nün sigara ve kahvesi,
Halil Yörükoğlu'nun biten sigarası...
Bunlar birbirinden çok farklı dünyalar.
Fakat hepsinde ortak bir şey var:
Sigara, hayatın tam ortasında duruyor.
Ne büyük bir sembol olmak için çaba gösteriyor ne de şiirin içine zorla sokuluyor.
Yakılıyor.
İçiliyor.
Bekleniyor.
Paylaşılıyor.
Taşınıyor.
Bırakılıyor.
Özleniyor.
Sönüyor.
Ve tam da bu sıradanlığı nedeniyle şiire dönüşüyor.
Sonuç: Şairlerin Tütünle Dostluğu
Bütün bu şiirler birlikte okunduğunda sigaranın Türkçe şiirde tek bir anlama sahip olmadığı görülüyor.
Ahmed Arif'te tiryakiliğin hatırası.
Uğur Ziya Şimşek'te bırakılmış alışkanlığın özlemi.
Metin Eloğlu'nda sevginin dönüştürücü gücü.
Refik Durbaş'ta geçmiş hayata ve serseriliğe veda.
Orhan Veli'de gündelik hayat.
Turgut Uyar'da sessiz yakınlık.
İlhan Berk'te çocukluktan yetişkinliğe geçiş.
Tuğrul Keskin'de hastalık ve çürüme.
Arthur Rimbaud'da tüketimin tortusu ve çalınmış yürek.
Cahit Külebi'de emek.
Cahit Zarifoğlu'nda baba ve ekmek.
Selim Temo'da coğrafya ve sınır.
Cevat Çapan'da yasak ve gizlilik.
Cafer Turaç'ta hüzün.
Arif Ay'da gurbet.
Haydar Ergülen'de fiyaka ve erkeklik.
Didem Madak'ta bölünmüş benlik.
Ahmet Erhan'da ilk hayat deneyimi.
Lale Müldür'de aşkın tükenişi.
Halil Yörükoğlu'nda yokluğun içinde geçen birkaç dakika.
Nevzat Çelik'te ömrün külü.
Seyyidhan Kömürcü'de giderilemeyen yalnızlık.
Cemal Süreya'da ise hem tiryakilik hem vazgeçme iradesi.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde sigaranın Türkçe şiirdeki asıl işlevi ortaya çıkıyor:
Sigara, insanın hayatındaki geçiş anlarını görünür kılıyor.
Aşk ile ayrılık arasındaki geçiş.
Gençlik ile yetişkinlik arasındaki geçiş.
Yalnızlık ile yakınlık arasındaki geçiş.
Hayat ile ölüm arasındaki geçiş.
Geçmiş ile şimdi arasındaki geçiş.
Yazmak ile yazamamak arasındaki geçiş.
Sigaranın kendisi de zaten bir geçiş nesnesidir. Tütün ateşle buluşur; duman olur; kül olur. Başlangıçtan sona doğru sürekli hareket eder.
Belki bu nedenle şairler sigarayı bu kadar şiirsel bulmuştur.
Çünkü sigara da şiir gibi kısa bir ömür içinde yoğunluk yaratır.
Bir sigara birkaç dakikada tükenir.
Bir şiir birkaç dizede bir hayatı taşıyabilir.
Ve ikisinin ortak tarafı şudur:
İkisi de bittiğinde geriye görünenden daha fazlasını bırakır.
Sigaranın geriye bıraktığı kül gibi, şiirin de geriye bıraktığı şey yalnızca kelimeler değildir.
Bir koku kalır.
Bir oda kalır.
Bir masa kalır.
Bir ses kalır.
Bir yüz kalır.
Bir özlem kalır.
Ve bazen, yıllar sonra bile, daha dün bırakılmış gibi özlenen bir hayat kalır.
Belki de şairlerin sigarayla dostluğunun sırrı tam olarak burada yatar.
Şair sigarayı sevdiği için onu şiire sokmaz yalnızca.
Sigara, şairin hayatındaki boş zamanları, yalnızlıkları, bekleyişleri, küçük sevinçleri, yoksullukları, aşkları ve konuşulamayan şeyleri görünür kıldığı için şiirin nesnesi olur.
Bir sigara bazen bir sevgili kadar yakın,
bazen bir dost kadar sessiz,
bazen bir meyhane kadar kalabalık,
bazen bir hücre kadar yalnız,
bazen bir tarla kadar emek yüklü,
bazen bir coğrafya kadar tarihî,
bazen de insanın kendi kendine yaptığı küçük bir kötülük kadar sahicidir.
Ve bu yüzden Türkçe şiirde tütünün tarihi, yalnızca sigaranın tarihi değildir.
Bir bakıma şairin gündelik hayatının, yalnızlığının, aşkının, emeğinin, hafızasının ve kendi kendisiyle geçirdiği zamanın tarihidir.