Satranç Dersleri Şiirinin Karanlık Merkezine Yaklaşmak
Satranç Dersleri Şiirinin Karanlık Merkezine Yaklaşmak
İlk okumada “Satranç Dersleri”nin konusu satranç gibi görünür. İkinci okumada ise satranç, ölümün bilgisine rağmen yaşamaya devam etmenin modeli haline gelir.
Şair daha ilk bölümde:
“artık dönüş yoktur”
der.
Bu yalnızca açılış hamlesinin geri alınamazlığı değildir. Şiirin tamamında hayatın geri döndürülemezliği düşüncesi dolaşır.
Bir taş sürülür.
Bir seçim yapılır.
Bir aşk başlar.
Bir insan kaybedilir.
Bir zaman geçer.
Ve sonunda oyun biter.
Şairin kendi hayatının intiharla sonuçlandığını bildiğimizde, “artık dönüş yoktur” dizesi doğal olarak daha karanlık bir anlam kazanıyor. Fakat bu anlamı sonradan şiire zorla yerleştirmemek gerekir. Şair bunu yazarken ölüm fikrini zaten şiirin yapısının içine yerleştirmiştir.
“Kesin mat yok / iyi oyun vardır sadece”
Şiirin en önemli paradokslarından biri burada.
“kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece”
Satrançta mat kesindir. Oyun biter.
Ama şair “kesin mat yok” der.
Bu, mantıksal olarak satrancın kurallarına aykırıdır. İşte tam da bu nedenle çok önemlidir.
Şair gerçek satrançtan çıkıp varoluş satrancına geçmektedir.
Hayatta mat kaçınılmazdır: ölüm.
Ama insan yaşadığı sürece “mat” değildir.
Dolayısıyla “iyi oyun” ölümden önceki zamandır.
Burada şiirin trajik ironisi ortaya çıkıyor:
Şairin kendi hayatı açısından baktığımızda, “iyi oyun” ile “oyunu bırakmak” arasındaki gerilim çok daha acı bir hale geliyor.
Çünkü şiir bir taraftan yaşamı sürdürmenin ahlakını kurarken, diğer taraftan ölüm düşüncesini sürekli oyunun içine sokuyor.
“Bırak oyunu”
Birinci bölümdeki şu dize bu nedenle çok ağır:
“sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu”
İlk bakışta burada bir satranç tavsiyesi var gibi.
Ama “atını kaybeden oyuncu” kim?
At, şiirde sıradan bir taş değil. Atın hareketi diğer taşlardan farklıdır. Sıçrar. Doğrudan olmayan bir yoldan gider. Engellerin üzerinden geçer.
Dolayısıyla atı kaybetmek, hareket yeteneğinin, özgürlüğün, hayal gücünün veya yaşama enerjisinin kaybı olarak okunabilir.
“İlkyazdan koca bir güz”e dönüşmek ise çok kısa bir zaman içinde yaşlanmayı anlatır.
Bu noktada “bırak oyunu” sözü tehlikeli biçimde çift anlamlı hale gelir.
Bir anlamda:
Satrançtan vazgeç.
Ama şiirin ölüm ekseninde:
Hayat oyunundan vazgeç.
Bu ikinci anlamı, şairin intiharını bildiğimiz için görmezden gelemeyiz.
Fakat şiirin hemen ardından söylediği şey çok ilginçtir:
“öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar”
Yani “bırak oyunu” dedikten sonra bile atlar yaşamaya devam eder.
Bu çok önemli.
Şair ölüm düşüncesini çağırırken bile şiirin içinde hayatın hareketini yeniden üretmektedir.
İntihar dizesi şiirin içine nasıl yerleşiyor?
- bölümde doğrudan:
“dostlarım da
var -intiharlar”
der.
Bu ifade şiirin en rahatsız edici dizelerinden biri.
Çünkü “intihar” burada bir olay değil, dost olarak adlandırılıyor.
İntiharın kişileştirilmesi, ölümün dışarıdaki bir tehdit olmaktan çıkıp insanın zihinsel dünyasının içine yerleştiğini gösteriyor.
Daha da önemlisi:
“her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar”
Burada intiharlar çoğul.
Yani tek bir ölüm düşüncesinden söz edilmiyor.
Akşamları geri dönen, odaya giren, insanın paniğinden beslenen düşünceler söz konusu.
Bu yüzden bu dizeleri yalnızca “şair intiharı düşünüyordu” şeklinde okumak yetersiz kalır.
Şair burada intiharı bir zihinsel musallat, bir gece varlığı, insanın yalnızlığına giren bir karanlık olarak kuruyor.
“Nedensiz başladım oyunculuğa / bitireceğim rastlantıyla”
Bence şairin biyografisi ışığında en ağır dizeler bunlar:
“nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu”
Burada iki uç var:
başlangıç — son
Ve ikisinin arasında anlam problemi.
İnsan neden doğduğunu bilmiyor.
Nasıl öleceğini de bilmiyor.
Bu nedenle hayat bir satranç oyununa benziyor ama oyuncu oyunun kurallarını tam olarak anlayamıyor.
“Rastlantı” kelimesi de çok önemli.
Ölümün nasıl geleceği konusunda insanın mutlak hâkimiyeti yok.
Ancak şiirin hemen çevresinde intiharların “dostlar” olarak bulunması, bu rastlantı fikrini daha karmaşık hale getiriyor.
Çünkü şair bir taraftan:
“Son rastlantıdır.”
derken, diğer taraftan ölüm düşüncesini kişinin odasına kadar getiriyor.
Böylece şiir şu korkunç sorunun etrafında dönüyor:
İnsan kendi sonunu seçtiğini düşündüğünde bile gerçekten neyi seçmiş olur?
Şiir buna cevap vermiyor.
“Aynalar gösterebilir mi hiç bana sonumu?”
Bence bu dize, intihar bağlamında özellikle önemli:
“aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu”
Ayna insanın yüzünü gösterir.
Ama geleceğini göstermez.
İnsan kendi yüzüne bakarak kendisinin nereye gittiğini göremez.
Bu, şiirdeki kader probleminin başka bir biçimidir.
Satranç oyuncusu birkaç hamle sonrasını hesaplamaya çalışır.
Ama hayatın son hamlesini göremez.
Şair de kendi sonunu göremez.
İronik olan şudur: Okur bugün şairin sonunu bildiği için bu dizeleri ondan farklı okur.
Şairin göremediği sonu biz biliyoruz.
Bu da şiirin üzerine sonradan gelen trajik bir gölge yaratıyor.
Şairin intiharı şiiri “kehanet” yapar mı?
Hayır.
Bence bunu özellikle ayırmak gerekir.
“Satranç Dersleri”ni şairin ölümünden sonra okuyup:
“Şair intihar edeceğini şiirinde haber vermiş.”
demek şiiri küçültür.
Çünkü şiir bundan çok daha büyük bir şey söylüyor.
İntihar burada şiirin tek konusu değil.
Ölüm, intihar, aşk, kader, tarih, savaş, yalnızlık ve şehir aynı büyük karanlığın parçaları.
Şairin gerçek ölümü ise şiirin sonradan kazandığı biyografik yankıdır.
Yani şiir onun intiharını açıklamaz.
Ama intiharından sonra şiirin bazı dizeleri başka bir derinlik kazanır.
Bu ikisi aynı şey değil.
“Atını kaybeden oyuncu” yeniden okununca
Şimdi birinci bölüme geri dönelim.
“sen ey atını kaybeden oyuncu”
Şairin hayatını bildiğimizde bu dize neredeyse bir ağıt gibi duyuluyor.
At burada yaşamın hareketi ise, atını kaybeden insan hareket edemeyen insandır.
Ama şairin istediği son şey:
“yeryüzünü kişnesin
bizim atlar”
Atların kişnemesi, yaşamın hâlâ hareket ettiğini gösterir.
Bu nedenle şiirin trajedisi yalnızca ölüm düşüncesinde değildir.
Asıl trajedi şudur:
İnsan bazen hayatın devam ettiğini bildiği halde kendi içindeki hareketi kaybedebilir.
Dışarıdaki dünya sürer.
Mevsimler gelir.
Atlar kişner.
Gün batar.
Şehir kalabalıktır.
Ama kişinin içindeki oyun durmuş olabilir.
Şiirin bütünündeki “akşam”
Şiirde akşam çok sık karşımıza çıkıyor:
“günbatımlarını çağrıştırır”
“günün akşamlılığı”
“akşam ki”
“vakit de akşamdı”
“karlı kış gecelerinde”
Akşam burada yalnızca zaman değildir.
Bir eşik halidir.
Gündüz ile gece arasındaki sınır.
Yaşam ile ölüm arasındaki sınır.
Bilmek ile bilmemek arasındaki sınır.
Umut ile umutsuzluk arasındaki sınır.
İlk bölümdeki “güneş batışları” ile son bölümlerdeki gece ve kandil arasında bir yay vardır.
Şiir giderek ışığın azalmasına doğru ilerler.
Fakat tamamen karanlıkta bitmez.
Çünkü son dize:
“dili faldır aşkın ey taş”
Aşk hâlâ konuşmaktadır.
Bu çok önemli.
Şebçerağ ve sönen ışık
- bölümün başında:
“şebçerağ
söndü mü”
diye sorulur.
Şebçerağ karanlıkta ışık veren kandildir.
Şairin şiirinde bu ışık, anlamın, umudun, şiirin ve insanın içindeki hayatın karşılığıdır.
“Şebçerağ söndü mü?” sorusu aslında:
Anlam tamamen söndü mü?
sorusudur.
Ve hemen ardından:
“sahi şebçerağ nerde”
denir.
Yani artık ışığın varlığından bile emin değiliz.
Bu, şiirin ruhsal atmosferinin en karanlık noktalarından biridir.
İskender neden tekrar tekrar geliyor?
İskender'in şiirdeki varlığı da intihar bağlamında farklı bir anlam kazanıyor.
İskender dünyayı fethetmiştir.
Ama ölüm karşısında yenilir.
Bu nedenle İskender, şiirde insanın sınırsız güç yanılsamasının sembolüdür.
İnsan:
- dünyayı değiştirebilir,
- savaş kazanabilir,
- büyük işler yapabilir,
- şiir yazabilir,
- kendisini güçlü hissedebilir.
Ama kendi sonuna hükmedemez.
İskender'in ölümü bu yüzden satrançtaki “mat” gibidir.
Ve şiirin acımasızlığı burada:
“tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde”
Büyük insanın sonu sıradandır.
Ölüm, dahiyi de sıradan insanı da aynı taş seviyesine indirir.
“İnsan azar azar kopmuştur”
Dördüncü bölüm, şairin biyografisi bilindiğinde daha da ağırlaşır:
“insan
azar azar kopmuştur”
Buradaki “kopma”yı doğrudan intihara bağlamak doğru olmaz.
Ama şiirin tamamındaki yalnızlık, kuşku, hüzün, buyruksuzluk, ölüm ve oyun metaforuyla birlikte düşünüldüğünde, insanın dünyadan yavaş yavaş yabancılaşmasını anlatıyor.
İnsan bir günde kopmaz.
Bir ilişkiden.
Bir şehirden.
Bir zamandan.
Bir inançtan.
Bir aşktan.
Kendisinden.
Hayattan.
Şiirin insanı, bu kopuşların içinde yaşayan insandır.
Şiirin en trajik ironisi
Bence şiirin en büyük trajedisi şurada:
Şair ölümün farkındadır.
Ölümü düşünür.
Kaderi düşünür.
İntiharı şiire sokar.
Oyunun sonunu düşünür.
Ama yine de şiirin içinde yaşamayı öğütleyen bir ses vardır.
“iyi oyun vardır sadece”
“sabır olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?”
“o taşı sür ey insan”
Bunlar yaşamın lehine konuşan dizeler.
Dolayısıyla şiiri yalnızca bir ölüm şiiri olarak görmek haksızlık olur.
Daha doğru ifade şu olabilir:
Bu, ölümün bilgisiyle yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlatan bir şiirdir.
Ve şairin kendi ölümünden sonra bu mücadele daha da trajik görünür.
Şiirin sonundaki “taş”
Şiir boyunca taşlar sürülüyor.
İnsanlar taşlaşıyor.
Şehir taşlaşıyor.
Tarih taşlaşıyor.
Kader taşlaşıyor.
Ama son noktada:
“dili faldır aşkın ey taş”
deniyor.
Şair taşa sesleniyor.
Yani şiirin başındaki cansız satranç taşı, sonunda konuşabilecek bir varlığa dönüşüyor.
Bu bana göre şiirin karanlık içindeki son direncidir.
Çünkü şiir boyunca anlamın katledildiğini söyleyen şair, sonunda taşa bile dil kazandırıyor.
Şairin şiiri, hayatın konuşamadığı yerde konuşmaya çalışıyor.
Belki de bu nedenle “Satranç Dersleri”ni yalnızca ölüm düşüncesi üzerinden okumak eksik kalır.
Şair ölümün etrafında dolaşırken aynı zamanda dile, şiire ve aşka tutunuyor.
Sonuç
İlhami Çiçek'in intihar ederek yaşamını sonlandırmış olması, “Satranç Dersleri”ni daha trajik bir şiir haline getiriyor; fakat şiirin anlamını yalnızca bu biyografiye indirgemiyor.
Şiirin derinindeki asıl soru bana göre:
“İnsan sonunun ölüm olduğunu bilirken oyunu nasıl sürdürebilir?”
Şair bunun cevabını kesin olarak vermiyor.
Bazen:
“bırak oyunu”
diyor.
Bazen:
“o taşı sür ey insan”
diyor.
Bazen intiharlar odaya giriyor.
Bazen “sabır” yeryüzünde kalmanın şartı oluyor.
Bazen “kesin mat yok” deniyor.
Ve sonunda aşk hâlâ taşla konuşuyor.
Bu çelişkiler şiirin zayıflığı değil, şiirin kendisi.
Çünkü gerçekten yaşamak da böyle bir çelişki taşıyor: İnsan ölümü biliyor ama yaşıyor; kaybedeceğini biliyor ama seviyor; oyunun biteceğini biliyor ama taş sürüyor.
İlhami Çiçek'in trajik biyografisi nedeniyle bugün bu şiiri okuduğumuzda, “iyi oyun vardır sadece” cümlesi özellikle acı bir cümleye dönüşüyor.
Çünkü artık biliyoruz ki oyuncunun kendi oyunu gerçekten sona ermiştir.
Fakat şiir sona ermemiştir.
Taşlar hâlâ sürülüyor.
Atlar hâlâ kişniyor.
Gece hâlâ İskender'i arıyor.
Ve son dizede aşk hâlâ taşa konuşuyor.
Belki de “Satranç Dersleri”nin en büyük trajedisi ve aynı zamanda en büyük direnci burada: Şair oyundan çıktıktan sonra bile şiir oyunu sürdürmeye devam ediyor.
Satranç Dersleri
1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu
göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç
evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır
çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır
hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever
sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar
2
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı
kaçıp
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu
o mağrur gemiler ki açıklarda
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular
ün geldi ey iskender
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
…avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur
eğilip o oyuncu
uzatsa boynunu buyruğa
taşlar sürüldüğünde
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk
çağı binip
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı
3
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-
bir ara dilim sürçse
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam
anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
vardın
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
aykırı sür
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım
4
hüzün
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi
yel ki ince
ipince bir teldir kopmuştur
insan
azar azar kopmuştur
yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri
sınav
5
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü
anlat
bu boşalmış at
hüzündür
yanında
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı
gördüm ki çatlıyordu
kara kuzgun
kabusa beyaz bir su
oyuluyordu
‘ve sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?’
6
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar
çünkü satrançta
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı
ey aşk
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım
oynanan
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
…ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses
sahi şebçerağ nerde
iskender! iskender!
diye bir ünlem
bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün
‘hişt! dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu’
diye bir im
denli narindir intikam
intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede
(o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)
bu taşı da sürüyorum
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
sözgelimi sapan taşını
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
çağa çıktığımda
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku
(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek
kesik kesik solur
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı
yazı ebediyyen vardır
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için – niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar
dili faldır aşkın ey taş
İlhami Çiçek