Kendi Hayatında Kendine Yer Açmak

Şairler:

Bilge Karasu’nun Narla İncire Gazel içinden altını çizdiğin cümleler, rastgele seçilmiş güzel sözler olmaktan çok, kitabın düşünsel ve duygusal omurgasını ortaya çıkarıyor. Özellikle dikkat çekici olan, Karasu’nun sevgi, yalnızlık, yaşlılık, ölüm, özgürlük, hafıza ve yıkım gibi büyük meseleleri soyut kavramlar halinde değil, gündelik hayatın içindeki küçük ayrıntılar üzerinden düşünmesi.

Altını çizdiğin parçalar birlikte okunduğunda, Karasu’da çok belirgin bir insan anlayışı ortaya çıkıyor: İnsan, başkasının hayatında neye dönüşeceğini bilemez; kendi hayatının da ne zaman, ne ölçüde ve hangi biçimde sona ereceğini bilemez. Buna rağmen yaşamak, sevmek, bağlanmak, hatırlamak ve bir başkasının hayatında iz bırakmak zorundadır.

Bir başkasının hafızasında nasıl kalacağımızı bilememek

Kitabın sonunda özellikle seçtiğin şu cümle, bütün metnin anahtarlarından biri:

“Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…”

Ardından gelen:

“Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da…”

Karasu burada yalnızca hatırlanmayı anlatmıyor. Çok daha incelikli bir şey söylüyor: Bir insanın başka bir insanın hayatındaki yerinin ne olacağını, o ilişkinin gelecekte hangi anlamı kazanacağını kişi kendi yaşadığı sırada bilemez.

Birlikte geçirilen sıradan bir gün, yıllar sonra hayatın en değerli anısı olabilir. Tersine, kişi için çok önemli görünen bir olay, karşısındaki insanın belleğinde neredeyse hiç yer etmeyebilir.

Bu yüzden cümledeki “hangi anısına nereden girip katılacağımız” ifadesi çok önemli. İnsan başka birinin belleğine yalnızca bir “olay” olarak girmez. Bir ses, bir bakış, bir cümle, bir koku, bir ev, bir sabah, bir yangın, bir çay, hatta söylenmemiş bir söz olarak girer.

Nitekim metnin başındaki vişne ağacı da bunun küçük bir örneğidir.

Karasu, sevdiği kişiye doğrudan “sen benim için yaşam umudusun” demekte zorlanır. Bunun yerine vişne ağacını anlatır. Çünkü insanın sevgisini doğrudan söylemesi bazen yetersiz, hatta kaba gelir. Ağaç, sevginin dolaylı hafızası olur.

Bu nedenle kitabın sonundaki “anı” düşüncesi ile başındaki vişne ağacı birbirinden kopuk değildir. İnsanlar birbirlerinin hayatına bazen doğrudan söyledikleri sözlerle değil, başka şeylerin anlamını değiştirerek yerleşirler.


Vişne ağacı: Karasu’da sevginin en güzel biçimlerinden biri

Altını çizdiğin ilk büyük parça, bence kitabın en güzel bölümlerinden biri:

“Sen o vişne ağacı gibisin…”

Burada sevilen insan, yalnızca “güzel” değildir. Daha derin bir işlevi vardır:

“Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için.”

Bu cümle çok önemli.

Karasu sevgiyi, mutluluğu garanti eden bir şey olarak görmüyor. Sevilen kişi yaşanabilirliğin kanıtı haline geliyor.

Vişne ağacı kıştan sonra çiçek açıyor; sonra çiçeklerini kaybediyor; meyvesi kararıyor; mevsimler değişiyor. Dolayısıyla ağaç, yalnızca baharın güzelliğini değil, güzelliğin geçiciliğini de taşıyor.

Bu nedenle “yaşam umudu” romantik bir iyimserlik değil.

Tam tersine, ölümün, yaşlanmanın, kaybın ve zamanın farkında olarak sürdürülen bir umut.

Karasu’nun sevgi anlayışında çok önemli bir incelik de burada ortaya çıkıyor: Sevgi, karşımızdaki insanı sahiplenmek değildir; onun varlığının kendi yaşamımızda yarattığı imkânı fark etmektir.

Bunun hemen ardından:

“Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep.”

demesi de çok Karasuca.

Çünkü sevgi ne kadar derinse, onu ifade etmek o kadar zorlaşıyor. İnsan “seni seviyorum” demek yerine vişne ağacını anlatıyor.

Sonra yaz yağmuruna geçiyor:

“Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana.”

Burada sevilen insan artık yalnızca “güzel” değildir; kuraklığın karşısına çıkan hayat verici bir şeydir.

Ama hemen:

“Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.”

der.

Bu son cümle çok şey anlatıyor. Karasu'nun sevgisinde ölçü var. Sevdiğini kendi duygusunun ağırlığı altında ezmek istemiyor.

Sevgi burada sahip olmak değil, karşıdakinin özgürlüğünü gözeterek sevmek.


Sevgi ile özgürlük arasındaki ince çizgi

Şu cümlenin seçilmesi de bu nedenle çok anlamlı:

“Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.”

Bu, Karasu'nun aşk ve dostluk anlayışının belki de en açık ifadelerinden biri.

Karşısındaki insanı “ele geçirilecek ülke” olarak görmek, sevgiyi iktidara dönüştürmektir.

Bu nedenle biraz sonra:

“Sevgi, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir…”

dediği yerdeki “temel”, karşıdakini değiştirmek veya sahiplenmek değil, değişmeme hakkını tanımaktır.

Karasu için gerçek sevgi, iki insanın birbirine sahip olması değil; iki insanın birbirinin özgürlüğünü yok etmeden birbirine bağlanabilmesidir.

Bu yüzden “lale yetiştirenler” pasajı da çok güzel:

“Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz?”

Burada lale, ortak bir duyarlılığın sembolü gibi çalışıyor. Fakat asıl çarpıcı olan:

“Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın.”

Bu bir paradoks gibi görünür ama Karasu'nun insan ilişkileri anlayışını çok iyi özetler.

Yalnızlığın ortadan kaldırılmasını istemiyor. Yalnızlığının içinde bir başkasının bulunmasını istiyor.

Bu çok farklı bir şey.

Birinin yanında olmak ile birinin yalnızlığını işgal etmek arasındaki farkı görüyor.


“Ne gereği var?” — Sevginin gündelik dili

Altını çizdiğin:

“Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde ‘Uyanamadın mı daha?’ dediğim zaman ‘Ne gereği var?’ diyen ilk insansın bana.”

cümlesi, Karasu'nun büyük meseleleri neden gündelik ayrıntılar üzerinden anlattığını gösteriyor.

Burada aşk ilanı yoktur.

Romantik bir sahne de yoktur.

Sadece üçüncü çay vardır.

Ama insan ilişkilerinin gerçek hafızası çoğu zaman tam da budur.

İnsan yıllar sonra büyük sözleri değil, birinin kahvaltıda söylediği anlamsız görünen cümleyi hatırlayabilir.

Bu da kitabın sonundaki:

“Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…”

cümlesine yeniden bağlanır.

Bir insanın hayatında “anı” haline gelmek için büyük bir şey yapmak gerekmez.

Bazen üçüncü çayda söylenmiş bir cümle yeterlidir.


“Ölenle ölünmediğini” bilmek

Şu pasajlardan biri kitabın ölüm düşüncesini çok açık biçimde gösteriyor:

“Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…”

Karasu burada yasın çok önemli bir gerçeğini yakalıyor.

Ölen kişiyle birlikte bizim hayatımız bitmez.

Ama eski hayatımız da devam etmez.

Yaşam sürer; fakat eksilmiş olarak.

Bu nedenle yas, Karasu'da yalnızca “üzüntü” değildir. Bir tür bedensel eksilme gibi düşünülür:

“bir yeri koparak yaşamak”

Çok güçlü bir ifade.

Çünkü ölüm, yalnızca ölen kişiden bir şey götürmez; geride kalanın dünyasından da bir parçayı götürür.

Bu nedenle:

“Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor.”

cümlesi yalnızca özlem değildir.

Mekânın anlamını sevilen insan belirlemektedir.

Bir yer, sevilen kişi yoksa artık aynı yer değildir.


Yaşlanmak: Kendi hayatının yabancısı olmak

Yaşlılıkla ilgili seçtiğin pasajlar Karasu'nun en güçlü düşünsel bölümlerinden.

Örneğin:

“Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız.”

Burada yaşlanmak yalnızca bedenin değişmesi değildir.

Asıl değişim, insanın kendisine dışarıdan bakmaya başlamasıdır.

Aynada yüzünüzü görürsünüz. Ellerinize, ayaklarınıza bakarsınız. Ama bir noktada başkalarının bakışını kendi bakışınızın içinde fark edersiniz:

“Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda…”

Bu çok derin bir yaşlanma tanımıdır.

İnsan gençken kendisini içeriden yaşar. Yaşlandıkça kendisini başkalarının gözünden de görmeye başlar.

Karasu'nun “dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir” demesi, yaşlanmayı biyolojik olmaktan çıkarıp varoluşsal bir deneyime dönüştürüyor.


“Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir”

Bu cümle, seçtiğin bütün parçaların merkezinde duruyor:

“Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda.”

Buradaki “öğrenmek”, ölümü teorik olarak bilmek değildir.

İnsan bunu zamanla öğrenir.

Sevgilerden geçerek, ayrılıklardan geçerek, başarılardan geçerek, başarısızlıklardan geçerek, düşlerden geçerek…

Ve Karasu'nun çok güzel söylediği gibi:

“Her tümce yaşamla birlikte biter.”

Bu ifade aslında yalnızca yazıya ilişkin değildir.

Her deneyim kendi sonunu içinde taşır.

Bir aşk, bir dostluk, bir başarı, bir yolculuk, bir hayat...

Başladığı anda bitmeye başlamıştır.

Ama bu, Karasu'yu nihilist yapmıyor.

Tam tersine, sonluluk yaşamın değerini artırıyor.


“Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.”

Seçtiğin en çarpıcı cümlelerden biri bu:

“Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.”

Buradaki “çalmak” sözcüğü olağanüstü.

Fotoğraf çekmek, hayatı bir anlığına durdurmaktır.

İnsan hayat boyunca görüntüleri, anları, insanları, yerleri kendi hafızasına taşır.

Fakat ölüm geldiğinde artık son fotoğrafı kendisi çekemeyecektir.

Ölüm burada bir yok oluş kadar, tanıklığın sona ermesi anlamına geliyor.

İnsan ölürken yalnızca hayatını kaybetmez; kendi hayatının bundan sonraki tanığı olma hakkını da kaybeder.


“Yazılacak işi olmak” ve ölüm

Bu pasaj da çok önemli:

“Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum…”

Karasu burada yaygın bir düşünceyi tersine çeviriyor.

İnsan işlerinin olması nedeniyle ölümü unutmaz.

İşler, daha çok ona henüz gereksizleşmediğini hissettirir.

Sonra çok ağır bir ifade geliyor:

“gereksizlikler dönemine girmediğini…”

Karasu'nun yaşlılık anlayışının belki de en acı tarafı bu.

Ölüm korkusundan daha kötü bir şey olabilir:

Artık hayata gerekli olmadığını hissetmek.

Çünkü ölüm korkusu hâlâ yaşamaya bağlıdır.

Oysa “gereksizlik” duygusu, insanın yaşama bağını içeriden aşındırır.

Bu nedenle “yapılacak işler” yalnızca yapılacak işler değildir. İnsan onları yaparken kendisine:

“Ben hâlâ bu dünyanın içindeyim.”

demektedir.


Geç kalmışlık: Karasu'nun en acı kavramlarından biri

Tekrar tekrar seçtiğin:

“Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.”

cümlesi tesadüfen tekrarlanmıyor.

Karasu'nun dünyasında insanın trajedisi çoğu zaman yanlış şeyi yapmak değil, doğru şeyi yapmak için geç kalmaktır.

Özgürlüğün değerini zamanında anlayamamak.

Sevdiğini zamanında söyleyememek.

Bir dostun söylediklerini zamanında anlayamamak.

Bir güzelliği kurtarabilecekken kurtarmamak.

Bir yere gitmek için artık gücünün kalmadığını fark etmek.

Bütün bunların ortak duygusu geç kalmışlık.

Ve bu yüzden Karasu'nun küskünlük tanımı çok güçlü:

“Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır.”

Küskünlük burada psikolojik bir ruh hali olmaktan çıkıyor.

İçeride sıkışmış bir maddeye dönüşüyor.

İnsan öfkesini dışarı çıkaramaz. Affedemez. Geri dönemez. İleri gidemez.

Taşı parçalamak ister ama eli yetmez.


Yangın: Kitabın en büyük imgesi

Son bölümü özellikle sona yakın seçmen çok anlamlı.

Dünya yanıyor:

“Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde.”

Ama iki insan hâlâ orada.

Ve daha önemlisi:

“Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz.”

Bu sahne ilk bakışta romantik bir sığınak gibi okunabilir.

Fakat Karasu hemen bunun da güvenli olmadığını gösteriyor.

Çünkü sabah olduğunda:

“Geride bıraktığımız, bize yıllar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı.”

kalıyor.

Ve asıl acı cümle geliyor:

“Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik.”

Burada yangın yalnızca dış dünyadaki felaket değildir.

İnsanların korumadıkları şeylerin de yok olmasıdır.

Ve son soru:

“Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?”

Bence Narla İncire Gazel'in en ağır sorularından biri budur.

Çünkü Karasu yaşamayı ilerleme olarak görmeye itiraz ediyor.

Belki de biz “ilerliyoruz” sanırken, arkamızda sevdiğimiz evleri, ilişkileri, insanları, güzellikleri, fırsatları bırakıyoruz.

Ve bir noktada dönüp baktığımızda, hayatımızın arkasında bıraktığımız yıkıntılardan oluştuğunu fark ediyoruz.


Nar ve incir: Yok oluşun içinden yeniden doğan hayat

Annesinin narı yere atmasıyla ilgili anekdot da bu nedenle çok önemli:

“Evin beti bereketi niyetine…”

Narın parçalanması aslında bir bereket ritüelidir.

Nar ne kadar çok dağılırsa o kadar iyidir.

Sonra günler sonra:

“incecik bir çıtırtı”

duyulur.

Bu küçük ses, bütün kitabın dünyasına sığabilecek kadar güçlüdür.

Çünkü nar parçalanmıştır ama hayat parçalanmanın içinden yeniden çıkmıştır.

Bu, son bölümdeki yangının karşısında okununca daha da anlamlı hale geliyor.

Karasu'nun dünyasında yıkım kaçınılmazdır. Fakat yıkımın kaçınılmaz olması, hayatın anlamsız olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine:

Nar parçalanır; fakat bereket oradan çıkar.
Güzellik yanar; fakat hatırası kalır.
İnsan ölür; fakat başka insanların hayatında yaşamaya devam eder.

Bu yüzden başlıktaki nar ve incir, yalnızca meyve değildir. İkisi de Karasu'nun hayat anlayışının maddi karşılıkları gibi okunabilir.


“Her şey, sırası gelince olur”

Eren'in sorusu:

“Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı?”

aslında kitabın tamamını özetleyen bir hafıza sorusudur.

Bir insan bize bir şey söylediğinde onu hemen anlayamayabiliriz.

Bazen bir söz, söylendiği anda değil, onu anlamamızı gerektiren olay yaşandıktan sonra anlam kazanır.

Bu yüzden cevap:

“Her şey, sırası gelince olur…”

sıradan bir teselli değildir.

Bilginin bile bir zamanı vardır.

Bazı şeyleri gençken işitiriz ama yaşamadığımız için anlayamayız.

Yıllar sonra aynı söz birdenbire kendi hayatımızın cümlesi haline gelir.

İşte burada yine “anı” meselesine dönüyoruz.

Bir insanın söylediği sözün bizim hayatımızdaki gerçek yeri, söylediği anda değil; bazen yıllar sonra belirlenir.


“Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın.”

Bu cümle çok incelikli.

İki insan uzun süre birlikte kalıyor ve Karasu:

“bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz”

diyor.

Burada birlikte yaşamak bir romantik ideal olarak değil, başarılması gereken bir beceri olarak ele alınıyor.

Sonra:

“Ama bütün öykülerini yarım bıraktın.”

Ve:

“Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de….”

Bu, insan ilişkilerinin doğasına ilişkin çok güçlü bir düşünce.

Gerçek hayatta öyküler tamamlanmaz.

İnsanlar birbirlerinden ayrılırlar.

Bir şey yarım kalır.

Bir konuşmanın devamı gelmez.

Bir ilişkinin sonu açıklanmaz.

Bir insan ölür.

Ama yazı, bütün bunlara bir son verme eğilimindedir.

Hayat ise çoğu zaman sonunu yazmadan biter.

Karasu'nun yazıya yaklaşımı da burada beliriyor: Yazı, hayatın eksik bıraktığı şeyi tamamlamaz; onun eksikliğini görünür kılar.


“Belleksizin biriyim”

Şu cümle özellikle ilginç:

“Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası.”

Çünkü bütün kitap hafıza üzerine kurulmuş gibiyken anlatıcı kendisini “belleksiz” ilan ediyor.

Bu bir çelişki değil.

Tam tersine, Karasu'nun hafıza anlayışını derinleştiriyor.

İnsan her şeyi hatırlamaz.

Ama hatırlamadığını sandığı şeylerin etkisinden de kurtulamaz.

Bir kokunun, bir ağacın, bir cümlenin, bir sesin, bir yerin yıllar sonra aniden ortaya çıkması bunu gösterir.

Hatırlamak yalnızca “olayı bilmek” değildir.

Bazen hafıza, insanın içinde olayın kendisi olarak değil, bir duygu, bir görüntü, bir koku veya bir eksiklik olarak kalır.


“Sen geliyorsun… bakıyorum ki gücüm yok.”

Son seçtiğin cümlelerden biri, bütün bu düşünceleri yaşlılık ve beden üzerinden somutlaştırıyor:

“Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.”

Burada trajedi çok yalın.

İnsan artık istemediği için gitmiyor değildir.

İstiyor ama yapamıyor.

Bu ayrım Karasu için çok önemli.

Çünkü özgürlük yalnızca “istediğini seçmek” değildir. İstediğini gerçekleştirecek gücün de olması gerekir.

Yaşlandıkça insan, kendi iradesi ile bedensel imkânları arasındaki mesafenin açıldığını görür.

İşte daha önceki:

“Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü?”

cümlesi burada yeniden anlam kazanıyor.

Özgürlük ile düşme arasındaki ilişki de bundan kaynaklanıyor.

Uçmak isteriz; fakat düşme ihtimalini de beraberinde taşırız.


Bütün seçkide ortaya çıkan Karasu

Altını çizdiğin satırları bir arada düşündüğümde Karasu'nun dünyasında dört büyük mesele belirginleşiyor.

İlki sevgi. Sevgi, sahip olmak değil; başka bir insanın varlığını kendi hayatında bir imkân olarak kabul etmek. Karşıdakini ele geçirmemek, onun yalnızlığını yok etmemek, özgürlüğüne müdahale etmemek.

İkincisi zaman. İnsan hiçbir şeyi tam zamanında anlayamaz. Bazı sözler yıllar sonra anlam kazanır. Bazı güzellikler kaybedildikten sonra fark edilir. Bazı özgürlüklerin değeri ancak onları kullanamayacak hale geldiğimizde anlaşılır.

Üçüncüsü ölüm. Ölüm yaşamın karşısında duran yabancı bir olay değildir. Yaşamın içine baştan beri yerleşmiştir. Yaşamayı öğrenmek, yavaş yavaş kaybetmeyi öğrenmektir.

Dördüncüsü ise hafıza. İnsan neyi hatırlayacağını seçemez. Başkasının hayatında nasıl bir anıya dönüşeceğini de seçemez. Bu yüzden insanın başkasına söylediği her söz, yaptığı her küçük hareket, farkında olmadan gelecekteki bir hafızanın parçası olabilir.

Ve bütün bunların üzerinde, bence Karasu'nun en büyük sorusu duruyor:

Bir şeyi sevdiğimiz halde onu koruyamıyorsak, gerçekten yaşamış mı sayılırız?

Yangının sonunda geride kalan yıkıntı bu yüzden çok sarsıcıdır. Çünkü anlatıcılar orada bulunan güzelliği kurtarmaya çalışmamışlardır. Sabah olduğunda güzellik artık yoktur.

Bu, “hayat geçicidir” gibi basit bir düşünce değildir.

Daha acı bir şeydir:

Bazı şeylerin geçici olduğunu biliyoruz; fakat yine de onları kurtarmak için gerekeni yapmıyoruz. Sonra da onların yok oluşunu kader diye adlandırıyoruz.

Belki de Karasu'nun “geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı” dediği şey tam olarak budur.

Ve bu yüzden kitabın sonundaki:

“Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…”

cümlesi, yalnızca bir aşk cümlesi değil.

Aynı zamanda bir sorumluluk cümlesi.

Çünkü başka bir insanın hayatında nasıl bir anıya dönüşeceğimizi bilmiyorsak, ona ne bıraktığımızı daha dikkatli düşünmemiz gerekir.

Vişne ağacının, üçüncü çayın, bir sesin, yarım kalmış bir öykünün, bir yangının ve narın içindeki o küçücük çıtırtının aynı kitapta buluşması da bu yüzden çok anlamlı: Karasu için insan hayatının gerçek arşivi büyük olaylar değil, geride bıraktığımız küçük izlerdir.