Bir Şairin Son Günleri: Cemal Süreya'nın Yorgunluğu, Yalnızlığı ve Son Vapur
1 Kasım 2026
“Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum tanrım.”
Cemal Süreya'nın hayatını şiirlerinden tanıyoruz. Aşkı, ayrılığı, özlemi, insanın içindeki o ince sızıyı anlatan dizelerini yıllardır okuyoruz. Şiirlerinde öylesine güçlü, öylesine canlı bir dünya kuruyor ki insan, o dizelerin arkasındaki adamın hayatla ne kadar zor bir mücadele verdiğini çoğu zaman düşünmüyor.
Oysa Cemal Süreya'nın hayatına biraz yakından bakınca karşımıza şiirlerinden çok daha hüzünlü bir hikâye çıkıyor. Dağılan evlilikler, bitmek bilmeyen ayrılıklar, yıllarca süren bir boşanma davası, evinden uzak kalışlar, ekonomik sıkıntılar, aile içindeki çatışmalar, yalnızlık ve giderek ağırlaşan sağlık sorunları...
Bütün bunların arasında şiir yazmaya, dergiler çıkarmaya, dostlarıyla bir araya gelmeye, insanlarla ilgilenmeye devam eden bir adam var. Fakat insanın başkalarına gösterdiği dayanıklılık, kendi hayatını taşımaya her zaman yetmiyor.
Cemal Süreya'nın son günlerini anlatan tanıklıkları okurken beni en çok etkileyen şey de bu oldu. Bir şairin ölümünden önce yaşadığı hastalıktan ziyade, o hastalığa gelinceye kadar biriktirdiği yorgunluk.
Bir türlü sona ermeyen ayrılıklar
Cemal Süreya'nın özel hayatı, şiirlerindeki aşkın ve ayrılığın dünyasından oldukça farklı, zaman zaman da oldukça çalkantılı bir seyir izler.
İlk eşi Seniha Hanım'la yaşadığı ayrılık, yalnızca iki insanın evliliklerini sona erdirmesiyle sonuçlanmaz. Çift 1958'de ayrılır, ancak resmî boşanma 1965 yılında gerçekleşir. Böylece boşanma süreci yedi yıl sürer. Bu yıllar, Süreya'nın hayatında başka ilişkilerin ve yeni başlangıçların da bulunduğu, fakat geçmişteki evliliğin hukuki ve duygusal yükünün devam ettiği bir dönemdir.
Zuhal Tekkanat'la evliliği, oğlu Memo Emrah'ın doğumu ve ardından gelen ayrılık da hayatındaki önemli kırılmalardan biridir. Daha sonra yaptığı evlilikler de uzun süreli bir huzur getirmez.
Bir yandan sevdiği insanlarla birlikte olmayı isteyen, diğer yandan ilişkilerinin içinde kendisini sıkışmış bulan bir adamdır. Evlilikleri ve ayrılıkları boyunca yaşadığı sorunlar, zamanla hayatının önemli bir parçasına dönüşür.
Evinden uzaklaştığı, otellerde kaldığı, yeni bir düzen kurmaya çalıştığı dönemler olur. Bir evin içinde yaşamak, o evin huzurunu bulmak anlamına gelmez onun için. Bazen insanın kendi evi, sığınacağı yer olmaktan çıkar; bir an önce uzaklaşmak istediği bir mekâna dönüşür.
Bu hikâyeyi okurken şunu düşünüyorum: Cemal Süreya'nın şiirlerinde ev, kadın, aşk ve ayrılık üzerine kurduğu dünyanın arkasında, gerçek hayatta bir türlü yerleşemeyen, bir türlü kendisine kalıcı bir huzur bulamayan bir insan da var.
Memo ile yaşanan çatışmalar
Son dönemine ilişkin anlatılarda en ağır sahnelerden biri, oğlu Memo Emrah ile yaşadığı çatışmalardır.
Birsen Hanım'ın aktardığı olayda, evden ayrılmak için hazırlık yapılırken bir çanta yüzünden baba ile oğul arasında tartışma çıkar. Cemal Süreya'nın eşyaları götürmek istemesi üzerine Memo çantayı vermemekte direnir. Tartışma büyür ve fiziksel şiddete dönüşür. Memo babasına yumruk atar. Cemal Süreya da karşılık verir. Yaşanan boğuşmanın ardından Cemal Süreya başını bir yere çarparak yere düşer.
Bu sahne yalnızca bir aile kavgası değildir. Bir evin içinde birikmiş öfkenin, geçimsizliğin ve çaresizliğin dışarıya taştığı ağır bir andır.
Burada dikkatli olmak gerekiyor: Memo ile yaşanan bu çatışmaya ilişkin farklı tanıklıklar ve değerlendirmeler vardır. Özellikle Zuhal Tekkanat, daha sonraki bir söyleşisinde oğlunun babasının ölümüne neden olduğu yönündeki iddiaları reddetmiştir. Dolayısıyla bu olayı Cemal Süreya'nın ölümünün doğrudan sebebi olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak Birsen Hanım'ın tanıklığında aktarılan şiddet ve aile içindeki gerilim, şairin son döneminde yaşadığı zorlukları anlamamız bakımından önemlidir.
Birsen Hanım'ın anlattığı evden ayrılma sahnesi de insanın içini acıtıyor. Gece boyunca süren tartışmaların ardından evden çıkmak isteyen Birsen Hanım'a Cemal Süreya yalvarıyor:
“ N'olur gitme, beni bırakma.”
Birsen Hanım sonunda evden ayrılıyor. Cemal Süreya ise mutfak camında, kızları Gonca'ya annesini bırakmaması için yalvarmayı sürdürüyor.
Bir zamanlar şiirlerinde aşkı böylesine zarif bir dille anlatan adamın, kendi evinin penceresinde terk edilmemek için yalvarması, hayatın insana hazırladığı en acı çelişkilerden biri.
Parasızlık, geçim sıkıntısı ve bir türlü bitmeyen yorgunluk
Cemal Süreya'nın hayatında ekonomik sıkıntılar da önemli bir yer tutar.
Maliye Bakanlığındaki görevinden ayrılarak edebiyat dünyasına yönelmesi, dergicilik çalışmaları, çevirileri ve yazıları onun hayatında önemli bir yer edinir. Ancak edebiyatla uğraşmak, her zaman düzenli ve yeterli bir gelir anlamına gelmez. Papirüs gibi büyük emek verdiği yayınların maddi yükü de vardır.
Bir dönem yeniden memuriyete dönmek zorunda kalır. Emekliliğinden sonra da geçim sıkıntısı bütünüyle ortadan kalkmaz. Hayatının son yıllarında çeşitli yayın organlarında çalışır, yazılar yazar, dostlarıyla ilişkilerini sürdürür.
Son günlerine ilişkin tanıklıklarda ise ekonomik sıkıntının gündelik hayata nasıl yansıdığını görüyoruz.
8 Ocak 1990 Pazartesi günü evden çıkarken cebinde yalnızca bir vapur jetonu vardır.
Bu ayrıntı, insanın zihninde kolay kolay silinmiyor.
Bir şair düşünün; yıllarca şiir yazmış, dergiler çıkarmış, edebiyat dünyasında önemli bir yer edinmiş. Fakat hayatının son günlerinde cebinde yalnızca bir vapur jetonuyla evden çıkıyor.
Üstelik o gün dostlarıyla buluştuğunda da hayatının ağırlığını üzerinden atabilmiş değildir.
İnsan bazen parasızlığı yalnızca cebindeki paranın azlığı olarak düşünür. Oysa parasızlık, insanın kendisine ait bir hayat kurmasını, bir evde huzurla yaşamasını, istediği zaman istediği yere gitmesini bile engelleyebilir. Cemal Süreya'nın son dönemine ilişkin anlatılarda bu çaresizliğin izleri açıkça görülüyor.
Dostlarına günlerdir doğru dürüst yemek yemediğini söylemesi, önüne konulan yemeği yemeye ikna edilmeye çalışılması, ev için para aranması... Bunlar bir şairin biyografisinde küçük ayrıntılar gibi durabilir. Oysa insanın hayatının sonuna doğru nasıl bir yoksunluk içinde kaldığını gösteren ayrıntılardır.
8 Ocak 1990: Son pazartesi
Cemal Süreya'nın ölümünden önceki son pazartesisi, Muzaffer Buyrukçu'nun anlatımıyla edebiyatımızın en hüzünlü tanıklıklarından biridir.
8 Ocak 1990 günü, cebinde bir tek vapur jetonuyla evden çıkar. Gazeteciler Cemiyeti'nde Muzaffer Buyrukçu, Halil İbrahim Bahar, İpek Tekil ve Melisa Gürpınar gibi dostları onu beklemektedir.
Saat 12.35 civarında göründüğünde Muzaffer Buyrukçu, karşısında tanıdığı Cemal Süreya'yı bulamaz. Şairin yürüyüşü değişmiştir. Güçlükle ayakta durmakta, yalpalamakta, sanki her an yere yığılacakmış gibi görünmektedir.
Buyrukçu'nun anlattıkları, insanın zihninde ağır bir görüntü bırakıyor:
“Hayır, benim beğendiğim, sevdiğim, varlığıyla övündüğüm arkadaşım Cemal Süreya değildi.”
Onu kucaklar, yanaklarından öper ve sorar:
“Hasta mısın?”
Cemal Süreya ise:
“Bir şeyim yok,” diye karşılık verir.
Fakat bir şey vardır. Üstelik bu, yalnızca dışarıdan görülebilen bir bitkinlik değildir.
Buyrukçu, onun ellerinin titrediğini, yüzünün solduğunu, günlerdir yemek yemediğini öğrenir. Masaya otururlar. Rakı söylenir, beyaz peynir ve domates istenir. Cemal Süreya'nın bir şeyler yemesi için uğraşırlar.
Muzaffer Buyrukçu'nun anlattığı bu küçük sahnede, dostluğun ne demek olduğunu da görüyoruz. Bir arkadaşının yüzündeki değişikliği fark etmek, ona yemek yedirmeye çalışmak, şakalaşarak biraz olsun neşelendirmek...
Buyrukçu, Cemal Süreya'yı eski hâline döndürmek ister gibidir. Ona Charles Boyer'e benzediğini söyler. Cemal Süreya bu şakadan hoşlanır. Birkaç dakika için yüzünde eski gülümsemesinden izler belirir.
Fakat Halil İbrahim Bahar, onun durumunu daha ciddi değerlendirmektedir.
Bahar bir hekimdir. Şairin kilo kaybından, iştahsızlığından, titremesinden ve genel durumundan endişelenir. İçkiyi bırakması ve hastaneye yatması gerektiğini söyler. Gecikmenin tehlikeli olabileceği konusunda uyarır.
Cemal Süreya ise bu uyarıları kabullenmek istemez.
“Benim içkiyle bir sorunum yok ki...” der.
Arkadaşları onun durumunun iyi olmadığını görmektedir. Bir yandan yemek yemeye ikna etmeye, diğer yandan hastaneye gitmesini sağlamaya çalışırlar.
Bahar nabzına bakar. Taşikardisi olduğunu söyler. Cemal Süreya ise hayaller gördüğünü, kulaklarının uğuldadığını anlatır.
Bahar'ın uyarısı açıktır:
“Bir alkol krizi geçiriyorsun sen, mutlaka hastaneye yatmalısın!”
Bütün bunların arasında Cemal Süreya'nın söylediği bir cümle vardır ki, insanı en çok orada durduruyor:
“Yaşayacağım kadar yaşadım, ölmek istiyorum.”
Bu sözün arkasında ne kadar derin bir yorgunluk bulunduğunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak dostlarının karşısında, bedeninin verdiği işaretleri görmezden gelmeye çalışan, hayatın kendisine yüklediği sorunlardan bunalmış bir insan vardır.
Muzaffer Buyrukçu onu yalnız bırakmak istemez. Boynuna sarılır:
“Ya atlatamazsan, ya ölürsen? Ne olur, yapma öyle bir şey.”
Cemal Süreya'nın cevabı ise hem hüzünlü hem de unutulmayacak kadar insancadır:
“Yapmam. Seni yalnız bırakmam. Biz kardeşiz, kader arkadaşlarıyız.”
Ardından gözleri dolar.
Ölümden söz eden bir adamın, dostuna onu yalnız bırakmayacağını söylemesi... Bu konuşmanın içinde hem yaşama arzusu hem de tükenmişlik yan yana duruyor.
Birkaç saat sonra: Son ayrılık
O gün Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu ile bir süre daha vakit geçirir. Çocukluğundan, babasının trafik kazasında ölümünden ve hayatında iz bırakan olaylardan söz eder.
Buyrukçu ona:
“Senin çocukluğun da cehennemin ta kendisi,” der.
Cemal Süreya ise belki de ilk kez bu kadar açık bir biçimde kendisini anlatır:
“Ben de o cehennemde doğan bir şairim. Bak bunu ilk defa sana söylüyorum, yaz bir kenara.”
Bu cümle, şairin hayatını anlamak bakımından çok önemli. Çünkü insan bazen çocukluğunda yaşadığı acıları yıllarca içinde taşır. Büyür, değişir, başka hayatlar kurar ama o ilk yaraların izleri bütünüyle silinmez.
Günün sonunda Sirkeci'de, Kadıköy Vapur İskelesi'nin yakınındaki üst geçide kadar birlikte yürürler.
Muzaffer Buyrukçu, Cemal Süreya'nın merdivenlerden çıkışını izler. Ağır, yorgun ve isteksiz adımlarla yürümektedir. Üst geçidin düzlüğünde durur, arkadaşına el sallar.
Buyrukçu da el sallar.
Cemal Süreya gözden kayboluncaya kadar oradan ayrılmaz.
Bu, Muzaffer Buyrukçu'nun onu son görüşüdür.
Son vapur
Aynı günün bir başka tanıklığı İpek Tekil'e aittir.
Cemal Süreya ile birlikte vapura binerler. Kadıköy İskelesi'nde olduklarından emin olmak ister. Yanlış vapura binmekten çekinir. Bir zamanlar yanındakilerin vapur jetonunu bile düşünen, ihtiyacı olanlara vermek için cebinde fazladan jeton taşıyan adam, şimdi cebindeki tek jetonla yolculuk etmektedir.
İpek Tekil, ona 15 Ocak'ta düzenlenecek serginin davetiyesini verir.
“Geleceksin, değil mi?” diye sorar.
“Belki...” der Cemal Süreya.
Davetiyenin üzerindeki Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dizelerini çok beğenir:
“Ne bir haram yedin, ne cana kıydın. Ekmek gibi temiz, su gibi aydın.”
“Keşke bunu ben yazsaydım!” der.
Sonra çantasından Broy dergisini çıkarır. Ülkü Tamer'in kendisi için yazdığı şiiri gösterir. İpek Tekil'den yüksek sesle okumasını ister. Gözleri iyi görmediği için okurken birkaç hata yapar, Cemal Süreya hemen düzeltir. Şiiri ezberlemiştir.
Birlikte bir piyango bileti alırlar. Cemal Süreya biletin kendisinde kalmasını ister. Bir şey çıkarsa haber vermesini söyler.
Bütün bu ayrıntılar, ölümünden birkaç saat önce bile hayatın küçük sevinçleriyle ilgilenen bir adamı gösteriyor.
Bir sergiye davet ediliyor, bir şiiri dinliyor, bir piyango bileti alıyor. Belki de bir başka gün yeniden buluşacaklarını düşünüyorlar.
Fakat o buluşma gerçekleşmeyecektir.
İpek Tekil'in anlattığı son vapur yolculuğunda Cemal Süreya'nın yüzünde tarif edilmesi zor bir hüzün vardır. Yavaş yürümektedir. Bir süre sonra eve gitmek istediğini söyler. Telefonunu tamir ettirmekten, Memo'dan ve evdeki meselelerden söz eder.
Ayrılırken yine ağır adımlarla uzaklaşır.
İpek Tekil'in tanıklığı, o günün son görüntülerinden birini tamamlar: Artık yürümekte bile zorlanan, fakat çevresindeki insanlarla ilgilenmeye devam eden bir şair...
Son gece
8 Ocak'ı 9 Ocak'a bağlayan gece, Cemal Süreya'nın evindeki son saatleri başlar.
Birsen Hanım'ın anlatımına göre şair evde yeniden fenalaşır. Hastaneye kaldırılması gerekir. Memo'nun anlattığına göre babasını buzdolabının önünde bulur. Cemal Süreya kendisine içki alacağını düşündüğünü söyler; o ise su içeceğini belirtir.
Sonrasında yaşananlar bulanıktır.
Ambulans çağrılır. Hastaneye götürülür. Önce Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne, ardından Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne sevk edilir.
Birsen Hanım hastaneye ulaştığında saat sabaha karşı dördü bulmuştur.
Şair zaman zaman kendine gelir, yeniden dalar. Nerede olduğunu sorar. Eve gitmek ister. Pijamalarını ve takma dişlerini ister. Bir ara biraz toparlanır, ardından yeniden fenalaşır.
Hastanede bile aklı evdedir. Oradan ayrılmak, başka bir eve gitmek, yeniden bir hayat kurmak ister.
Bir ara koridorda yürümeye çalışır. Güçlükle adım atar. Birsen Hanım'a seslenir:
“Bıraktın gittin beni.”
Bir süre sonra yeniden kötüleşir. Doktorlar müdahale eder. Oksijen ister.
Bu saatlerde yanında bulunan insanların anlattıkları, ölümün artık çok yakında olduğunu hissettirir.
Cemal Süreya, 9 Ocak 1990 tarihinde, 59 yaşında hayata veda eder.
Ölümünden İki Gün Önce Elinde Olan Şiir
Cemal Süreya'nın ölümünden iki gün önce eline ulaşan Yeni Yaprak dergisinde yayımlanan şiiri, bütün bu anlatılanların ardından insanın karşısına başka bir anlamla çıkıyor:
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir.
Üstü kalsın!..
Şiirin son iki dizesi özellikle sarsıcı. Hayatın kendisine sunduğu bütün sıkıntılara rağmen onu bütünüyle reddetmeyen, hatta yaşadığı hayata bir teşekkür borcu varmış gibi konuşan bir şair var karşımızda.
Ama bu teşekkürün içinde bir kırgınlık da seziyorum. Sanki hayatla hesabını kapatıyor. Aldıklarını da, verdiklerini de kabul ediyor. Yine de geriye bir şey bırakıyor: Üstü kalsın.
Cemal Süreya'nın ölümünden iki gün önce eline ulaşan bu şiir, bugün geriye dönüp baktığımızda bir veda mektubu gibi okunuyor. Elbette şiiri yalnızca ölümün habercisi olarak değerlendirmek istemem. Fakat şairin son günlerini bildikten sonra bu dizelerin insanda bıraktığı etkiyi de görmezden gelemiyorum.
Bir insanın hayatı boyunca yaşadığı bütün kırgınlıkları, yoksunlukları, ayrılıkları ve yorgunlukları altı dizeye sığdırması mümkün mü? Belki değil. Ama Cemal Süreya, kendi hayatının son sayfasına böyle bir şiir bırakmış.
Son Söz: Geriye Şiirleri Kaldı
Bu hikâyeyi okuduktan sonra Cemal Süreya'nın şiirlerine yeniden dönmek gerekiyor. Çünkü artık yalnızca aşkı anlatan, güzel dizeler kuran bir şairi okumuyoruz. Hayatın içinde yorulmuş, evinde huzur aramış, parasızlıkla boğuşmuş, sevdikleriyle sorunlar yaşamış, hastalığını kabullenmekte zorlanmış bir insanı da tanıyoruz.
Onu yalnızca acılarıyla hatırlamak istemiyorum. Çünkü Cemal Süreya, yaşadığı bütün zorluklara rağmen üretmiş, gülmüş, şakalaşmış, dostlarını sevmiş ve şiirden vazgeçmemiş bir insandı.
Fakat ölümünden önceki son günlerini okuduğumda içimde kalan duygu hayranlıktan çok hüzün oldu.
8 Ocak günü cebinde bir vapur jetonuyla evden çıkan adam, ertesi gün hayata veda edecekti. Dostları onu hastaneye yatırması için ikna etmeye çalışırken o hâlâ evinden, ailesinden, parasızlığından ve hayatın kendisine yüklediği sorunlardan söz ediyordu.
Bir insanın hayatı bu kadar ağırlaşabilir mi?
Cemal Süreya'nın son günlerinde beni en çok yaralayan şey, ölümünden önce bile kendisine ait huzurlu bir hayatın peşinde olması. Sanki her şeyin bir gün düzeleceğine, bir evin, bir masanın, birkaç dostun ve yeniden başlayacak bir hayatın kendisini beklediğine inanmak istiyordu.
Son vapura bindi. Bir şiir okudu, bir piyango bileti aldı. Arkadaşlarıyla vedalaştı. Belki de hiçbiri bunun son karşılaşmaları olduğunu bilmiyordu.
Şimdi geriye şiirleri kaldı.
Ve insan, onun dizelerini okurken bazen şu soruyu sormadan edemiyor: Başkalarının hayatına bu kadar güzellik bırakmış bir insan, kendi hayatında neden bu kadar az huzur bulabildi?
Derkenar: Bir de Muzaffer Buyrukçu
Solon'un, "Birine mutlu demek için ömrünün sonunu görmek gerekir," dediği aktarılır. Cemal Süreya'nın son günlerini okurken bu söz yeniden aklıma geldi. Bir insanın hayatına, yaşadığı güzel günlere, dostluklarına, başarılarına bakarak hüküm vermek kolay. Oysa bazen bütün bir ömrün bıraktığı iz, son günlerde yaşananlarla bambaşka bir anlam kazanıyor.
Cemal Süreya'nın son günlerini anlatan Muzaffer Buyrukçu'nun hayatını merak ettim. Acaba dostunun ardından nasıl bir hayat sürmüştü? Karşıma çıkan haber ise beni bir kez daha hüzünlendirdi:
"Öykü ve roman dalında önemli eserler veren ve birçok ödülü bulunan Muzaffer Buyrukçu, Salı günü yaşamını yitirdi. Gaziosmanpaşa Bağlarbaşı Mahallesi'ndeki evinde eşiyle yaşayan Buyrukçu'dan haber alamayan komşuları durumdan şüphelendi. Komşuların Perşembe günü haber verdiği polis ekipleri yazarı evinde ölü buldu. Buyrukçu'nun eşinin durumu sağlık nedeniyle fark edemediği belirtildi. Muzaffer Buyrukçu'nun cenazesi, kesin ölüm nedeninin belirlenebilmesi için Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Yazarın cenazesinin ne zaman ve nereden kaldırılacağı henüz belli değil."
Cemal Süreya'nın son gününde onun karşısında oturan, yüzündeki solgunluğu fark eden, ellerinin titremesine kaygılanan, hastaneye yatması için çırpınan Muzaffer Buyrukçu da yıllar sonra kendi evinde, komşularının endişesiyle hatırlanacak bir ölümle hayata veda etmişti.
Dostunun karşısında endişeyle duran, onu kaybetmekten korkan Buyrukçu'nun da bir gün böyle sessizce hayattan ayrılması insanı düşündürüyor. Bir zamanlar birbirlerinin hayatına tanıklık eden, birbirlerini yalnız bırakmamaya çalışan iki dostun hikâyesi, yıllar sonra başka bir hüzünle tamamlanıyor.
Bu haber bana Cemal Süreya ile Muzaffer Buyrukçu'nun dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a yönelttikleri o şiirli, ironik intihar teklifini de hatırlattı. İkisinin birlikte kaleme aldığı o dizelerde şöyle sesleniyorlardı:
Ben ve Buyrukçu bu konuda
Dostça omuz veriyoruz size.
Gelin, halkın önünde,
Üçümüz birlikte intihar edelim.
Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü,
Gününü ve saatini siz saptayın.
Ülkemiz sizden kurtulsun,
Biz de bir işe yaramış olalım.
Şimdi dönüp baktığımda, o dizelerin ardındaki dostluğu, hayatın ağırlığı karşısında birlikte geliştirdikleri o kara mizahı ve birbirlerine verdikleri omuz desteğini düşünüyorum.
İyi ki bugünleri görmemişler, diyorum.
İki dostun da hayatının sonunu böyle hüzünlü haberlerle okumak insanın içini acıtıyor. Bir zamanlar aynı masada oturmuş, aynı kaygıları paylaşmış, birbirlerinin hayatına tanıklık etmişlerdi. Şimdi geriye şiirler, öyküler, hatıralar ve birbirlerine bıraktıkları tanıklıklar kaldı.
Belki de Solon'un sözünü bir kez daha hatırlamanın zamanı: Bir insanın nasıl yaşadığını anlamak için yalnızca yaşadığı günlere değil, geride bıraktığı son izlere de bakmak gerekiyor.