Geride Kalanlara Mektup
suçlarım için, suçsuzluklarım için
yoksunluk için, bedenimin her parçasında
ve ruhumun her parçasında duyumsadığım
yoksunluk için, seslendirilmeyen, gürültülü sözlerle
yazılmış bir gazete gibi beni buruşturup atan,hani
olanaklı olması için, isimsizliğin, anılmayışın, bilinmezin
birleşmesinin
yeni bir gün için
muhteşemliği için dışlanmışlığın
manzara için manzara üzerindeki
görüntü için gerçek olan
nokta için epsilon üzerindeki
ölümün gizi için
korkuda, dehşette ve alın terindeki
kesinlik için, yitirilmiş
yitirilmiş çözüm anahtarları için
minik kıvılcımı için güvenin, çünkü tohum meyveye dönüşeceği için yok olur
ölümün yalnızlığı için
çünkü tüm bedenler birer cesettir
çünkü ağırdır bu yük, taşınmaz da
değişim olanağı için
insanların ve benim mutsuzluğum için, hani sırtımda
ve içimde taşıdığım, çünkü her şey düş gibi görünür, kabus gibi
çünkü her şey doğru değilmiş gibi görünür
çünkü her şey absürd gibi görünür
çünkü her şey burada yok olur, ölür ve geriye devam edecek şeyin kalmaz
devamlılığın özleminden başka
çünkü artık bu dünyadan değilim ben, hiçbir zaman da olmadım belki
çünkü benim için burada kurtuluş yok gibi
çünkü sevmeyi beceremiyorum artık, dünyevi bir aşkla
çünkü bana dokunma
çünkü yorgunum, bitkinim sonsuzca
çünkü çok acı çektim
çünkü gelse bile çılgınca,
sözün tam anlamıyla çarmıha gerildim ben ve sanki
gerçekten canım yanıyor da
çünkü arınmak istiyorum tüm kötü insanlardan
ve tüm dünyadan da ve eğer böyle değilse,
suçlu değilim ben bunda da
çünkü artık gereksizim gibi görünüyor.
çünkü aldatılmış hissetmiyorum kendimi, aldatılsaydım eğer
devam ederdim ölmektense, devam eder, suçluyu aradım,
kendimde belki, kim bilir; yok aldatılmış hissetmiyorum kendimi
kim devam etmek istiyorsa yaşama-devam etsin, buyursun
ona sağlık dilerim, ölmek zamanı geldiğinde, ölümü kolay olsun
bana gelince, ben sana geliyorum, tanrım
sonunda huzuru bulmak için, buna hakkım var.
umarım, buna hakkım var, umarım
çünkü çılgınlık bile kalmıyor bana
çünkü her yerim korkunç ağrıyor
çünkü ruhum yapayalnız, ölecek kadar
çünkü son kağıt da bitiyor ve yalnızca adımlar
yaşasın yaşam
çünkü başında duruyorum yolun, tanrı beni çekiyor kendine
ve yolun sonunda duruyorum ve ölümü tatmıyorum.

Ölümden Çok, Devam Etmenin İmkânsızlığı
Edward Stachura’nın “Geride Kalanlara Mektup” şiiri, yüzeyde bir intihar eşiğindeki insanın Tanrı’ya ve geride kalanlara bıraktığı son sözler gibi okunabilir. Fakat şiirin asıl ağırlığı “ölmek istiyorum” cümlesinde değil, “artık devam edemiyorum” duygusundadır. Ölüm burada tek başına bir amaç olmaktan çıkar; yaşama bağlayan bütün gerekçelerin, bütün anlamlandırma biçimlerinin ve nihayet kişinin kendisini dünyaya ait hissetme imkânının tükenmesinin sonucuna dönüşür.
Şiirin başlangıcındaki “ölüyorum / suçlarım için, suçsuzluklarım için” sözleri bu bakımdan çok önemlidir. Şair kendisini yalnızca yaptığı yanlışlardan dolayı suçlamaz; yapmadığı, yapamadığı, belki de hiçbir şekilde sorumlu olmadığı şeyleri de aynı kefeye koyar. “Suç” ile “suçsuzluk” arasındaki sınırın ortadan kalkması, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin ne kadar çözüldüğünü gösterir. Artık kendisini yargılayacak sağlam bir ahlaki ölçü de kalmamıştır. Suçlu olmakla suçsuz olmak aynı acının iki biçimidir.
Bunun hemen ardından gelen “yoksunluk” kelimesi şiirin anahtarlarından biridir. Bu yalnızca maddi veya duygusal bir eksiklik değildir. Şair yoksunluğu bedeninin ve ruhunun “her parçasında” duyumsar. Dolayısıyla eksiklik, dışarıdaki bir nesnenin yokluğu olmaktan çıkıp varoluşun kendisine yerleşmiştir. İnsan bir şeyden yoksun değildir artık; varlığın kendisi yoksunluk hâline gelmiştir.
“Seslendirilmeyen, gürültülü sözlerle yazılmış bir gazete gibi beni buruşturup atan” imgesi ise olağanüstü güçlüdür. Burada insanın kendi hayatına yabancılaşması vardır. Gazete haberleri gibi sözler vardır ama anlam yoktur; gürültü vardır ama hakiki bir ses yoktur. Şair kendisini okunup anlaşılacak bir metin olarak değil, buruşturulup atılacak bir kâğıt olarak görmeye başlamıştır. “İsimsizlik”, “anılmayış” ve “bilinmez” kelimeleri de bu duyguyu derinleştirir. Ölüm yalnızca bedenin ortadan kalkması değil, kişinin dünyadaki izinin de silinmesi arzusuna yaklaşır.
Buna rağmen ikinci bölümde çok dikkat çekici bir hareket ortaya çıkar. Şair bir yandan ölümü çağırırken bir yandan “yeni bir gün için” der. “Muhteşemliği için dışlanmışlığın”, “manzara için manzara üzerindeki / görüntü için gerçek olan” gibi ifadeler, dünyayla bağın tamamen kopmadığını gösterir. Hatta şiirin en büyük trajedilerinden biri budur: Şair hâlâ güzelliği, gerçeği, yeni günü ve güvenin “minik kıvılcımını” görebilmektedir; fakat onları yaşamaya yetecek gücü kendisinde bulamamaktadır.
Özellikle “minik kıvılcımı için güvenin, çünkü tohum meyveye dönüşeceği için yok olur” dizesi şiirin merkezindeki paradoksu açığa çıkarır. Tohumun meyveye dönüşmesi, kendi biçiminin yok olmasıdır. Şair için değişim de buna benzer: Bir şeyin başka bir şeye dönüşebilmesi için mevcut hâlin sona ermesi gerekir. Burada ölüm, salt yokluk değil, başka bir varoluş ihtimaline geçiş olarak düşünülmeye başlanır.
Fakat şiir ilerledikçe bu düşünce giderek daha karanlık bir hâl alır. “çünkü tüm bedenler birer cesettir” cümlesi, ölümün gelecekte gerçekleşecek bir olay olmaktan çıkarıldığını gösterir. İnsan zaten ölümünü bedeninde taşımaktadır. Bu nedenle şairin problemi yalnızca “ölmek” değildir; yaşayan bedenin içinde ölümün sürekli mevcut olmasıdır.
Şiirin en önemli bölümlerinden biri, art arda gelen **“çünkü”**lerle kurulur. Bu tekrar basit bir açıklama dizisi değildir. Her “çünkü”, bir önceki cümlenin gerekçesini vermeye çalışırken aslında yeni bir gerekçesizlik üretir. Şair kendisini ikna etmeye çalışıyor gibidir:
“çünkü her şey düş gibi görünür, kabus gibi
çünkü her şey doğru değilmiş gibi görünür
çünkü her şey absürd gibi görünür”
Burada üç aşamalı bir gerçeklik kaybı vardır. Önce dünya rüya gibi görünür; sonra gerçekliğinden kuşku duyulur; sonunda “absürd” olur. Yani dünya artık yalnızca acı verici değildir, anlaşılabilir olmaktan çıkmıştır.
Ardından gelen “çünkü her şey burada yok olur, ölür ve geriye devam edecek şeyin kalmaz / devamlılığın özleminden başka” dizeleri şiirin belki de en acı noktasını oluşturur. Çünkü şairin içinde hâlâ “devamlılığın özlemi” vardır. Başka bir deyişle, devam etmek istemediğini söylerken bile devamlılığı arzulayan bir parçası yaşamaktadır.
Bu nedenle şiiri yalnızca ölüm isteğinin şiiri olarak okumak eksik kalır. Şairin içinde ölmeyi isteyen taraf ile devam etmenin mümkün olmasını isteyen taraf aynı anda vardır. Trajedi, ikinci tarafın artık bir eylem gücüne sahip olmamasıdır.
“çünkü artık bu dünyadan değilim ben, hiçbir zaman da olmadım belki” cümlesi bu kopuşu varoluşsal bir düzeye taşır. Burada yalnızlık, insanlardan uzaklaşmaktan çok daha derindir. Şair artık dünyaya ait olmadığını düşünmektedir. “Hiçbir zaman da olmadım belki” demesi, bugünkü krizini geçmişe doğru genişletir. Böylece yaşanan şey geçici bir kırılma olmaktan çıkar; kişinin bütün hayatını açıklayan bir yabancılık duygusuna dönüşür.
“çünkü benim için burada kurtuluş yok gibi” sözündeki “gibi” ise çok önemlidir. Şair kesin bir metafizik hüküm vermemektedir. “Yok” dememekte, “yok gibi” demektedir. Bu küçücük ifade, şiirin içinde hâlâ bir kuşku, dolayısıyla çok küçük de olsa bir ihtimal bıraktığını gösterir. Aynı durum şiirin sonundaki “umarım, buna hakkım var, umarım” tekrarında daha açık biçimde ortaya çıkar.
Şairin “çünkü sevmeyi beceremiyorum artık, dünyevi bir aşkla” demesi de ölüm arzusunu yalnızlıkla değil, sevginin kaybıyla ilişkilendirir. “Artık” kelimesi burada belirleyicidir: Şair sevginin imkânsız olduğunu değil, kendisi açısından artık becerilemediğini söyler. Yani dünyayla bağ kurmanın temel araçlarından biri olan aşk işlevini yitirmiştir.
Bunu “çünkü bana dokunma” izler. Çok kısa ve yalın olan bu ifade, şiirin uzun felsefi cümlelerinin arasında neredeyse fiziksel bir çığlık gibi durur. Dokunulmak, başka bir insanın varlığının kişinin sınırına girmesidir. Şair artık teması bile taşıyamamaktadır. Hemen arkasından gelen “çünkü yorgunum, bitkinim sonsuzca” sözleri bu yüzden yalnızca bedensel yorgunluk değildir. Bu, varoluşsal tükenmedir.
“çünkü çok acı çektim” ise şiirin bütün felsefi katmanlarını bir anda bedensel ve insani bir gerçekliğe indirir. Şairin söyledikleri soyut bir ölüm teorisi değildir. Acı çekmiş bir insanın sözleridir.
Çarmıh imgesi burada şiirin dinsel boyutunu da açar:
“sözün tam anlamıyla çarmıha gerildim ben”
Bu ifade, İsa’nın çarmıhtaki ölümüne doğrudan yaklaşır. Fakat şair kendisini yalnızca İsa'yla özdeşleştirmez; acı çekme, terk edilmişlik ve kurtuluş beklentisi bakımından onun imgesini kendi varoluşuna taşır. “Gerçekten canım yanıyor” demesi, metaforu yeniden bedene indirir. Çarmıh artık yalnızca dinsel bir simge değil, kişinin yaşadığı acının adı hâline gelir.
Bunun ardından gelen “arınmak istiyorum tüm kötü insanlardan / ve tüm dünyadan da” sözleri de önemlidir. Buradaki arınma yalnızca insanlardan uzaklaşmak değildir. Şair dünyayı da bir kirlenme alanı olarak görmektedir. Fakat hemen ardından “eğer böyle değilse, / suçlu değilim ben bunda da” diyerek yine suçluluk meselesine döner. Şiirin başındaki “suçlarım için, suçsuzluklarım için” sözleri böylece sonlara doğru yeniden yankılanır. Şair hâlâ kendisini yargılamaktadır; fakat artık dünyaya karşı duyduğu reddin bile kendi suçu olup olmadığını sorgulamaktadır.
“çünkü artık gereksizim gibi görünüyor” dizesi, şiirin en yalın ama en ağır cümlelerinden biridir. Burada mesele yalnızca sevilmemek değildir. İnsan kendisini dünyanın içinde işlevsiz, fazlalık, gereksiz görmektedir. Ölüm isteğinin altında çoğu zaman bulunan “benim varlığımın artık bir anlamı yok” düşüncesi burada açıkça ortaya çıkar.
Sonraki bölümde şair kendisinin aldatılmış olup olmadığını tartışır. Bu çok önemli bir ayrımdır:
“çünkü aldatılmış hissetmiyorum kendimi”
Eğer aldatılmış olsaydı, devam edebileceğini söyler. Çünkü o zaman suçlanabilecek biri, düzeltilebilecek bir yanlış, hesap sorulabilecek bir neden vardır. Fakat şair aldatılmadığını düşündüğü için mücadele edecek bir “suçlu” bulamaz. Hatta “kendimde belki, kim bilir” diyerek suçu yeniden kendisine yöneltir.
Burada şiirin trajik mantığı tamamlanır: Eğer dünya ona bir kötülük yapmış olsaydı, dünyaya karşı savaşabilirdi. Eğer bir insan onu aldatmış olsaydı, o insanı suçlayabilirdi. Ama ortada belirli bir fail yoktur. Dolayısıyla mücadele edilecek bir düşman da yoktur. Geriye yalnızca varoluşun kendisiyle hesaplaşmak kalır.
“kim devam etmek istiyorsa yaşama-devam etsin, buyursun” sözleri ise şairin diğer insanlarla arasına son bir mesafe koyduğunu gösterir. Onları yargılamaz. Hatta “ona sağlık dilerim” der. Bu çok ilginçtir: Şair yaşamı seçenlere öfke duymaz. Kendi seçiminin başkaları için bir hüküm olmadığını kabul eder.
Sonra şiirin bütün ağırlığı bir anda Tanrı’ya yönelir:
“bana gelince, ben sana geliyorum, tanrım”
Burada ölüm artık yalnızca biyolojik sona dönüşmez. Şair ölümü Tanrı’ya doğru gidiş olarak anlamlandırır. “Sonunda huzuru bulmak için” der. Fakat hemen ardından şiirin en insani tereddütlerinden biri gelir:
“buna hakkım var.
umarım, buna hakkım var, umarım”
Bu tekrar, şairin Tanrı karşısındaki kesinliğini kırar. Tanrı’ya gitmek istediğinden emindir; fakat Tanrı’nın onu kabul edip etmeyeceğinden emin değildir. Böylece intihar düşüncesi, dinsel açıdan da bir belirsizliğe dönüşür. Huzur arzulamaktadır ama huzuru hak edip etmediğini bile sorgulamaktadır.
“çünkü çılgınlık bile kalmıyor bana” dizesi ise son enerjinin de tükenmesini anlatır. İnsan bazen yaşamı sürdürebilmek için öfkeye, isyana, çılgınlığa ihtiyaç duyar. Şair artık bunu bile taşıyamamaktadır. Ardından gelen:
“çünkü her yerim korkunç ağrıyor
çünkü ruhum yapayalnız, ölecek kadar”
sözlerinde beden ve ruh aynı noktada birleşir. Bedensel acı ile ruhsal yalnızlık birbirinden ayrılmaz hâle gelir. “Ölecek kadar yalnız” ifadesi özellikle güçlüdür; yalnızlık burada ölümün sebebi olmaktan ziyade ölümün kendisi kadar mutlak bir hâl kazanır.
Fakat tam bu noktada şiir yeniden yaşama dönmektedir:
“çünkü son kağıt da bitiyor ve yalnızca adımlar
yaşasın yaşam”
“Yaşasın yaşam” ifadesi, bütün şiirin en büyük paradoksudur. Bu söz şiirin içinde neredeyse geç kalmış bir yaşam duası gibi belirir. Şair ölümü anlatırken yaşamı kutsar. Yaşamı reddettiğini söylerken bile “yaşasın yaşam” diyebilmektedir.
Ve son iki dize, şiirin bütün anlamını açık uçlu bırakır:
“çünkü başında duruyorum yolun, tanrı beni çekiyor kendine
ve yolun sonunda duruyorum ve ölümü tatmıyorum.”
Burada olağanüstü bir mekânsal belirsizlik vardır. Şair hem yolun başındadır, hem yolun sonundadır. Başlangıç ve son aynı anda yaşanmaktadır. Tanrı onu kendisine çekmektedir; fakat şair “ölümü tatmıyorum” demektedir.
Bu son söz, şiirin bütününü geriye dönük olarak değiştirir. Çünkü ölüm hakkında bunca uzun konuşan kişi sonunda ölümün kendisine ulaşamaz. Ölüm şiirde sürekli yaklaşır fakat hiçbir zaman bütünüyle deneyimlenmez. Dolayısıyla şiir aslında ölümün değil, ölüm eşiğinde kalmanın şiiridir.
“Geride Kalanlara Mektup” adının da anlamı burada derinleşir. Şair geride kalanlara sesleniyor gibi görünür; fakat şiirin sonunda aslında kendisi de geride kalmış gibidir. Yolun başında ve sonunda aynı anda duran, Tanrı’ya çağrılan fakat ölümü “tatmayan” bir bilinç söz konusudur.
Bu nedenle şiirin en güçlü yanı, intihar düşüncesini romantikleştirmesi değil; yaşamak ile ölmek arasındaki son derece ince, çelişkili ve acılı bilinç hâlini göstermesidir. Şair dünyadan vazgeçtiğini söylerken hâlâ güzelliği, yeni günü, güvenin kıvılcımını, devamlılığı ve sonunda “yaşam”ı telaffuz eder. Ölüm isteğinin içinde bile yaşama ait parçalar kalmıştır.
Şiirin asıl trajedisi de budur: İnsan yaşamı istemediği için değil, yaşamla bağ kurma gücünü kaybettiği için ölümün eşiğine gelir. Fakat bağ bütünüyle kopmadığı için ölüm de tamamlanamaz. Bu yüzden son cümledeki “ölümü tatmıyorum”, şiirin karanlığını değil, belki de en derin çelişkisini ifade eder: Ölmek isteyen bilinç bile ölümün kendisini değil, acının sona ermesini istemektedir.