Şule Gürbüz — Sanatçının Şehri'nde Söyledikleri

Şair: Şule Gürbüz

28 Eylül 2026

İstanbul: Ayak İzlerinin İçinde Yaşamak

İstanbul daha ziyade benim hissettiğim, kendi okuduklarım, burada daha evvel yaşamış, olmuş bitmiş şeyler ve onların izi anlamında önemli. Kimin ayak izine basarak yaşadığım, kimin yanından geçtiğim, kimin ne yaparak göçtüğü bir yerde olduğum anlamında İstanbul çok değerli bir yer.

Başka bir yeri künhüne vararak bilmiyorum doğrusu dünyada. Aslında bu kadar bütün dünyanın gözü olabilecek bir konum var mı, bu kadar büyük ruhun gelip geçtiği yollarda yürümenin ve onun ne olduğunu da anlamanın bir bedeli var mı, bilemiyorum. O yüzden İstanbul benim için değerli ama kendim yaşarken öyle dolu dolu bir İstanbul yaşadığımı söyleyemem. Romantik ya da kof bir İstanbul hayranlığım yok. İstanbul'un köhneliği de maden bulduğum yok ama İstanbul'daki mânâyı ve kaybolduğu düşünülen ama bence kaybolmamış ayak izlerini önemsiyorum. Onların içinde olmakla ben de o zincirden bir halka olduğumu ümit ediyorum.

Üsküdar ve Çocukluğun Hafızası

Fenerbahçe ve Büyükada'da mukimlik hâlâ da öyle ama benim aklımda, gönlümde biraz da tabii insanın çocukluk zamanı sokaklarda, etrafla daha yoğun belki geçtiği için, ben de Üsküdar, Üsküdar'dan hatta Beykoz'a kadarki bölge, sahil bölümü ve biraz daha içerler çok iz bıraktı. Ayrılalı çok olmuş olsa da kendimi hep o tarafa daha yakın, oralara daha ait hissediyorum.

Kendi Hafriyatına Girmek

İlk kitabım Kamburu ve bir oyun ve bir şiir kitabını çok erken yaşlarda çıkardım. On sekiz yaşımda, yirmi yaşında bile yoktum üçü çıktığında. Benim bir yazar olmakla ilgili bir hayalim, hülyam yoktu. Ben kendi inşaatım, kendi kazı alanıma, kendi harabatıma girmek istiyordum. Bununla ne yapacağım, bu kazıyı ne kadar sürede gerçekleştireceğim düşüncesindeydim.

Bu kadar uzun süreceğini zannetmiyorum aslında. Çünkü insan çok gençlikte, hani üç senede, beş senede bir şeylerin olacağını zanneder. “Şu anda böyle isem, on sene sonra şöyle der...” Ve bu hesapların hiçbirisi çıkmaz ortada. Hesap da çıkmaz, o hesabı yaptığı hâli bile hatırlamaz.

Ben de daha, yani bir beş sene bir kapalı kalsam, altı sene kimseyi görmesem, yedi sekiz sene böyle bir uzletgâh gibi bir yerde dursam, arzu ettiğim benliğime, kendi harabemde ne varsa ona yaklaşabilirim zannediyordum. Ama bu, en kaba tabiriyle, on dokuz yirmi sene sürdü.

Galata Mevlevîhanesi

2021 yılında, Mayıs ayında, Millî Saraylardan istifa ederek ayrıldım. Gelmek istediğim tek yer Galata Mevlevîhanesi'ydi, hem de çok öteden beri. Sadece biraz daha geç olur zannediyordum. Ani bir istifayla birdenbire ben de böyle tuhaf bir zamanda kabuğum kırılmış gibi hissettim kendimi. Şu an Galip Dede'deyim.

Kambur: Bir İlk Adım, Bir Çapa

Kamburu yine hemen her şeyim gibi ihtiyaçtan yazdım. Edebiyatı seviyordum ve yüksek edebiyatla tanışmıştım. Benim de onlara duyduğum bir baş dönmem vardı. Yani iyiyle kötüyü tefrik edebildiğim hâlde Kamburu yazdım. Onun bir ilk adım olmasını, bir çapa olmasını, çakılmış bir çivi olmasını o zaman için hayal ettim.

Kamburu yazdığım dönemde onun öyle çok edebî anlamda yüksek bir eser olmadığını, hatta benim içimdekileri gerçekleştirecek bir o zamanın tıraşesi, bir mücevher yontucusu olmadığı için, hani bana çok ham bir eser görünmüştü. Hatta bu sebeple yayınevinin ve pek çok kimsenin o zamanlar o kitabı o kadar beğenmesi bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.

Ben Kamburu hayran olarak yazmadım ve onun atılmış bir taş olarak durup benim sonradan gideceğim mesafeyi ölçmemde bir boy ölçüsü olacaktı. Kamburun beğenilmesi, dediğim gibi, beni şaşırttı.

Kanatların Çıkmasını Beklemek

Kamburu yazdıktan sonra bir dört-beş-altı sene sonra kanatlarımın çıkacağını zannetmiştim. O olmadı. Yedi-sekiz sene geçti, olmadı. On sene oldu, kanattan vazgeçtim. On iki-on üç sene oldu, gene bir şey olmadı.

Bunun bu kadar geç geleceğini, yani kendimce bir akla, bir sanata, bir dile kavuşacağım zamanın bu kadar zor olacağını, bu kadar meşakkatli ve adım adım olacağını bilseydim, on sekiz yaşımda buna bu kadar acele eder miydim, bilemiyorum.

Çünkü ben onu on sekizimde yazdım. Yirmi dört yaşımda çok başka bir kendime kavuşabilirim zannetmiştim. Bu zanımda yanıldım.

Görünmeden Bakmak

Bu zamanı aslında benim güldüğüm değil de benim etrafı gördüğüm, baktığım ama bakılmadığım bir zaman olarak çok kıymetli buluyorum. Mesela şimdi bile o kadar serbest değilim.

O zamanlar böyle tamamen bir görünmez gibi her yere girip çıkıp, bakıp anlayıp, içimden fotoğraflar çekip bunları kendimde biriktiriyordum. Bir yandan da yaşım büyüyordu. Kendim ruhun farklı katmanlarıyla tanışıyordu; ruh hâlleri demeyeyim ona, farklı katmanlarına iniyor çıkıyordum. Bu katmanları gördüm, tanıdım.

Beklemek ve Kendi Hafriyatın

Önümden bütün bir zaman geçti. İlk başlarda, daha otuzlu yaşlarıma gelmediğim gençlik dönemlerimde, tabii bu zaman bana çok acı verici de geliyordu doğrusu.

Çünkü tam olarak neyi beklediğimi, kendimi beklediğimi biliyordum ama yine de tam neyi beklediğimi bilmeden bu kadar büyük bir bekleyişe girişmek, sonucunda ne olacağını bilmemek, kendi hafriyatımda bir şey çıkacak mı, o çıkanı beğenecek miyim, o çıkan başkasına gösterilebilecek katta bir şey mi olacak, bunu bilmeden beklemek zaman zaman çok çıldırtıcı olabiliyordu.

İlk on senenin çok kolay geçtiğini söyleyemem. Çok tatlı zamanları da vardı, o da başka, ama çok ağır geçen zamanları da vardı.

Hâlimi Kabul Etmek

Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi.

Yani hafriyatla fazla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum.

Bu hayatı beğenir oldum.

Bu hayatın bizzat kendisi bana olabilecek hayatların en mânâlısı geldi.

Ve aslında kendim dururken önümden bütün bu zamanların, vapurların, trenlerin, otomobillerin, acele edenlerin, koşanların, geçenlerin, gidenlerin geçtiğini görmek, aslında durmakla pek çok şeyin seyrine varılabileceğini seyrinde hissettirdi ve bu hissi beğendim.

Meslek Değil, Bir Hâl Aramak

Bir meslek sahibi olmakla ilgili herhangi bir isteğim yoktu aslında. İçimden geçen böyle bir sessiz, sakin ve biraz kendimle kalabileceğim bir hâl bulmaktı. Yani ortamda değil, hâl bulmaktı.

Hasbelkader demeyeyim, ciddi bir arzuyu... Çünkü bu ihtiyaçtı. Baktığım tek nokta oydu.

O yüzden de çok kısa bir zamanda Dolmabahçe Sarayı'nda hiç olmadık bir şekilde araştırmacı olarak işe alındım. Bir ayın sonunda da saat tamircisi olarak orada ustamla beraber yeniden bir saat tamir atölyesi inşa etmeye başlayarak çalışmaya başladım.

Yirmi üç sene Millî Saraylarda, saat atölyesinde, sonrasında Topkapı Sarayı'nda da mekanik saat ustası olarak çalıştım.

Saat Tamirciliği ve Terbiye

Ustamla Dolmabahçe Sarayı'nda ilk on senemiz, çok bilmediğim bir meslekte çok çetin bir uğraşla, gerçek bir şeyin çok zor olduğunu bana anlattı.

Çok farklı dönemlerde yapılmış saatleri tamir etmek yine de farklı duygu ama insandaki zaman olgusuyla, kendi zamanının geçip gitmesiyle ve bu zamanda sizin aldığınız şekille, yaptığım işin birebir bir ilgisi olduğunu yine de düşünmüyorum.

Zaman: İçeride Kat Edilen Bir Yol

Zaman benim için daha ziyade kendi içimde kat ettiğim bir yol.

Ve bu benim için aslında henüz çok kısa idrak edebildiğim, idrakın içine girebildiğim anları zamandan sayıyorum. Zamanın dışında olduğumu hissettiğim, kendime çok tamamıyla dışarıdan bakabildiğim zamanları an'dan sayıyorum.

Eski klasik metinlerde de, dinî metinlerde de “zaman Tanrı'dır” diye geçer zaten. Onunla göz göze gelebildiğin anlar zaten o kadar az ki. Benim de yaşadığım zaman aslında o kadar az.

İdraksız yaşandığı takdirde zaman, birbiri ardına geçen, giden; insanın yaşlandığı, genç kaldığı, işte geç kaldığı, bir şeyler yaptığı, yapamadığı ama hani “ne yekûn tutuyor?” dediğinizde bir şey tutmuyor.

İnsandan bir sağal, onun hülasası zaman dediğimde, çok fazla sayıda insandan hani bir çekirdek tanesi kadar bile bir şey çıkmaz.

Saatin Terbiyesi

Bu tip meslekler insanı terbiye eder. İster istemez o ince mekaniğin içine siz de incelerek dahil olmaya mecbur kalırsınız.

Ben saat tamirciliğinin bana bu anlamda hâlime de, tavrıma da, düşünce yapıma da, yazılarıma da usulca terbiye eder gibi bir terbiye verdiğini tahmin ederim.

Yoksa çünkü burada böyle bir hayat yaşayıp hayatın geri kalanlarında çok başka türlü davranılan bu işte bu derecesiyle yapılamaz. Yani tekrar masaya oturduğunuzda, saatle onun talep ettiği şekilde hemhâl olamazsınız.

Yazmak mı, Saklamak mı?

Zamanın farkındayım. Neredeyse kitabın tamamını Dolmabahçe'deki atölyemde, bir tek Müzik Hocası ve Aslan Bey bölümlerini Topkapı'daki atölyemizde yazdım.

Yazdıklarımı yayınlayarak kayba mı uğrayacağım, öbür türlü ise hani harcanmamış bir hazinem olacak, belki bilinmeyecek ama artık derdim ben olduğum için bu beni daha böyle bir roket gibi bir hâle mi sokacak, bunu çok tarttım.

Ve yayınlamak fikri bana daha cazip görünmeye başladı.

Ama ustam, kitabın yayınlanmasını, benim artık yavaş yavaş ortaya çıkmamı, bundan sonra da yazacak olduklarımın kıymetli olduğunu çok ısrarla üstümde durarak beni buna ikna etti.

Bu yüzden de Kamburdan sonra geçen on dokuz senelik arayı hem ustamla geçirdim, hem saat atölyesinde geçirdim, hem zamanla geçirdim. Son iki senesinde Zamanın Farkındayı yazdım. Bunun daha doğru olduğuna beni ikna eden ustama o yüzden de kitabı ithaf ettim.

Benim Bütün Meselem

Benim bütün meselem yazacak hâle gelmek, yazacağın birikmesi ve ziyan edilmemesi ve de odaklanmak.

Benden çok daha zeki, çok daha kültürlü, çok daha fazla okumuş kimseler epeyce gördüm aslında. Ama mânâyı da söyleyişi de, söyleneni de çirkinleştirmek... İfade etmem güç ama ben benim kadar odaklanabilir hiç görmedim.

Benim bütün hünerim aslında odaklanabilmek.

Benim asıl güç tarafım da, güçlü olduğum tarafım da, çok yorulduğum tarafım da, eserlerin de kıvamını oluşturan taraf da bu.

Enkazın Altına Girmek

O yüzden ben yazarken önce o odaklanacak meseleyi kendimde buluyorum.

Onun enkazının altına giriyorum.

Sonra orada çok uzun müddet kalıyorum ve bizatihi o oluyorum.

Yazma süreci, yazının bir hâle girmesinden çok o oluşa benim girmem, o oluşun beni kabul etmesi; öncesindeki tefekkür süreci, sonra gayreti, en sonunda da tam mânâsıyla santim santim ilerleyen bir yazı.

Onun en sonunda belki şöyle bir üç-dört aylık bir sanat süreci var benim için. O kadardır. Orasını da hatta, yani o kadar yorgun, bitmiş ve helak olmuş vaziyette olurum ki onun da tadını çıkaramam. Sonrasında da çıkaramam. Tat çıkarma âdetim galiba yok.

Yazar ve Okur

İyi bir okur olmak da devamını getirmenin çok kolay olduğu bir şey değil. İnsan gençlikte okumaya başlıyor ama daha sonra araya hayatın meşgaleleri girince bu okuma seyrekliyor.

Ve talihsizlik de şu ki yazar bu sebeple hep çok genç okurlarla buluşmak zorunda kalıyor. Yani kişinin yazarken en olgun hâline okurun en ham hâli karşılık geliyor.

Bazı kişilerin gözündeki değerinizi, ederini kaybetmemeniz, nerede olduğunuza, istikamete dair koordinatlara dair bütün ipucu veriyor.

Çünkü aslında dünyada methedilen bir kişidir; insanlar hep bir şeyleri överken aslında o tek bir şeye yaklaşmaya, ulaşmaya, ondan olmaya çalışırlar.

Kişi de yazarken de o birkaç kişinin gözündeki ederini kaybederse kendisiyle ilgili hemen her şeyi de kaybetmiş oluyor aslında.

Gerçekten değerlidir. Bunu ortadan kaldırabilecek bir şey yoktur. Öyle ya da böyle su üstüne çıkacaktır. Değilse de anlık parlayışın da yine bir hükmü yoktur.

Buna da hürmet etmek ve sadece kendi yapacağını yapıp, hani onun ne ettiğine dair bir arkaya bir bakış bile atmamayı sanki daha sahici buluyorum.

Yazmak ve Yaymak

Her şey yazılmalı mı, bazı şeyler saklanmalı mı sorusunun cevabı çok kolay değil.

Odaklandıkça aslında zihin saydamlaşır ve başkalarına görünmez olan bazı şeyler görülüyor. Bunların hepsini tasnif edecek, doğru yere koyacak ve doğru anlatacak seviyeyi de bir platform gibi kişinin kendisini oldurması lazım.

Yazmak ve yaymak arasında biraz fark var.

Yani mesela insan kendi zihnine kapanıp biriktirip öğreniyor ve sonra sabredemeyen onu boca eder gibi döküp saçıyor.

Ve bu boca edilen, bu yarım yamalak hâliyle, yarım yamalak anladığı hâliyle dünyada şöhret tutturuyor.

Yükü Yerine Kadar Taşımak

Asıl sıkıntı bir yükü gitmesi gereken yere kadar taşıyamamak, taşıması gereken kişiye devredememek.

Da bu tip bir sıkıntı var.

Yani bazen okur o kitabın başına bela olabilir, okuduğu şeylerin başına dert olabilir. Onları öyle yanlış yerlere taşıyabilir, götürebilir ki sonrasında bunu tekrardan toplamak pek de mümkün olmayabilir.

Sanatçı ve Okurun Beklentisi

On beş-yirmi sene kadar evvel bir büyük, bir tamburî rahmetli, Dolmabahçe'de onunla konuşurken demişti ki:

“Ben elimde tambur, karşımdaki ahaliye şöyle bir bakarım ve ahaliyi elimle, gözümle şöyle bir tartarım. Onların nerede ‘Allah’ diyeceğini, nerede ‘eyvah’ diyeceğini o kadar iyi anlarım ki onları sanki elimde görünmez bir kefeyle indirir kaldırırım. Ve bunun kendiliğinden olduğunu zannederek sonuçtan çok memnun olurlar.”

O zaman tabii ben buna hem gülerdim hem de tanımlayamadığım tuhaf duygular peyda olurdu.

Şimdi kendim de bir sanat sahibi olduktan sonra ben de okurun ne yazarsam ne diyeceğini, nasıl karşılayacağını gayet iyi kestirebilir şeymiş gibi, bunun kendisine verilmemesinden meyus oluyor.

Bu bana çok ilginç geliyor.

Onlara istediğini, istediklerini vermek, beğendirmek, “Tamam” dedirtmek, “Tam da istediğimiz, tam da hayal ettiğimiz, tam da zamanı” dedirtmekten daha kolay hiçbir şey yok aslında.

Bunu görüp bilip, elifi elifine ölçüp de bunu yine de vermemekten, bundan zırnık koklatmamak da daha zor bir şey yok.

Ben şu anda bunu vermemenin tuhaf safhasını yaşıyorum.

Şule Gürbüz 


Hafriyatla Fazla İlgilenmez Oldum: “Bu Hayatı Beğenir Oldum”

Bu konuşmayı bence yalnızca “Şule Gürbüz’ün yazarlık anlayışı” diye okumak eksik kalır. Asıl mesele, onun kendi hayatını nasıl kurduğu ve sonunda kendisiyle savaşmaktan kendisini kabul etmeye nasıl geçtiği. Konuşmanın merkezinde “hafriyat” kelimesi var; fakat bu kelime yalnızca yazarlıkla ilgili değil, doğrudan insanın kendisine uyguladığı kazıyı anlatıyor.

Hafriyat: Kendini bulmak için kendini kazmak

Gürbüz daha on sekiz yaşındayken bir “yazar olma” hayalinin peşinde olmadığını özellikle söylüyor. Onun derdi yazarlık değil, “kendi inşaatım, kendi kazı alanım, kendi harabatıma girmek”. Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü burada sanat, kişinin kendisini ifade etmesinden önce kendisine ulaşma yöntemi olarak ortaya çıkıyor.

Genç Gürbüz, insanın kendi içine yeterince kapanırsa, birkaç yıl boyunca dünyadan uzaklaşırsa arzu ettiği benliğine ulaşabileceğini düşünüyor. Beş yıl, altı yıl, yedi-sekiz yıl… Fakat hayat onun hesabını bozuyor. “On dokuz yirmi sene sürdü” demesi de bu yüzden önemli. İnsan kendisini birkaç yıllık bir içe dönüş projesiyle tamamlayabileceğini sanıyor; oysa insanın kendisine ulaşması, kendi hesabını aşan bir zaman istiyor.

Buradaki “hafriyat” aslında insanın kendisini sürekli kazmasıdır. Çıkan şeyin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Çıkacak olanı beğenip beğenmeyeceğinizi de bilmiyorsunuz. Üstelik ortaya çıkan şeyin başkasına gösterilebilecek bir seviyede olup olmadığını da bilmiyorsunuz. Dolayısıyla hafriyat yalnızca emek değil, belirsizliğe katlanma hâlidir.

Asıl kırılma: “Hâlimi kabul geldi”

Konuşmanın bütün ağırlık merkezi bana göre şu cümlede:

“Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi.”

Bu, sıradan bir “kendimi olduğum gibi kabul ettim” cümlesi değil. Çünkü hemen öncesinde yıllarca süren bir hafriyat var. Gürbüz kendisini kazıyor, bekliyor, kendisinden bir şey çıkmasını bekliyor, çıkan şeyi değerlendirmeye çalışıyor. Sonra bir noktada kazmayı bırakıyor.

“Hafriyatla fazla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum.”

Buradaki “umursamazlık” kelimesi özellikle ilginç. Normalde olumsuz bir kelimedir. Fakat Gürbüz'de neredeyse bir özgürleşme anlamı kazanıyor. Çünkü insanın kendisiyle aşırı meşgul olması da bir çeşit narsisizm ve tutsaklık yaratabilir. Sürekli “Ben ne olacağım?”, “Benden ne çıkacak?”, “Yeterli miyim?”, “Ortaya koyduğum şey değerli mi?” diye kendisini kazıyan insan, sonunda kendi hayatını yaşamayı unutabilir.

Gürbüz'ün kurtuluşu, kendisi hakkında hüküm vermeyi bırakmasında ortaya çıkıyor.

Ve hemen ardından:

“Bu hayatı beğenir oldum.”

Bence konuşmanın en güçlü cümlesi bu.

Çünkü “hayatımı kabul ettim” demekten daha ileri bir şey söylüyor. Katlanmak değil, beğenmek. Hayatını değiştirmeye çalışmayı bırakmakla kalmıyor; mevcut hayatın kendisini anlamlı bulmaya başlıyor.

“Olabilecek hayatların en mânâlısı”

Burada Gürbüz'ün düşüncesi daha da derinleşiyor:

“Bu hayatın bizzat kendisi bana olabilecek hayatların en mânâlısı geldi.”

Bu cümle, modern insanın hayat anlayışına neredeyse tersinden bakıyor.

Modern insan sürekli alternatif hayatlar üretir: başka bir şehir, başka bir meslek, başka bir ilişki, başka bir benlik, başka bir çevre, başka bir gelecek… Mevcut hayatı, gerçekleşmemiş ihtimallerle karşılaştırır. Gürbüz ise bir noktada alternatif hayatların büyüsünü kaybediyor.

“Başka türlü yaşayabilirdim” düşüncesi önemini yitiriyor.

Çünkü hayatın anlamı artık yaşanabilecek başka hayatlarda değil, yaşanan hayatın içinde bulunuyor.

Bu nedenle “hâlimi kabul” aslında pasif bir teslimiyet değil. Tam tersine, insanın hayatıyla arasındaki sürekli pazarlığı sona erdirmesi.

Durmak neden bu kadar önemli?

Ardından gelen vapurlar, trenler, otomobiller, acele edenler, koşanlar, geçenler, gidenler görüntüsü bu düşünceyi tamamlıyor.

Gürbüz duruyor, dünya ise onun önünden geçiyor.

Burada “durmak”, hiçbir şey yapmamak anlamında değil. Tam tersine, hareketin içinden çekilip hareketi görmeye başlamak.

İnsan sürekli koşarken hayatın kendisini göremeyebilir. Çünkü hayatın içinde olmakla hayatı seyretmek arasında bir fark vardır.

Gürbüz'ün vardığı sonuç şu:

“Durmakla pek çok şeyin seyrine varılabileceğini...”

Bu yüzden konuşmanın “hafriyat”tan “seyir”e geçişi tesadüf değil.

İlk döneminde kazıyor.

Sonra duruyor.

Sonunda seyrediyor.

Fakat bunu bir şema hâline getirmek istemem; çünkü Gürbüz'ün sözlerinin güzelliği zaten bu üç hâlin birbirinden kopuk olmamasında. Uzun süre kazdıktan sonra durabiliyor. Yani “seyir”, hafriyatın karşıtı değil; hafriyatın sonunda ortaya çıkan başka bir bilinç hâli.

Saat tamirciliği: Kendini inceltmek

Saatçilik bölümü de bu nedenle konuşmanın dışına taşan bir anekdot değil. Gürbüz, hayatındaki bu içsel dönüşümün meslek aracılığıyla da biçimlendiğini düşünüyor.

“Bu tip meslekler insanı terbiye eder.”

Saatin ince mekaniği karşısında insanın da incelmesi gerekiyor. Burada çok güzel bir paralellik var: Genç Gürbüz kendi içindeki “enkazın altına” giriyor; saat tamirciliğinde ise gerçek bir mekanizmanın içine giriyor.

Birinde ruhun mekanizmasını, diğerinde saatin mekanizmasını anlamaya çalışıyor.

Ve saat tamirciliğinin yazılarına bile terbiye verdiğini söylüyor.

Bunun anlamı şu: Sanat yalnızca ilhamla oluşmuyor; elin, gözün, sabrın ve disiplinin de insanı biçimlendirmesi gerekiyor.

Zaman meselesi: Yaşamakla zamanı idrak etmek aynı şey değil

Gürbüz'ün zaman üzerine söyledikleri konuşmanın en felsefî kısmı.

“Zaman benim için daha ziyade kendi içimde kat ettiğim bir yol.”

Burada kronolojik zaman ile yaşanmış zaman birbirinden ayrılıyor. Takvimde geçen yıllar insanın gerçekten yaşadığı yıllar olmayabilir.

İnsan yaşlanabilir, genç kalabilir, bir şeyler yapabilir, bir şeyleri yapamayabilir; fakat bütün bunların toplamı sorulduğunda:

“Ne yekûn tutuyor?”

Ve cevabı çok sert:

“Bir şey tutmuyor.”

Bu, onun “hafriyat” anlayışıyla da bağlantılı. İnsan uzun yıllar yaşar ama kendi içinden gerçekten bir şey çıkarıp çıkaramadığı ayrı bir meseledir.

Dolayısıyla Gürbüz için zaman, saatlerin ilerlemesi değil; idrak edilebilen zamandır.

Yazmak: Bir şeyi anlatmak değil, onun içine girmek

Yazarlık konusunda söylediği en önemli cümlelerden biri:

“Benim bütün hünerim aslında odaklanabilmek.”

Burada kendisine biçtiği güç de, yorgunluğunun kaynağı da aynıdır. Onu güçlü yapan şey aynı zamanda onu tüketmektedir.

Daha sonra yazma yöntemini açıklıyor:

“O odaklanacak meseleyi kendimde buluyorum. Onun enkazının altına giriyorum.”

Bu ifade, gençlikteki “hafriyat”ın artık sanat yöntemine dönüştüğünü gösteriyor.

Başlangıçta kendi içinin kazısını yapıyordu. Şimdi yazacağı meselenin enkazının altına giriyor.

Ve daha ileri gidiyor:

“Bizatihi o oluyorum.”

Demek ki onun için yazmak dışarıdan bir konuyu anlatmak değil. Bir meselenin karşısında durup onu açıklamak değil. Meseleyle özdeşleşmek, onun içine girmek, onun tarafından dönüştürülmek.

Bu nedenle yazma sürecini de “yazının bir hâle gelmesi” olarak değil, “o oluşa benim girmem” olarak tarif ediyor.

Bu, Şule Gürbüz'ün sanat anlayışının belki de en berrak tanımı.

Yazmakla yayımlamak arasındaki mesafe

Son bölümde konuşma daha da sertleşiyor.

Gürbüz'e göre bir şeyi anlamakla onu söylemek, yazmakla yayımlamak aynı şey değil.

“Yazmak ve yaymak arasında biraz fark var.”

Çünkü insanın zihninde bir şeyin olgunlaşması uzun sürebilir. Fakat kişi sabredemediğinde onu “boca eder gibi” ortaya dökebilir. Gürbüz'ün asıl itirazı burada.

“Asıl sıkıntı bir yükü gitmesi gereken yere kadar taşıyamamak.”

Bu cümle aslında konuşmanın tamamının başka bir biçimde tekrarı.

Kendi hayatındaki yükü de hemen sonuçlandırmak istemedi. Kamburdan sonra on dokuz yıl bekledi. Yazmak için bekledi. Olgunlaşmak için bekledi. Ustasının iknasını bekledi.

Yani “taşımak” onun sanat ahlâkının anahtar kelimelerinden biri.

Son cümle neden çok önemli?

Programın sonundaki:

“Ben şu anda bunu vermemenin tuhaf safhasını yaşıyorum.”

cümlesi ilk bakışta yalnızca okura istediğini vermemekle ilgili görünüyor. Oysa konuşmanın tamamını düşündüğümüzde daha büyük bir anlam kazanıyor.

Gürbüz gençliğinde kendinden bir şey çıkarmaya çalışıyordu.

Sonra yıllarca bekledi.

Sonra kendini kabul etti.

Sonra durmayı ve seyretmeyi öğrendi.

Sonra yazacağı şeyin enkazının altına girmeyi, onu uzun süre taşımayı öğrendi.

Ve sonunda sanatın başka bir sınırına geliyor: Her elde edileni hemen vermek zorunda olmamak.

Bu yüzden “vermemek” burada cimrilik değil; eserin ve sözün hakkını korumak anlamına geliyor.

Konuşmanın bütününe bakınca

Bence Şule Gürbüz'ün bu programdaki asıl meselesi yazarlık değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişki.

Gençliğinde kendisini kazıyor. Uzun süre kendisinden bir şey çıkmasını bekliyor. Sonra beklemekten yoruluyor. Fakat tam o noktada bir başarısızlık yaşamıyor; kendisiyle savaşmayı bırakıyor.

“Hâlimi kabul geldi.”

Ardından:

“Bu hayatı beğenir oldum.”

Ve nihayet:

“Durmakla pek çok şeyin seyrine varılabileceğini...”

Bence bu üç cümle, 25 dakikalık konuşmanın merkezini oluşturuyor.

Çünkü burada insanın kendini gerçekleştirme hırsından kendini kabul etmeye, oradan da hayatı seyredebilme olgunluğuna geçişi var.

Ve belki de en güzel tarafı şu: Gürbüz, hayatı anlamlandırmayı bıraktığı anda hayatın kendisine anlamlı gelmeye başladığını söylüyor.

Bu yüzden “hafriyat”tan vazgeçmesi bir yenilgi değil. Hafriyatın artık gerekli olmadığını anlayacak kadar kendisine yaklaşması.