Arzudan Yalnızlığa: Kendini Aldatmanın Sınırında Bir İç Hesaplaşma

Şairler:

12 Ekim 1940

Aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir.

14 Ekim
Büyük bir çaresizlikle özlediğin, on beş gündür bir an bile düşünmeden edemediğin o kadını yeniden görmek neredeyse hayal kırıklığına uğrattı seni. O kadın gerçekte senin düşlediğin kadından başka, daha somut, daha güç ele geçen bir varlıktır.

Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan “eylemci” insanlara benzerler — bütün kadınlar “eylemci”dir aslında. Gençken kurnazca bir nedenle, şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: Şiir, kadınların gerçek saydıkları her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bacchanalia ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar.

Büyük âşıklar her zaman mutsuz olacaktır; çünkü onlar için aşk büyük önem taşır, dolayısıyla da bien-aimée'den¹ ona gösterdikleri yoğunlukta bir ilgi beklerler; öyle olmazsa, kendilerini aldatılmış hissederler.

Bir kadın bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir.

Yıllar geçtikçe aşkın daha az korkunç bir nitelik kazandığı doğru değildir. Bilinen acılara (kıskançlık, şiddetli istek vb.) zamanın bir daha geri gelmemecesine geçip gidişi korkusu da eklenir.

Hiç kimse bildiği şeylerden vazgeçmez; yalnız bilmediğimiz şeylerden vazgeçeriz. Gençlerin olgun ve yaşlı insanlardan daha az bencil olmaları bu yüzdendir.


15 Ekim
İnsan artık istemediği zaman elde eder bazı şeyleri.

Talihsizliğe uğramış bir genci şu sözlerle avutmaya çalışırız: “Sabırlı ol; kendini koyuverme; ilerisi için daha dayanıklı yapar bu seni; herkesin başına bir kere gelir böyle şeyler vb.” Kimse gerçeği söylemeyi düşünmez: “Aynı şey bir kere, dört kere, on kere daha başına gelecektir — böyle şeyler her zaman başına gelecektir; çünkü sen kendini koruyamayacak bir yaradılışta isen, bundan kendini kurtaramazsın.”

Kadın tipleri: Başkalarını sömürenler ve başkalarının kendilerini sömürmelerine izin verenler. Erkek tipleri: birinci tipten hoşlananlar, ikinci tipten hoşlananlar.

Birinci tip kadınlar tatlı dilli, kibar, hanım kadınlardır. İkinci tip kadınlar ise ters, kaba, davranışlarını denetleyemeyen kadınlardır. (Kabalıklarının ve tersliklerinin nedeni sevgiye susamış olmalarıdır.)

Her iki tip de insanlar arasında anlaşmanın olanaksızlığı'nı doğrular. Eşit insan yoktur, efendilerle uşaklar vardır.

Tek korkusuz kural: Yalnız, yalnız, yalnız olmaktır.
Davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman, kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

Bir de İsa gibi olmak, kendini yok etmek var. Ama dün de söylediğim gibi, kimse vazgeçmiyor bildiği şeylerden; sen ise pek çok şey biliyorsun.


17 Ekim
İnsan kendi kendini aldatamaz.

Sen büyük bir şey yapmak, çilekeşler gibi dünyadan el etek çekmek istedin; sonunda da ne bunu yapabildin ne de her zaman seninle birlikte olan insanların arkadaşlığından hoşlanır oldun.
Kaderin sana attığı bu son tekmeden çıkaracağın acı ders de, iki yıl süren iç hesaplaşmanla hiçbir şeyi değiştirmiş ya da düzeltmiş olmamandır.
Düşünceye dalarak bu bataklıktan kurtulabileceğini sanma avuntunu bile yitirdin.

Cesare Pavese 

Arzudan Yalnızlığa: Kendini Aldatmanın Sınırında Bir İç Hesaplaşma

Bu üç tarih boyunca ilerleyen metinlerde aşk, kadın, yalnızlık ve kendini kandırma meselesi birbirinden ayrı düşünceler olarak değil, aynı iç hesaplaşmanın farklı yüzleri olarak beliriyor. 12 Ekim’de başlayan düşünce, aşkın iki insanı birbirine yaklaştırmasından çok, insanı kendi karşısında çıplak bırakması üzerine kuruludur. “Aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir” cümlesi bu bakımdan metnin en önemli anahtarlarından biridir. Aşk burada bir birleşme değil, bir ifşa biçimidir. İnsan sevdiği kişiyi keşfettiğini sanırken aslında kendi arzularını, beklentilerini, zaaflarını ve kendisi hakkında kurduğu yanılsamaları keşfetmektedir.

14 Ekim’de bu düşünce somut bir deneyime dönüşür. On beş gündür özlenen kadını yeniden görmek, beklenen büyüyü gerçekleştirmez; tersine, “hayal kırıklığına uğratır”. Çünkü uzakta bulunan kadın, zihinde kurulmuş kadınla aynı değildir. Özlem, gerçek kişiyi dönüştürmüş; onu “daha somut, daha güç ele geçen bir varlık” olmaktan çıkarıp zihinsel bir ideale dönüştürmüştür. Yeniden karşılaşma ise bu ideal ile gerçek arasındaki mesafeyi açığa çıkarır. Buradaki hayal kırıklığının asıl nedeni kadının değişmiş olması değil, arzunun gerçekliğin üzerine kendi görüntüsünü yerleştirmiş olmasıdır.

Bu nedenle metnin aşk anlayışında çok güçlü bir paradoks vardır: İnsan birini ne kadar yoğun biçimde özlerse, karşısındaki gerçek insandan o kadar uzaklaşabilir. Çünkü özlenen artık kişi değil, kişinin zihinde yaratılmış biçimidir. Gerçek karşılaşma gerçekleştiğinde ise özlenen görüntü ile karşılaşılan insan birbirinden ayrılır.

Kadınlara ve şiire ilişkin uzun bölüm, bugün okunduğunda oldukça genelleyici ve tartışmalı hükümler taşıyor. Ancak metnin kendi düşünce sistemi içinde bakıldığında, burada asıl mesele kadınlardan çok eylem ile şiir, hayat ile hayal arasındaki ayrımdır. Şair, şiiri içsel bir coşkunluğun ve hayal gücünün alanı olarak görürken “eylemci” insanı doğrudan hayatın içine yönelen biri olarak konumlandırır. Kadınlara ilişkin genelleme de bu karşıtlığın üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla bu bölüm, yazarın kadınlara dair gözlemlerinden çok, onun insanları duygunun ve düşüncenin dünyasında yaşayanlarla doğrudan yaşama yönelenler şeklinde ayırma eğilimini gösterir.

14 Ekim’in devamındaki “Büyük âşıklar her zaman mutsuz olacaktır” cümlesi ise önceki düşünceyi daha sert bir biçimde tamamlar. Büyük aşkın mutsuzluğunun nedeni aşkın kendisi değildir; aşka yüklenen aşırı anlamdır. Aşk hayatın merkezine yerleştirildiğinde, sevgiliden de aynı yoğunlukta bir karşılık beklenir. Fakat iki insan aynı yoğunlukta yaşamaz, aynı şeyi düşünmez, aynı anda aynı duygunun içinde bulunmaz. Böylece aşkın büyüklüğü, mutluluğun değil, hayal kırıklığının ölçüsüne dönüşür.

“Bir kadın bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir” cümlesi de bu bakımdan özellikle önemlidir. Burada aşkın temel problemi eşitsiz yoğunluk olarak ortaya çıkar. Âşık, kendi duygusunun yoğunluğunu karşı tarafın duygusunun ölçüsü sanmaktadır. Oysa sevilen kişinin zihninde sürekli bulunmamak, sevgisizliğin kanıtı değildir. Aşkın trajedisi biraz da burada doğar: İnsan kendi duygusunu başkasının duygusuna ölçü olarak uygulamaktadır.

Yılların geçmesiyle aşkın daha az korkunç hale gelmediğine ilişkin düşünce de metni yalnızca gençlik aşkının psikolojisinden çıkarır. Zaman, eski acıları ortadan kaldırmak yerine onlara yeni bir acı ekler: geri dönmeyecek zamanın farkına varma acısı. Kıskançlık, arzu ve kaybetme korkusunun yanına artık zamanın geri döndürülemezliği gelir. Böylece aşk yalnızca sevilen kişiyi kaybetme korkusu olmaktan çıkar; yaşanabilecek olanın bir daha aynı biçimde yaşanamayacağı korkusuna dönüşür.

“Hiç kimse bildiği şeylerden vazgeçmez; yalnız bilmediğimiz şeylerden vazgeçeriz” düşüncesi ise bu bölümün en genel felsefi cümlelerinden biridir. İnsan çoğu zaman bir şeyden vazgeçtiğini sanırken aslında bildiği bir dünyayı terk etmekte zorlanmaktadır. Bilinmeyen ise terk edilmesi daha kolay olandır; çünkü henüz insanın zihninde güçlü bir karşılığı yoktur. Gençlerin daha az bencil görünmesi de buna bağlanır: Henüz kaybetmekten korktukları şeylerin sayısı daha azdır.

15 Ekim’de metin birdenbire aşkın teorisinden hayatın acımasızlığına geçer: “İnsan artık istemediği zaman elde eder bazı şeyleri.” Bu cümle, arzunun paradoksunu anlatır. İnsan bir şeyi elde etmek için çabalarken ona psikolojik olarak bağlanır; bu bağlanma arttıkça elde edememe duygusu büyür. Fakat bir noktada arzudan vazgeçtiğinde, nesneye ilişkin psikolojik bağı da gevşer. Tam o sırada elde edilen şey, artık eski anlamını taşımamaktadır. Dolayısıyla elde etmek ile istemek arasındaki bağ kopmuştur.

Talihsizliğe uğramış genci avutmak üzerine yazılan bölüm ise metnin en acımasız gerçekçiliklerinden birini içeriyor. Toplumun teselli dili, yaşanan felaketi istisnai bir olay gibi gösterir: “Herkesin başına bir kere gelir böyle şeyler.” Oysa anlatıcı bunun tersini söyler: Bazı şeyler bir kez değil, tekrar tekrar yaşanabilir. Daha önemlisi, kişinin yaradılışı değişmedikçe aynı tür felaketlere yeniden açık olması mümkündür. Buradaki düşünce, tesellinin insanı gerçekle karşılaştırmaktan kaçırdığı fikrine dayanır.

Kadın tipleri üzerine gelen bölüm, önceki sayfalardaki düşünceleri daha sert ve hatta acımasız bir toplumsal gözleme dönüştürüyor. “Başkalarını sömürenler ve başkalarının kendilerini sömürmelerine izin verenler” ayrımı aslında yalnız kadınlara özgü olmaktan çok, insan ilişkilerindeki güç dağılımına ilişkin bir sınıflandırmadır. Bunun hemen ardından gelen “Eşit insan yoktur, efendilerle uşaklar vardır” cümlesi bu düşüncenin en uç biçimidir. İlişkilerdeki sevgi, bağlılık ve yakınlık görüntüsünün altında bir iktidar ilişkisi bulunduğu varsayılır.

Buradan sonra gelen “Tek korkusuz kural: Yalnız, yalnız, yalnız olmaktır” cümlesi, metnin belki de en önemli kırılma noktasıdır. Çünkü önceki bütün düşünceler sonunda yalnızlıkta birleşir. Aşk insanı kendi karşısında çıplak bırakır; özlem gerçek kişiden çok zihindeki kişiye bağlar; büyük aşk karşılıktan aşırı beklenti doğurur; insanlar arasında eşitlik mümkün görünmez; insan kendi yaralarını tekrar tekrar yaşayabilir. Bütün bunların sonucunda anlatıcı, insan ilişkilerinden çekilerek yalnızlığı bir özgürlük alanı olarak düşünmeye başlar.

Ancak burada önemli bir paradoks vardır. “Yalnız olmak” bir zafer gibi sunulsa da hemen ardından “Bir de İsa gibi olmak, kendini yok etmek var” denir. Yani yalnızlık yalnızca özgürleşme değildir; kendini bütünüyle silmeye kadar gidebilecek bir uç noktadır. Bir başkasını hesaba katmadan yaşamak özgürlük sağlayabilir, fakat insanın kendisini başkalarıyla kurduğu ilişkilerden tamamen çekmesi, sonunda kendini yok etme tehlikesini de taşır.

17 Ekim’de bütün bu düşüncelerin vardığı yer doğrudan özneye çevrilir:

“İnsan kendi kendini aldatamaz.”

Bu cümle ilk bakışta önceki düşüncelerin tersine görünür. Oysa metnin bütününü düşününce tam tersine, önceki sayfaların sonucudur. İnsan başkalarını aldatabilir; topluma çeşitli açıklamalar sunabilir; yaşadıklarını teselli cümleleriyle anlamlandırabilir; aşkını idealize edebilir; yalnızlığını bir özgürlük biçimi olarak görebilir. Fakat uzun bir iç hesaplaşmanın sonunda kendisine anlattığı hikâyenin gerçek olup olmadığını görür.

17 Ekim’de “Sen büyük bir şey yapmak, çilekeşler gibi dünyadan el etek çekmek istedin” denmesi, 15 Ekim’deki yalnızlık düşüncesini yeniden değerlendirir. Burada yalnızlık artık romantik bir özgürlük değildir. Kişinin dünyadan çekilme arzusunun da bir kendilik yanılsaması olabileceği anlaşılır. Büyük bir şey yapma isteği ile dünyadan el etek çekme isteği birbirine zıt gibi görünse de ikisinin ortak noktası, insanın kendisi için özel bir hayat senaryosu kurmasıdır.

Fakat sonuçta bu senaryo gerçekleşmemiştir: “Ne bunu yapabildin ne de her zaman seninle birlikte olan insanların arkadaşlığından hoşlanır oldun.” Yani özne ne dünyadan tamamen çekilebilmiş ne de dünyanın içinde huzur bulabilmiştir. Asıl trajedi burada ortaya çıkar: İnsan iki hayat biçimi arasında kalmıştır.

Son paragraf ise bütün metnin duygusal sonucudur. “İki yıl süren iç hesaplaşmanla hiçbir şeyi değiştirmiş ya da düzeltmiş olmaman” ifadesi, düşüncenin kendi başına kurtarıcı olmadığını kabul eder. İnsan uzun uzun düşünebilir, kendisini çözümlemeye çalışabilir, geçmişini yeniden değerlendirebilir; fakat düşünmek hayatı otomatik olarak değiştirmez. Hatta sonunda “bu bataklıktan kurtulabileceğini sanma avuntusunu bile” kaybedebilir.

Bu nedenle 17 Ekim, metnin en karanlık noktasıdır. 12 Ekim’de aşk insanı kendisiyle karşılaştırıyordu; 14 Ekim’de arzu ile gerçek arasındaki mesafe ortaya çıkıyordu; 15 Ekim’de insanın hayat karşısındaki savunmasızlığı ve yalnızlık düşüncesi beliriyordu. 17 Ekim’de ise bütün bu düşünceler artık teorik olmaktan çıkıp kişinin kendi hayatına yöneltilmiş bir hükme dönüşüyor.

Metnin asıl gücü de burada: Bir aşk günlüğü gibi başlayıp yalnızca aşk hakkında konuşmuyor. Aşk, burada insanın kendisini tanıma girişiminin başlangıç noktası. Sevilen kişi giderek geri çekiliyor; onun yerini öznenin kendisi alıyor. Sonunda sorulan soru “O beni seviyor mu?” değil, “Ben kendime anlattığım hikâyeye gerçekten inanıyor muyum?” sorusu oluyor. Ve 17 Ekim’de verilen cevap oldukça acı: İnsan kendisini sonsuza kadar kandıramıyor.