Kendisinde Alabora Olan Bir Kadın: Alejandra Pizarnik
4 Kasım 2026
Yasemin Çongar: Pizarnik’in şiirinin sırrı dürüstlüktür bence
“Bir şiir çevirisinin “son hali” olabileceğine inanmıyorum. Her şiir (ve çevirisi), sayısız ihtimal arasında, o an itibarıyla üzerinde karar kılınan ihtimaldir. Bir başka çevirmen, Pizarnik’in şiirlerini Türkçeye çok farklı söylerdi kuşkusuz. Bugünkü ben de bu şiirleri çeviren iki yıl önceki benden farklı söyleyebilirim.”
Ukrayna asıllı göçmen bir ailenin kızı olarak 29 Nisan 1936’ta Buenos Aires’te dünyaya gelen Alejandra Pizarnik (1936-1972) kısacık yaşamına yedi şiir kitabı, edebiyat eleştirileri ve pek çok eser sığdırdı. Edebî mirasıyla olduğu kadar acılı ve sarsıcı yaşam öyküsü, aşkları ve kurduğu ölümsüz dostluklarıyla dünya edebiyatında derin izler bıraktı.
Türkçenin Pizarnik ile tanışması ise Yasemin Çongar’ın geçtiğimiz aylarda yayımlanan çevirisiyle mümkün oldu.Delilik Taşını ÇıkarmakveMüzikli Cehennem’deki şiirleri bir araya getirenDelilik Taşı,şairin poetikasına, beslendiği kaynaklara ve zorlu yaşamına ışık tutması açısından da önemli bir belge niteliği taşıyor.
Çoğumuzun gazeteci kimliğiyle tanıdığı Yasemin Çongar, geniş ve derin edebiyat birikimine de sahip bir yazar-çevirmen. Gazeteciliği fiilen bıraktıktan sonra edebî çalışmalarına ağırlık vererek kitap-kültür-kritik dergisi K24’ün ve Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin kurulmasına öncülük etti. Uzun yıllar sonra asıl var olmak istediği alana -dil’e- dönen ve“zihnimdeki çalışma masasının başına fiilen geçmek istedim” diyen Çongar, bu süreçte başta İspanyolca olmak üzere eğitimini gördüğü dillerle yeniden ilgilenmeye başladı. Bu çabanın ürünü olarak ortaya çıkan Pizarnik çevirisi, aslında onun kırk yıl öncesine dayanan çalışmalarını da taçlandırdı diyebiliriz. Çongar ile hem kendisinin edebiyat serüvenini hem de Pizarnik’in şiirini veDelilik Taşı’nı enine boyuna konuştuk.
Edebiyat alanında aktif faaliyetleriniz, deneme türünde eserleriniz ve meslekî çevirileriniz olsa da kamuoyu sizi gazeteci olarak tanıdı. Alejandra Pizarnik çevirisi ise okuru bambaşka bir Yasemin Çongar’la tanıştırdı diyebilir miyiz? Çünkü gerçekten de kitapta işlenmiş incelikli bir şair dili var. Şiir özelinde soruyorum bunu, ilginiz ve çalışmalarınız nerelere dayanıyor ve neden bunca yıl örtük kaldı?
Bence hepimizin zihninde bir çalışma masası var ama o masanın üzerindekiler ve bizi o masanın başında tutan merak, dışa yansıyan kimliğimizle, işlerimizle her zaman tam bir uyum göstermiyor. Benim için uzun süre böyleydi. Aklımın ermeye başlamasından itibaren dille, dillerle, edebiyatla ilgilenirken, hayat boyu bunlarla uğraşmayı hayal ederken on yedi yaşında tamamen tesadüf eseri gazeteciliğe başladım. Henüz üniversiteye girmemiştim, kendimi geçindirmenin bir yoluydu bu. Başlayış o başlayış, farklı mecralarda, farklı ülkelerde otuz yıla yakın çalıştıktan sonra gazeteciliği Aralık 2012’de bıraktım. Şimdi 1984-2012 arasındaki hayatıma bakınca, ben de “Şiir bunun neresinde?” diye soruyorum.
Yirmili yaşlarıma kadar birkaç dilin eğitimini görmüş, özel dersler almıştım. İnsan bir dili öğrenirken, aslında o dille hemhal olabileceği, o dilin mahremine girebileceği asıl mekânın şiir olduğunu da öğreniyor. İyi bir şiir ve roman okuruyum, bu hiç değişmedi. Fakat zamanla dillerle ilişkim değişti, 1990’larda önce Londra, sonra Washington’da gazetecilik yapmaya başlayınca, İngilizce dışındaki dillerden uzaklaştım. Çalıştığım gazetelerde çeşitli bahanelerle edebiyat yazıları yazıyor, yazarlarla söyleşi yapıyordum. O sıralarda yazdığım yüksek lisans tezim burada pek kadri bilinmeyen, bazı önemli kitapları hâlâ Türkçeye çevrilmemiş olan Amerikalı romancı Don DeLillo üzerinedir.
Gazeteciliği bıraktıktan sonra, 2013’ten itibaren tam on yıl, basın ve ifade özgürlüğü savunucusu bir dernek olan P24’ün yöneticisiydim. O tür kurumlar genelde doğrudan edebiyatla uğraşmaz ama ben P24 bünyesinde, kitap-kültür-kritik dergisi K24’ün ve Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin kurulmasına önayak oldum, çok severek emek verdim. Sonra 2023 ilkbaharında, annemin öldüğü yaşı geçtiğimin idrakiyle, artık diğer işleri bırakıp zihnimdeki çalışma masasının başına fiilen geçmek istedim. Dille uğraşmak için P24/Kıraathane’den ayrıldım. O andan itibaren, başta İspanyolca, eğitimini gördüğüm bütün dillerle yeniden ilgilenmeye başladım. Bu esnada, henüz yayımlanmayan altı-yedi roman çevirisi yaptım. Ve evet, kendimi Alejandra Pizarnik’in dünyasında, onun şiirlerini çevirirken buldum.
Şiir çevirisi, -bildiğiniz üzere- roman, öykü, düz yazı çevirisine benzemiyor. Hele şair olmayan çevirmenlerin uzak durduğu bir alan… Siz şiir çevirisini, özellikle Pizarnik gibi bir şairi çevirmeyi nasıl göze aldınız, sizi bu yola iten neydi ve Pizarnik’le bu yolculuğunuz nasıl ilerledi?
Şiir çevirisini nasıl mı göze aldım? Ben diyeyim maceraperestlikten, siz deyin had bilmezlikten… Ama “göze almak” doğru ifade. Bunun da yine eskilerde, gençlikte oluşmuş bir arka planı var.
ABD’de, lise son sınıftayken –yıl 1984!– bir İspanyolca bursuyla Meksika’ya gitmiş ve orada gördüğüm kültürel çeşitlilikten, politik farkındalıktan, hayat coşkusundan çok etkilenmiştim. Türkiye’ye dönüşte, büyük bir heyecanla özelde Meksika, genelde Latin Amerika edebiyatı üzerine çalışmaya başladım. Şimdi, sorunuz üzerine baktım, İspanyolcadan ilk şiir çevirilerim Yarın dergisinde yayımlanalı neredeyse kırk yıl olmuş! O dönem Octavio Paz, José Emilio Pacheco, Tzantizmo grubundaki Ekvadorlu şairler, özellikle de Raúl Arias’tan şiirler çevirdiğimi hatırlıyorum. Bir kısmı dönemin dergilerinde yayımlandı. Bu maceraperestliği kışkırtan, üzerimde çok emeği olan İspanyolca hocam Şililiydi. Bitirme ödevi olarak bize Canto General‘den bölümler verip İngilizceye çevirmemizi istemişti. Bana “Conquistadores” bölümü düşünce, “Aman Allah’ım, asla beceremem.” demiştim kendi kendime. Sonra hocamız çevirilerimizle bir editör gibi tek tek uğraştı. Sayesinde imkânsızı denemenin ne kadar zevkli bir şey olduğunu gördüm.
Gelelim Pizarnik’e. Olaylar şöyle gelişti: Bir gün Cem Yavuz aradı, Everest Yayınevi için bir dünya şiiri serisi hazırlayacak olursa, o dizi için kendi seçeceğim bir şairi çevirmek isteyip istemeyeceğimi sordu. Birlikte düşünmeye başladık. Elizabeth Bishop ihtimallerden biriydi ve o esnada Cem, benim K24’te çıkan, Elizabeth Bishop’la Robert Lowell’ın yakın dostluğu üzerine, onların farklı şiir tutumlarına değinen, birkaç şiir çevirisine de yer veren bir yazımı okudu. Sonra da sanırım benim Bishop’ın şiiriyle ilişkilenme biçimimden ilhamla, Alejandra Pizarnik ismini ortaya attı, aynı yakınlığı hissedersem çevirmemi önerdi. Pizarnik’in Arjantinli müntehir bir şair olduğunu biliyordum ama itiraf edeyim ki şiiri hakkında pek fikrim yoktu.
Tabii, önce bütün şiirlerini okudum. İlk andan itibaren beni irkilten bir tanıdıklık hissine kapıldım. Ailemin kayıp bir ferdini bulmuştum sanki. Sonra sıra Pizarnik’in düzyazılarına geldi. Ardından bin küsur sayfalık günlüklerini, parça parça yayımlanan mektuplaşmalarını, biyografisini okudum. Hakkındaki akademik makaleleri, tezleri, kitapları taradım. Bir yandan da şiirlerini çeviriyordum. Bambaşka ama akraba bir zihne ışınlanmış gibiydim. Bugün artık olmayan küçük kız kardeşim gibi görüyorum Pizarnik’i. Annemden dört yıl önce, 1936’da doğmuş ama hepi topu 36 yıl yaşadığı için benden çok daha genç.
Göze alma bahsine dönersek, bunu Pizarnik özelinde kolaylaştıran şaire hissettiğim yakınlığın yanı sıra Cem Yavuz’un ve kendisi de tecrübeli bir çevirmen olan, Everest’in yayın yönetmeni Saadet Özen’in beni cesaretlendirmesiydi. Hem şair hem de kılı kırk yaran bir çevirmen olan Cem, Delilik Taşı‘ndaki şiirlerin editörlüğünü üstlendi. Kitapta onun da büyük emeği var.
Pizarnik’in yaşam öyküsünün ve şiirinin izlerini takip edebilmek için yaşadığı ülkeye ve hatta evinin bulunduğu sokağa kadar gittiniz. Bu bir nevi bellek mekânlarını, mekânın belleğini takip etme isteği de doğuran duygudaşlığın çeviri sürecine etkisi ne oldu?
Bir metni çevirirken onu katmanlarına ayırabilmek, metnin magmasına nüfuz etmek istiyorsunuz. Bunun için bir dil arkeolojisine girişmek, sabırla yüzeyi kazmak gerekiyor ama yetmiyor. Şairin hayatını, sosyal çevresini, iç âlemini ne kadar bilirsem, şiirinin meramını ve varsa hâlesini o kadar iyi kavrayabildiğimi hissediyorum. Hem, şiir (ve şiir çevirisi) kelimelere tabi olmaktan ziyade kelimelerden bağımsızlaşabilmeyi gerektirmez mi aslında? Her kelime bir nesnenin, bir duygunun, bir hayalin metaforu değil midir? Çevirirken kelimelerin erek dildeki sözlük karşılığını aramaktan ziyade, şairin o kelimeyle imlediği nesneyi, duyguyu, hayali görmeye çalışırsınız ki, erek dilden gördüğünüz şeye en uygun kelimeyi/metaforu seçebilesiniz. Burada da seçenekler çoktur, zira hiçbir kelime tek bir şeyi ima etmez. Pizarnik ne diyor:ne anlatırsa onu anlatır her kelime ve daha fazlasını anlatır ve başka bir şey anlatır. Ayrıca, sözün durup atlamadığı eşikler vardır, gramerin ifşa ettiği bir disiplin ya da isyan vardır. Bir bütün olarak şiirin görsel-işitsel dünyasının kaynaklarına da inebilmek istersiniz, tonu, ritmi kurarken o kaynaklar size yol gösterir, tercihlerinizi yönlendirir. Her çeviri bir tercihler zinciridir. İngilizceye birçok dilden edebî çeviriler yapan, son dönemde Jon Fosse’nin kitaplarını çeviren Damion Searls’ün tekerleme gibi tekrarladığım bir cümlesini söyleyeyim: Çeviride kurallar yoktur, kararlar vardır. Bana öyle geliyor ki, şairin belleğine, onun hayat ve hayal dağarcığına, onun mekânlarına ne kadar aşina olur, retinasına değen ışığı, dokunduğu objeleri, baktığı manzarayı ne kadar bilirsek, çeviri yaparken aldığımız kararları da o kadar özgüvenle –ya da en azından üzerimize düşeni yaptığımız duygusuyla– verebiliriz.
Buenos Aires’te Pizarnik’in izini sürmem işte böyle bir çabanın sonucuydu. Ama bunun benim için paradoksal bir yanı da vardı. Evet, doğduğu mahalleye, kendisini öldürdüğü eve, eğitim gördüğü fakülteye gittim, yürüdüğü sokaklarda yürüdüm, kitaplığından kalanlara baktım, sokağının köşesindeki, onun da gittiğini sandığım bistroda oturup şiirlerini çevirdim. Yattığı –şimdi yerinde yeller esen– psikiyatri kliniğinin taşınmış olmasına, mahallesinin 1972’den sonra inşa edilen binalarına içerledim. Mezar taşının üzerine bir çakıl taşı bıraktım. Her çeviri macerasında yapmak isteyeceğim bu bellek araştırması, kendimce bir anma ritüeline dönüştü. Paradoks şuydu: Ben aslında Pizarnik’in hayatına dair, özellikle de hastalığına ve intiharına dair bildiklerimi bilmemek istiyordum. Kitapta da yazdım, “şiirlerini o yaşarken, hayatı hakkında bir şey bilmeksizin, kelimelerini hastalığının bir semptomu, intiharının bir habercisi gibi görme ihtimalim olmaksızın okuduğumu” hayal ediyordum. Bunun imkânsızlığına da içerliyordum.
Sonra, şiirlerin Türkçe haklarını edinme sürecinde Everest’in muhatabı, Arjantinli şair ve çevirmen Ana Becciú’yla yazışırken bir aydınlanma yaşadım: İntihar ettiği gün, 25 Eylül 1972’de, dairesinin kapısını açtırıp Pizarnik’i orada cansız bulan, o sırada yirmi beş yaşında olan arkadaşıydı Ana Becciú. Şimdi kitaplarının editörü ve haklarının temsilcisi olarak, Pizarnik’in eseriyle kurduğu serinkanlı ilişki, o son güne takılıp kalmamıştı. Bunu fark etmek beni başa döndürdü, Pizarnik’in hayatını daha çok araştırdım. Bilmemek imkânsızdı madem, bilebileceğim her şeyi bilmeli, meraklı okura derli toplu sunabilmeliydim. Çeviri kararlarını bu bilgiler ışığında aldım ama Arjantinli romancı César Aira’nın uyarısını da aklımdan hiç çıkarmadım. Pizarnik’in metaforları birer nihai nokta, birer varış yeri değildi, hayatının belli bir evresinde yazdığı şiirin araçlarıydı sadece, dizelerindeki “o ölü küçük kız” şairin kendisi ya da sureti değil, kendi hayatından beslenerek yarattığı bir karakterdi.
Pizarnik’inMaldoror’un Şarkıları’ndan bir hayli etkilendiğini, onu tekrar tekrar okuduğunu ve bu şarkılara paralel bir “müzikli şiir” yazmak arzusunda olduğunu belirtiyorsunuz. İspanyolca bu anlamda oldukça işlenmiş ve zaman içerisinde kendine özgü bir düzyazı müzikalitesine kavuşmuş bir dil. Bu dili Türkçeye söyleme ve ritm oluşturma sürecini anlatır mısınız? Edebiyatımızda özellikle az sayıda mensur şiir örneği olduğu düşünülürse…
Maldoror’un Şarkıları‘nı okumak için deli olmanız gerekmez ama deliyseniz, okurken bunun faydasını görürsünüz, derler. Isidore Ducasse, nam-ı diğer Comte de Lautréamont… Sadece yirmi dört yıl yaşamış bu şairin ergenlikten henüz çıkarken, belki de damarlarındaki deli kan sayesinde yazmaya cüret ettiği bu şarkılar, Pizarnik’i birkaç açıdan etkilemiştir. Lautréamont, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde, ondan bir asır önce Marquis de Sade’ınJustine‘le yaptığı gibi adeta herkese rest çekiyor, sadece toplumsal normları değil, edebiyatın yerleşik kurallarını da hiçe sayıyordu. Pizarnik, Sade’a da Lautréamont’a da sınırları böylesine zorlayabildikleri için hayrandı. Lautréamont’un hem ikiyüzlü, berbat bir yaratık olan insana hem de böyle bir kötülüğü yaratabilen Tanrı’ya, Maldoror gibi dehşetengiz bir karakterle kafa tutması Pizarnik için ilginçti. Şarkıların gotikten groteske uzanan, yer yer bir çiçek dürbünü gibi akıl çelen yer yer tiksindiren görselliği, daha önce sürrealistleri nasıl etkilediyse, görsel bir şiir yazan Pizarnik için de esin kaynağıydı. Şarkıların ölüm, intihar ve delilik üzerine düşündürdükleri de ilgisini çekmişti. Lautréamont üzerine uzmanlaşan Arjantinli psikanalist Enrique Pichon-Rivière bir dönem danışanı olan Pizarnik’e Maldoror’un Şarkıları‘nı okumayı bu yüzden yasaklamıştı. Gerçi Lautréamont müntehir değildi, genç yaşında tüberkülozdan ölmüştü, fakat Pichon-Rivière’e göre zaten intiharın eşiğindeydi.
Dediğiniz gibi, nesir şiirin o dönemki en cesur örneği olan bu şarkıların müzikalitesi de önemliydi. Pizarnik, şarkıların konusundan ziyade “müziğiyle” çarpılmıştı. 1963’te günlüğüne şöyle yazmış Maldoror için: “Matematiğin ve mantığın tuhaf bir savunusu. Cümlenin ritmik yapısı. Müzikalitesi, dengesi. L. önce ritmi bulmuş, sonra tiksineceği ya da tapınacağı bir konu aramış adeta.” Bu not, Pizarnik’in Delilik Taşı başlığında bir araya getirdiğimiz iki kitabı, Delilik Taşını Çıkarmak’tan beş, Müzikli Cehennem‘den sekiz yıl öncesine ait. Pizarnik, öykündüğü o müzikli şiire bu iki kitapta ulaşmıştır bence. Bilhassa, “Delilik Taşını Çıkarmak”, “Ölüm Düşü ya da Poetik Bedenler Diyarı” ve “Temel Taşı” şiirlerini bu gözle, daha doğrusu bu kulakla okumanızı öneririm.
Bu mensur şiirlerin müzikalitesini Türkçede yakalamayı, benzer bir ritmi tutturmayı denerken, iki dil arasındaki sentaks farkı bazen işime yaradı. Kelimelerin göze/kulağa erişme sırasının, mesela yüklemin en baştan belirmesinin önemli olduğuna inandığım, bunun ritim açısından da doğru olduğunu sezdiğim yerlerde İspanyolca cümleyi, Türkçeye devrik bir cümle halinde söyleyerek sözdizimsel bir denklik sağladım. Fakat şunu unutmayalım: Pizarnik zaman kipini, anlatıcıyı sürekli değiştirerek, akışı kasten bozarak, ahenk arayışıyla değil ahenge karşı yazıyor; sesler kadar sessizliğe de ani duraklara da yer açıyor. Müzikalite derken “hoş sedâ”dan söz etmiyoruz. Ritim de teklemeli bir ritim: Varır gidersin, başa çıkarsın. Sadece sen bilirsin bu aksak ritmi.
Bu kitaptaki şiirlerin çevirisini sınama yöntemim tamamen işitseldi. Uzun mensur şiirleri, ayrı ayrı, İspanyolca ve Türkçe, birbiri ardında baştan sona yüksek sesle okuyordum. Bazen de cümle cümle, önce bir dilde sonra diğerinde, yine yüksek sesle tekrarlıyor, sesimi dinliyordum. Pizarnik’in de şiirlerini hep yüksek sesle tekrar tekrar okuyarak yazdığını hayal ediyorum. Bu şiirleri içimizden okuduğumuzdaki etkisi ile seslendirdiğimiz, kulağımızla işittiğimiz zamanki etkisi arasında büyük fark var.
Pizarnik’ten tek bir ses kaydı kalmış maalesef, Arturo Carrera’nın “Niktografla Yazılan” şiirini okuyor. O kaydı defalarca dinledim ve şiirlerini okurken, onun tonlamasını, aksanını taklit etmeye çalıştım. Pizarnik İspanyolcayı kendine özgü vurgularla, aksanların yerini değiştirip farklı heceleri uzatarak, adeta “bir yabancı gibi” konuşuyormuş, şiirlerini de öyle okurmuş, yakın arkadaşları öyle anlatıyor. Keşke kendi şiirlerini seslendirdiği kayıtlar olsaydı!
Çeviri aşamasında, kitaptaki bütün şiirleri muhtelif Türkçe versiyonlarını yüksek sesle Ahmet Altan’a okuduğumu, onun kulağını da kullandığımı belirtmeliyim, bunun için ona minnettarım. Daha sonra Cem Yavuz’la şiirlere son halini verirken yine hep yüksek sesle okuya okuya ilerledik. Tabii, “son hal” lafın gelişi. Bir şiir çevirisinin “son hali” olabileceğine inanmıyorum. Her şiir (ve çevirisi), sayısız ihtimal arasında, o an itibarıyla üzerinde karar kılınan ihtimaldir. Bir başka çevirmen, Pizarnik’in şiirlerini Türkçeye çok farklı söylerdi kuşkusuz. Bugünkü ben de bu şiirleri çeviren iki yıl önceki benden farklı söyleyebilirim.
Hölderlin’in “Şiir tehlikeli bir oyundur.” sözünü alıntılıyor Pizarnik ve bu tehlikeli oyunu oynayan Baudelaire, Nerval, Rimbaud, Lautréamont, Artaud gibi isimleri andıktan sonra, aralarındaki bağın “toplumun şiirle hayat arasına koyduğu mesafeyi ortadan kaldırmaları ya da ortadan kaldırmayı denemiş olmaları”ndan kaynaklandığını vurguluyor. Pizarnik sizce bu tehlikeli oyunu oynamış ve söz konusu mesafeyi ortadan kaldırmayı denemiş midir?
Pizarnik’in bu vurguyu yaptığı, Sur dergisinde yayımlanan 1965 tarihli yazısı Antonin Artaud üzerine. Yazı şu anda elimin altında değil ama hafızam beni yanıltmıyorsa, Pizarnik orada Hölderlin’den de Heidegger’den de uzun boylu söz etmez. Ama biz, Heidegger’in “dilin [şiirin] tehlikesi” fikrini Hölderlin’in “Im Walde” (Ormanda) şiirinden yaptığı, “işte bu yüzden, mülklerin en tehlikelisi dil [şiir] verildi insana… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…” alıntısıyla işlediğini hatırlayalım. Hölderlin de şiirin tehlikeli bir oyun olduğunu söylerken, bu tanıklığa işaret eder bence. Pizarnik o yazıda andığı isimlerden, “bu tehlikeli oyunu oynayan kurbanlar” diye bahsediyor, hatırlatmaya gerek var mı bilmem, Nerval ve Artaud “delirerek” intihar etmişlerdi, Rimbaud, Pizarnik’in yerinde ifadesiyle “vaktinden önce sessizleşmişti,” Baudelaire 46 yaşında öldüğünde afyon ve alkol bağımlısıydı, kısmen de felçliydi. Lautréamont’dan az önce bahsettik. Hölderlin şizofreni teşhisiyle, tedavisi mümkün değil denerek hastaneden sokağa salıverildiğinde, Tübingen’de bir marangozun ona açtığı evde, bir kulenin bir odasında son 36 yılını geçirecekti.
Pizarnik’in burada söz ettiği şair ve yazarların ortak yönü, dili [şiiri] hakiki bir tanıklık, Heidegger’in bakışıyla “varlıklara, kendi varlığına ve Varlık’a” tanıklık etmek için kullanmalarıydı. Evet, Pizarnik de bence bunu deniyordu. İnsan ruhuna dair gerçeğin ifşası, tanıklığı… Şiir, “güzel söz söyleme sanatı” değildi, hatta edebiyat bile değildi. Şiirle hayat arasındaki sınırı silme isteği, şairlerin ve ressamların sırtında yükselen sürrealist hareketin de çıkış noktasıydı malum. Dehşeti görme ve gösterme cesaretiyle üretiyorlardı. Pizarnik de izlerinden gitti.
Pizarnik’in, “kendisinde alabora olan bu kadın”ın gerek lirik-karanlık söylemi gerek düzyazısal biçemi bakımından Türk şiirinde hangi gelenek, hangi çizgi, hangi şairlerle bir akrabalığı olduğu söylenebilir ya da söylenebilir mi?
Akrabalıklar kurmak istemem ama demin sözünü ettiğimiz yaratıcılar Hölderlin, Nerval, Artaud ve onların genç takipçisi olarak Pizarnik, bir uçurumun (kendi uçurumlarının, varlıkların ve Varlık’ın uçurumunun) kenarında duruyor, uçuruma bakarak yazıyorlardı. Bir an geldi, dayanamadılar, o uçuruma düştüler ya da atladılar. Bu şairler benim aklıma, zihnimde ve kalbimde apayrı bir yeri olan Lâle Müldür’ü getiriyor. Söylemsel ya da biçemsel bir yakınlık görerek söylemiyorum bunu. Lâle Müldür’ün de uçuruma bakmayı göze aldığını düşünüyorum.
Ahmet Güntan’ın bundan otuz yıl önceki bir yazısında yaptığı tarif bende yer etmiştir: “Başından beri içinde hiçbir şey olmayan bir dünyanın saflığını arıyorum ve Lâle Müldür’ün dünyada olup biten her şeyi şiirine soktuğu halde, bu kadar saf bir şiir yazabilmesine hayranlık duyuyorum. İnsanı, deliliğin sınırlarına götürebilecek bilgilerin zapt edildiğinde, kaydedildiğinde insan aklının hangi yeteneklere ulaşabileceğini, şiirin bu saf kayıttan ibaret olduğunu, Lâle Müldür’de çok açık bir şekilde hepimiz izledik. Tanrısal dans esas bu noktada. Delirmeyecek kadar güç yani.”
Delilik Taşı‘ndaki şiirler Pizarnik’in delirmeyecek kadar güçlüyken, güçlü kalabilmeyi başarırken, o Tanrısal dansı sürdürürken yazdığı şiirlerdi. Saftı, dürüsttü, şiir söylemek onun için bir meşgale, bir performans değildi, hayatın kendisiydi. Delirmeyecek gücü artık kendinde bulamadığında hayatı da şiiri de terk etti.
Burada Nilgün Marmara’dan da söz etmeliyim. Fakat Pizarnik’le Marmara’yı, “müntehir kadın şairler” kategorisinde andığım sanılmasın. Aralarındaki ilişkiyi biyografilerinde değil, şiirlerinde görüyorum. Kelimelerinin, hayallerinin, yarattıkları sahnelerin birbiriyle bakıştığını düşünüyorum. Tuhaf, kozmik bir eşleşme. Marmara’nın Defterler‘ine, Kâğıtlar‘ına, Metinler‘ine baktıkça bazen bir şiir, bir cümle, bir metafor “Pizarnik de bunu yazmıştı” dedirtiyor bana. Poetik muhayyileleri akran.
Şuna bakın mesela: “Cinler rütbesiz melekler. / Pörsümüş cennette. / Karanlık elleri ve zamanı öğrenemeyen ayakları / Gecece; hem de ölümce konuşurlar; / “Yazgı budur, yazgı bu” sürüklerken / Dışarı, denizden öteye, gemiden uzağa / hiç incinmeyecek cesetleri, / görev tutkusu bir avra”
Marmara’dan rastgele seçtiğim bir “kâğıt” bu. Başka neler neler seçebilirdim! “Çünkü atlar hasta ama leylaklarla tımarlamaya çalışıyorlar kendilerini. Ölüm her koşulda varılan tek sonuç; yani açlığın doyurulması.” deyip durabilirdim mesela.
Elinde Delilik Taşı olan okurları bir keşif gezisine davet etmek isterim. O kitaptan, Marmara’nın bu aktardığım şiiri ya da bu cümlesiyle bakışımlı bir şiir seçebilir misiniz? Hangilerini seçersiniz?
İsyan ve Yerçekimi’ndeydi zannediyorum;“Özgürlük bazen bağırmak değil, susmaktan vazgeçmemektir.” yazmıştınız. Delilik Taşı’nı okuyanlar Pizarnik’in de sessizliğe bir anlam atfettiğini görecektir. Şunu sormak istiyorum: Pizarnik çevirisinden sonra Çongar’ın sessizlik ve suskunluğa dair algısında bir değişiklik oldu mu?
Doğrusu, o cümleyi nerede, ne bağlamda yazdığımı hatırlamıyorum. Fakat öyle düşünüyorum: Sessizlik de bir haktır, susmak bazen direniştir, konuşmaya zorlanmaksa bir özgürlük ihlali. Amerikan polisiye filmlerinin o tipik sahnesi hemen aklınıza gelmedi mi? Polis gözaltına aldığı kişiye “Miranda” haklarını okur: Sessiz kalma hakkına sahipsin. Bu anayasayla güvenceye alınmış bir haktır. Tabii, Guantanamo’da işkence ettikleri insanlara okunmamıştı bu hak, onların susmaktan vazgeçmeme özgürlüğü yoktu. Hıristiyanlığın ilk azizelerinden Santa Barbara geliyor bir de aklıma; inancını inkâr eden iki kelime söylemeyi reddedip sustuğu için pagan babası başını kesmiş, bundan 1750 yıl önce, bugünkü İzmit’te.
Nerelere vardık! Pizarnik’in birbiriyle özdeşleştirdiği, özgürleştirici bir anlam yüklediği üç metafor: gece, ölüm ve sessizlik. Şiir ve var olmanın en saf şekli saydığı şairlik onun için bir gece mesaisiydi, sessizliğe ihtiyaç duyduğu, ölümü araştırdığı bir mesai.
“Ölüm o büyüleyici saygınlığını yeniden kazandırdı sessizliğe. Ve ben söylemeyeceğim şiirimi ve mecburum söylemeye. Olmasa da şiirin (burada, şimdi) bir anlamı, bir kısmeti.”
Ama sessizliğe –tıpkı ölüme olduğu gibi– ikircikli bir bakışı vardır. Hem “vaat” sayar onu, cazibesine kapılır, bozulmasına öfkelenir hem de sesi, şarkıyı duymak ister, sesleriyle konuşmak ister.
“Her şey sessizlikle sevişiyor. / Ateş gibi bir sessizlik vaat etmişlerdi bana, bir sessizlik evi. / Bir anda tapınak sirk oluverdi, ışık da davul.”
Beri yanda şunu da söyler:
“Ve sabah olup da kendini ölü bulacağından (ve artık zihninde imgelerin olmayacağından) korktuğun zaman: Sıkışmanın sessizliği, salt var olmanın sessizliği, böyle geçiyor yıllar, böyle böyle uçup gidiyor o güzelim hayvanca neşe.”
Pizarnik’in şiirinde bir susuş da vardır. Müziğin olmazsa olmaz esleri için susar, okurun muhayyilesine alan açmak için susar. Sessizliği ve susuşu, şiirin yapısal bir unsuru olarak en belirgin biçimde kullandığı kitap ise bence,Delilik Taşıdeğil, yine Everest’ten yayımlanacak olanLa Tierra más ajena‘dır.
Benim sessizlik, suskunluk algım da Pizarnik’inkine benziyor sanırım. Metinde bazen susmayı bilen, sessizliğin hikmetine vakıf, okurun aklına güvenen romancılara, öykücülere, şairlere, onların fazladan söz söylememe disiplinine hayranım. Fakat işte burada gördüğünüz üzere, çenem bir açıldı mı, daldan dala atlayıp bir türlü susamayanlardanım.
Şöyle bağlayalım mı? Susmak isteyenin susabilmesi, konuşmak isteyenin konuşabilmesidir özgürlük. İnsan kendisini konuşmak, görünmek ya da ne bileyim sosyal medyada post atmak zorunda hissettiğinde, sistem ya da sürü onu buna zorladığında özgür değildir artık. Ve ifade özgür olmalıdır, özgür olmalıdır, özgür olmalıdır.
“Boz kuşlar gün doğarken ne ise kapalı pencereye şiirim de marazlarım için öyle.” diyor Pizarnik. Buradan hareketle Pizarnik şiirinin sizin için “ne”liğini sormak istiyorum.
Tam cümleyi seçmişsiniz, kendi şiiriyle ilişkisini ne kadar çarpıcı anlatıyor. İyileşmek istiyordu Pizarnik, hastalığının farkındaydı, delirmemek istiyordu. Fakat iyileşmek için yazmıyordu, yazmaya devam edebilmek için iyileşmeye çalışıyordu. Şiirin sağaltıcı bir etkisi yoktu onun üzerinde. Olsaydı yazmazdı belki, daha doğrusu yazdığı gibi bir şiir yazamazdı.
Pizarnik şiirinin “ne”liğini her okur kendisi belirleyecektir. Saflıktan, dürüstlükten, kendi uçurumuna bakma gücünden söz ettik. Pizarnik’in şiirinin sırrı o dürüstlüktedir bence. Dürüstlük güçlülüktür. Şiirini asla kırılgan görmem ben. Dürüstlük cesaret ister. Nefesi kuvvetlidir. Octavio Paz, Pizarnik’in El Arbol de Diana kitabının önsözünde yazdığı şu cümleyle teşhisi koymuş: Tek bir yalan zerresi içermiyor. Bu, Pizarnik’in bütün eseri için geçerlidir.
Pizarnik’in boz kuşları var, Marmara’nınsa mor kuşları. O kuşlar ne konuşurlar aralarında?
Alejandra Pizarnik ile Attila József’i yan yana düşündüğümüzde, şiirin onlar için bir ifade alanından çok bir uçurum haline geldiğini görüyoruz. Lautréamont’un karanlık armonilerinden Trakl’ın Şerrin Tini’yle söyleşen “Yalağuz” nefesine; Hölderlin’in “Pallaksch, Pallaksch” (ne evet ne hayır, hem evet hem hayır) nidasıyla içine çöken dilinden Celan’ın lif lif ayrışan sözdizimine uzanan poète maudit hattı üzerinden değerlendirildiğinde, sizce Pizarnik ile Attila József’i akraba kılan şey, şair ile toplum arasındaki iletişimin imkânsızlığında düğümlenen ortak yazgıları ve şiirin artık esenleyici olmayı reddettiği noktada buluşmalarıdır denebilir mi?
Poète maudithattı üzerinden düşünebiliriz, evet. Pizarnik de birçok eleştirmencela poeta maldita olarak “takdis” edilmiştir ölümünden sonra.
Attila József’in seçme şiirlerini bir araya getiren Güzellik Dilencisi‘ni 2025’te Cem Yavuz’un çevirisinden okuyunca Macar şairin canının nasıl yandığını ve kendisini en zayıf hissettiği anlarda ne kadar güçlü bir şair olabildiğini daha iyi anladım: Kâh dışarıdan kâh içeriden / pusuya yatan ölümün önünden / (ürküp deliğine tüymüş farecik gibi) / koştukça içten içe, / sığınacaksın korusun diye / bir kadının kollarına, kucağına, dizlerine.
Pizarnik ile József’in sesleri birbirinden çok farklı, fakat uçurumları aynı uçurum. Dürüstlükleri birbirine denk. “Şiirin artık esenleyici olmayı reddettiği noktada buluşmaları,” derken, ikisinin de kendilerini o uçuruma bırakmalarını mı kastediyorsunuz? Az önce anlatmaya çalıştım, bence bu şairler, poetas malditos, o azabı çektikleri için, o uçuruma bakmaya cüret ettikleri için böyle güçlü bir şiir yazabildiler.
Burada Georg Trakl’a ve apayrı bir dev olan Paul Celan’a bir parantez açmak gerekir ama. Trakl da yine gecenin ve ölümün şairidir ve hayatının son yılında Büyük Savaş’ta, cephede, sağlık görevlisi olarak tarifsiz bir vahşete tanıklık etmiş, bu kahırla ölmüştür. Kendisini Seine’e bırakan Celan’ın, aynı vahşeti İkinci Savaş’ta yaşadığını biliyoruz. Anne babası toplama kampında öldü, kendisi de on sekiz ay çalışma kampında kaldı.
Acıdan delirmek midir bu dört müntehir şairin ortak noktası? Hölderlin’i bir kuleye kapatan maraz bu mudur? “Şairle toplum arasındaki iletişim imkânsızlığı” ortak yazgıları mıydı?
Pizarnik özelinde bu “imkânsızlığı” sorgulamak isterim. İlk şiir kitabından itibaren edebiyat ortamı, Buenos Aires’te, sonra da Paris’te etkin ve nüfuzlu bir entelektüel çevre, Pizarnik’in şiirlerini okumuş, hakkını teslim etmiş. Bugünse başta Arjantin ve İspanyolca konuşulan ülkelerde, sadece akademinin değil, geniş bir kesimin okuduğu, şiirlerini ezberlediği popüler bir şair. O uçuruma bakabilen şairler, toplumlarının ve çoğumuzun görmediği bir şey görüyorlardı. Görmekle kalmıyor o karanlığı, o dehşeti, korkuyu, yalnızlığı çok iyi anlatıyorlardı. Onları bugün hâlâ geçerli kılan da budur. Enrique Vila-Matas haklı: Alejandra Pizarnik mitinin hızla büyümesinin nedeni, şairin gençken kendisini öldürmüş olması değil, onun dilinin kuvvetlerinin, o “yalnız, kimsesiz avratların” zamana direnmesidir.
Kitaba ilave ettiğiniz, üzerine oldukça emek verilmiş notlandırmalar ve epilog aracılığıyla Pizarnik’in “familia literaria” olarak tanımladığı edebî ailesine vakıf oluyoruz. Son olarak şunları sormak istiyorum; Yasemin Çongar’ın“familia literaria”sı kimlerden oluşuyor? Ayrıca güzel bir haber olarak; Cortázar şiirlerini çevirmeye başladığınızı öğrendim. Bu süreç hakkında da okura biraz ipucu verir misiniz?
Pizarnik kendisine bir familia literaria seçerken o aileye yakışan bir yaratıcılıkla yazdığını, o ailenin liyakatli bir ferdi olduğunu hissediyordu kuşkusuz, en azından bunu hedefliyordu. Benim kendimi bir “edebî aile” içinde görebilmem için, o ailenin fertlerine benzer, en azından öykünen bir yaratıcı faaliyet içinde olmam gerekir. Ama öyle değil maalesef.
Yine de sevdiklerimden söz edeyim. Romancılara, denemecilere girersem çok uzar, madem şiir konuştuk, yaşama uğraşında da yazma uğraşında da nefeslerini dinlediğim, bunun için de minnettar olduğum bazı “çağdaş” şairleri sayayım: Rilke. César Vallejo. William Carlos Williams. Celan. Pizarnik’in edebî ailesinin en önemli fertlerinden Henri Michaux. Octavio Paz. Elizabeth Bishop. Louis Zukofsky. Anna Akhmatova. José Emilio Pacheco. Czeslaw Milosz. Ko Un. Lyn Hejinian. Louise Glück. Susan Howe. Anne Carson. Anne Portugal. Selva Almada. Natalie Diaz. Nilgün Marmara. Birhan Keskin. Asuman Susam. Tabii ki, Lâle Müldür. Tabii ki, Pizarnik.
Julio Cortázar? Sizin ne kadar iyi haber kaynaklarınız var!
Cortázar’ı daha çok olağanüstü öyküleriyle ve başta Seksek olmak üzere deneysel romanlarıyla tanırız ama Arjantinli yazar, şiir yazmayı da hiç bırakmamış. Cortázar’ın 1930’lardan 1980’lere uzanan yarım asırlık şiir üretimi, dünyada ilk kez 2025’te Alfaguara tarafından, daha önce hiç yayımlanmamış olanlar ve Fransızca yazdığı şiirler de dahil edilerek hacimli bir ciltte toplandı. Kitabın Türkçe haklarını Everest aldı. Bu şiirleri çevirmek benim için büyük heyecan ve sınav olacak. İşe yine araştırarak başladım, yazdığı her şeyi, hakkında yazılan her şeyi okuyacağım, birçok şehirde Cortázar’ın peşinden dolaşacağım. Hayırlısı!
Bu uzun söyleşiyi sabırla okuyan herkese ve incelikli sorularınız için, Melce Hanım, size çok teşekkür ederim. Selamlar, iyi seneler.
Ben de size derinlikli cevaplarınız için… Ayrıca bu söyleşiye katkıda bulunan Cem Yavuz ve Murat Saldıray’a da teşekkür ederim.