Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği üzerine
İnsan bazen yaşadığı hayattan uzaklaşmak, bazen bir başkasına yaklaşmak, bazen de bir sözcüğün içinde kendisini bulmak ister. İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu arzular, aynı sorunun çevresinde birleşir: İnsan, varoluşunun ağırlığıyla nasıl baş eder? Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanındaki üç düşünce, bu soruyu kaçıştan yakınlığa, yakınlıktan aşkın bellekteki izine uzanan bir çizgide ele almamıza imkân verir. Çünkü bir yerden gitme isteğiyle birinin yanında kalma arzusu arasında, göründüğünden daha derin bir ilişki vardır.
I. Kaçışın Ardındaki Arzu
“Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan mutsuz bir insandır.”
Bir yerden ayrılmak istemek, her zaman başka bir yere duyulan özlemin sonucu değildir. Bazen insan, nereye gideceğini bilmeden gitmek ister; çünkü bulunduğu yerde kalmanın kendisine neye mal olduğunu artık hissediyordur. Yaşadığı ev, sokak ya da şehir, zamanla yarım kalmış arzuların, hayal kırıklıklarının ve karşılanmamış beklentilerin biriktirdiği bir belleğe dönüşür. İnsan, oradan uzaklaşarak yalnızca çevresini değil, hayatını da değiştirebileceğine inanır.
Oysa bir yerden ayrılmakla bir hayatın içinden çıkmak aynı şey değildir. Geçmiş, geride bırakılan mekânda kalmaz; insanın hafızasında ve dünyaya bakışında yaşamayı sürdürür. Yine de gitmek isteyen insanı yalnızca mutsuzluğuyla tanımlamak eksik olur. Bazen ayrılmak, yeni bir hayat kurabilmenin şartıdır. Her kalış sadakat, her gidiş vazgeçiş değildir. Bir insanın gitmek istemesi, geride bıraktığı her şeyin değersizleştiği anlamına da gelmez.
Bu düşüncenin asıl ağırlığı, gitmek isteyenin arzusundan çok, geride kalanın bu arzuyla nasıl karşılaştığında belirir. Bir başkasının gitme isteğini anlamakla onun gitmesini istemek aynı şey değildir. İnsan, birinin kararına saygı duyarken kendi içinde başka bir arzuyu taşıyabilir; kalmasını isteyebilir, gidişinin yaratacağı boşluğu hissedebilir. Sevginin zor taraflarından biri, bir insanın hayatımızdaki yerini önemserken onun hayatı üzerinde hak sahibi olmadığımızı kabul etmektir.
Ancak gitmek ve kalmak arasındaki mesafe yalnızca iki ayrı iradeyle açıklanamaz. İnsan bazen aynı yerde kalırken uzaklaşır, bazen de araya mesafeler girdiğinde bir başkasına yakınlığını korur. Demek ki mesele yalnızca nerede yaşadığımız değil, bir insanla nasıl bir yakınlık kurduğumuzdur. Birlikte bulunmakla gerçekten birlikte olmak arasındaki fark, Kundera’nın ikinci düşüncesinde belirginleşir.
II. Bir Bedenin Ötesinde, Birinin Yanında Kalmak
“Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur. (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)”
Kundera’nın bu ayrımı, bedensel arzuyla duygusal yakınlık arasındaki farkı görünür kılar. Sevişmek, arzunun gerçekleşmesine yönelirken birlikte uyumak, eylemin sona ermesinden sonra da devam eden bir beraberliği anlatır. İlkinde bedenler birbirine yaklaşır; ikincisinde insan, bir başkasının yanında hiçbir şey yapmadan kalabilmenin anlamıyla karşılaşır. Uyku, insanın kendisini dünyaya karşı korumayı bıraktığı bir zamandır. Bir başkasının yanında uyumak, bu savunmasızlığı onun varlığıyla paylaşmaya razı olmaktır.
Bu nedenle söz konusu ayrım yalnızca cinsellikle ilgili değildir. İki insan aynı yatağı paylaşabilir ama birbirine uzak kalabilir; aynı evde yaşayabilir ama ortak hayatın içinde birbirine ulaşmakta zorlanabilir. Beraberliğin biçimiyle anlamı her zaman örtüşmez. Aynı mekânda bulunmak yakınlığın imkânıdır, fakat kendisi değildir.
İlk alıntıyla ikinci alıntı arasındaki bağ da burada ortaya çıkar. Bir insan gitmek isterken diğeri onun yanında kalmasını arzulayabilir. Bir taraf için uzaklaşmak ihtiyaç hâline gelirken diğer taraf için beraberliğin anlamı henüz tükenmemiş olabilir. Bu iki durum birbirini geçersiz kılmaz. Yakınlık, yalnızca fiziksel beraberlikle ölçülemediği gibi, uzaklaşma arzusu da geçmişte yaşanmış olanları silmez.
Peki, bir insanı başkalarından ayıran ve onu bizim için özel kılan nedir? Yalnızca birlikte geçirilen zaman mı, paylaşılan beden mi, yoksa onun varlığının iç dünyamızda kazandığı anlam mı? Bu soruyla birlikte fiziksel yakınlığın ötesine, aşkın bellekteki kuruluşuna geçeriz.
III. Aşkın Başlangıcı: Bir Sözcüğün Şiire Dönüşmesi
“Aşk bir eğretilmeyle başlar. Yani bu şu demektir ki, aşk, bir kadının dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.”
Kundera, aşkın başlangıcını yalnızca bir duygunun doğuşunda değil, bir insanın zihnimizde anlam kazanmaya başlamasında bulur. Bir kadının söylediği ilk sözcük, başka birinin belleğinde sıradan bir ses olarak kalabilir. Bazen ise bir ses, duyulduğu anın sınırlarını aşarak bir bakışın, bir yüzün ve henüz adı konulmamış bir ihtimalin işaretine dönüşür. Sözcük artık yalnızca duyulmaz; hatırlanır, çağrışımlar kazanır ve şiirsel bir anlam edinir.
Eğretileme, bir şeyi başka bir şeyin diliyle kavramamızı sağlar. İnsan sevdiği kişiyi yalnızca gördüğü özellikleriyle değil, kendi geçmişinin, özlemlerinin ve hayallerinin imgeleriyle de anlamlandırır. Böylece sevilen kişi, gerçek varlığının yanında belleğimizde kurulan şiirsel bir varlık kazanır. Bir ses, zamanla yalnızca bir insanı değil, onunla yaşanan zamanı ve o insanın içimizde açtığı yeri de taşımaya başlar.
Belki de bir insanın hayatımıza girişiyle belleğimize yerleşmesi arasındaki fark budur. İlk karşılaşma bir anda gerçekleşir; fakat o karşılaşmanın anlamı yıllar boyunca değişerek yaşamayı sürdürür. Bir zamanlar aşkın başlangıcını haber veren ses, daha sonra ortak bir geçmişin, tanıdıklığın ya da değişen koşullara rağmen silinmeyen bir duygunun taşıyıcısı olabilir. Hayatın biçimi değişirken belleğin koruduğu anlam da dönüşür; fakat dönüşmek, bütünüyle yok olmak değildir.
Elbette insan bazen sevdiği kişiyi değil, onun kendisinde uyandırdığı duyguyu sever. Sevilen insan, arzuların ve beklentilerin üzerine yerleştirilen bir imgeye dönüşebilir. Bu nedenle aşkın eğretilemeyle başlaması hem bir imkân hem de bir yanılsama ihtimalidir. İlk sözcük ya da ilk ses bir insanı belleğimizde benzersiz kılabilir; fakat o insanın gerçekliğini tanımak, kendi imgelerimizin ötesine geçmeyi gerektirir. Sevilen kişiyi kendi hayatımızdaki anlamıyla sevmek kadar, onun bizden bağımsız bir hayatı olduğunu kabul etmek de önemlidir.
Yine de bazı sesler, bir kez hayatımıza girdikten sonra sıradan sesler arasına karışmaz. Onları yeniden duyduğumuzda yalnızca bir insanı değil, kendi hayatımızın bir parçasını da hatırlarız. Bu kalıcılık, her şeyin eskisi gibi devam ettiği anlamına gelmez; yaşanmış olanın içimizde yaşamayı sürdürdüğünü gösterir.
IV. Hafiflik ile Ağırlık Arasında
Bu üç düşünce, birbirinden uzak görünen deneyimleri aynı çizgide buluşturur: Bir yerden gitmek istemek, bir insanın yanında kalmanın anlamını sorgulamak ve onun sesini bellekte taşımak. İlkinde hayatla aramıza koyduğumuz mesafe, ikincisinde başka bir insanla aramızdaki yakınlık, üçüncüsünde ise mesafeye rağmen korunan içsel bağ söz konusudur.
Hafiflik, hiçbir yere ve hiç kimseye bağlanmadan yaşayabilme ihtimalinde belirir. Ağırlık ise seçimlerin, hatıraların ve ilişkilerin hayatımızda bıraktığı izlerde ortaya çıkar. Bağlardan kurtulmak özgürlük hissi verebilir; birine bağlanmak ise özlemi ve kayıp ihtimalini beraberinde getirir. İnsan hem özgür olmak hem de bir yere, bir insana, bir hatıraya ait hissetmek ister.
Kundera’nın bu üç düşüncesi, aşkı bir kurtuluş olarak yüceltmekten çok, insanın çelişkilerini görünür kılar. Gitmek isteyenin arzusu, kalmak isteyenin duygularını ortadan kaldırmaz. Yakınlığın değişmesi, geçmişte yaşananların değerini kendiliğinden yok etmez. Bir ses, bir zamanlar açtığı yeri yıllar sonra da koruyabilir; fakat bu kalıcılık, geleceğin nasıl olacağını söylemez.
Belki de insanın aradığı, bir başkasının yanında kendisini kaybetmeden kalabilmek ve o insanın kendi yolunu seçmesine izin verirken yaşanmış olanı inkâr etmemektir. Çünkü bazı sesler, hayatın bütün koşulları aynı kalmasa da belleğimizde yaşamayı sürdürür. Onların kalıcılığı, geçmişe dönme vaadi değil; bir zamanlar içimizde açılmış olan yerin hâlâ anlam taşıdığının sessiz hatırlatmasıdır.