Anne Michaels Belleğin, Aşkın ve Kaybın Sessiz Şairi
Belleğin, Aşkın ve Kaybın Sessiz Şairi
Anne Michaels'ın edebiyatında aşk, ölüm, bellek ve beden birbirinden ayrılabilecek dört ayrı konu değildir. Bunlar, insanın dünyada bir başkasına bağlanmasının ve sonra o bağın kaybıyla yaşamak zorunda kalmasının farklı yüzleridir. Michaels'ın asıl sorusu da burada belirir: Bir insanı kaybettikten sonra onunla ilişkimiz nasıl devam eder?
Çünkü ölüm Michaels'ın şiirinde bir ilişkinin basitçe sona ermesi değildir. Ölüm, insanın artık yanında olmayan biriyle kurduğu ilişkinin biçimini değiştirir. Sevilen kişi artık konuşamaz; fakat onun sesi bir başkasının belleğinde kalabilir. Dokunuş ortadan kalkar; fakat beden o dokunuşu hatırlayabilir. Bir ev boşalır; fakat o evin ışığı, kokusu, duvarları ve pencereleri bir insanın içinde yaşamaya devam edebilir.
Bu yüzden Michaels'ın şiiri kaybın karşısında teselli arayan bir şiir değildir. Daha zor bir şey yapar: Kaybın insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini araştırır.
Michaels'ın kendi ifadesiyle şiir “tanıklık” eder; hatta onun için her şiir bir tanıklık şiiridir. Şiirin aynı zamanda bir tür kurtarma olduğunu söyler: unutulmaya, kayıtsızlığa ve her türlü amneziye karşı bir kurtarma. Bu düşünce, onun şiirinin neden sürekli geçmişe, ölüme ve hatırlamaya döndüğünü açıklıyor.
Ama Michaels'ın belleği geçmişi olduğu gibi saklayan bir depo olarak görmediğini anlamak daha önemli.
Onun için bellek geçmişi yeniden kurma biçimidir.
Geriye bakıp başka bir harita görmek
Michaels'ın şiir dünyasının belki de en güzel anahtarı Correspondences'ta söylediği şu cümledir:
“Geriye bakıp başka bir harita görmek.”
Dizenin İngilizcesi de aynı yalınlıkta: “To look back / and see another map.”
Hemen öncesindeki düşünce daha da önemlidir:
“Değiştirmemiz gereken bir şey varsa, o da geçmiştir.”
İlk bakışta paradoks gibi görünen şey burada Michaels'ın bütün bellek anlayışını açar.
Geçmişte yaşanmış olayı değiştiremeyiz. Ölüm geri alınmaz. Söylenmiş söz söylenmemiş olmaz. Bir insanın çocukluğuna geri dönüp başka bir hayat yaşaması mümkün değildir. Tarih yeniden yazıldığında bile yaşanmış olanın kendisi değişmez.
Fakat geçmişin anlamı değişebilir.
İnsan yıllar sonra aynı olaya başka bir yerden baktığında, o olayın içindeki bazı şeyleri ilk kez görebilir. Daha önce yalnızca bir kayıp olarak gördüğü şeyin içinde başka bir anlam bulabilir. Bir zamanlar anlaşılmamış bir davranışın nedenini kavrayabilir. Bir insanın ölümünden sonra onun hayatına dair daha önce fark etmediği ayrıntıları bir araya getirebilir.
Dolayısıyla Michaels'ın “geçmişi değiştirmek” düşüncesi tarihsel gerçeği değiştirmek değildir. Belleğin geçmişe yeniden bakma gücüdür.
Bu yüzden harita çok yerinde bir imgedir. Dünya değişmemiştir; fakat haritaya bakan kişinin konumu değişmiştir. Aynı şehir artık başka bir yönden görünür. Aynı yol başka bir yere çıkar. Bir zamanlar kapalı görünen bir geçit açılır.
Michaels'ın şiirinde zaman da bu nedenle düz bir çizgi değildir. Geçmiş şimdiye sızar.
Bir koku yıllar öncesini bugüne getirir. Bir mektup, yazıldığı zamandan onlarca yıl sonra yeniden açıldığında geçmişi şimdiki zamana taşır. Bir beden, zihnin unuttuğu bir dokunuşu hatırlayabilir. Bir fotoğraf, artık yaşamayan bir insanı bir anlığına bugünün içine getirir.
Bellek geçmişte duran bir şey değildir.
Geçmişin şimdi içinde yeniden oluşmasıdır.
Bellek: Geçmişi saklamak değil, yeniden kurmak
Michaels'ın şiirindeki bellek düşüncesinin en önemli tarafı burada yatıyor. O, hatırlamayı bir arşivleme işi gibi görmüyor. Hatırlamak, geçmişin parçaları arasında yeni ilişkiler kurmak.
Bu yüzden onun şiirlerinde bellek çoğu zaman bir bütün olarak gelmez. Bir görüntü, bir ses, bir el, bir pencere, bir ışık, bir mektup gelir. İnsan zihni bu parçaları birbirine bağlar.
Correspondencesın kendisi de böyle bir yapıya sahip. Babası Isaiah Michaels'ın ardından yazılan, 700'den fazla dizeden oluşan uzun şiir; 54 bölüme ayrılıyor ve Bernice Eisenstein'ın 26 guaj portresiyle birlikte yayımlanıyor. Griffin Poetry Prize jürisi, eserin son derece sade bir söz varlığıyla bellek, tarih, dil, ışık ve yağmur arasında dolaştığını özellikle vurguluyor.
Burada şiir yalnızca babayı hatırlamıyor.
Babanın hatırlanma biçimini araştırıyor.
Bir insanın ölümünden sonra onun hakkında bildiklerimiz nasıl değişir? Artık kendisinden yeni bir şey öğrenemediğimiz bir insanın hayatını nasıl yeniden kurarız? Onun bize söyledikleri kadar söylemedikleri de belleğimizin parçası hâline gelir mi?
Michaels'ın yas şiirinin asıl derinliği burada.
Ölü insan geçmişte kalmıştır; fakat onun hakkında düşündüğümüz her yeni şey, geçmişi yeniden bugüne getirir.
“Birini unuttuktan sonra bile...”
Senin yıllar önce Kış Mezarından not ettiğin şu cümle de bu düşüncenin bedensel tarafını tamamlıyor:
“Birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun, bedeninde hissedebiliyorsun.”
Bu cümlede Michaels'ın bellek anlayışı olağanüstü bir sadelikle ortaya çıkıyor.
Çünkü burada “hatırlamak” ile “unutmak” birbirinin karşıtı olmaktan çıkıyor.
Birini unutmuş olabilirsiniz.
Onunla ilgili ayrıntıların çoğu zihninizden silinmiş olabilir.
Ama bu, o insanın sizden tamamen çıktığı anlamına gelmez.
Sesini hatırlamayabilirsiniz; fakat o sesin sizde yarattığı duygunun bedensel karşılığı kalabilir. Bir insanın mutluluğunu ya da hüznünü artık zihinsel bir görüntü olarak kuramayabilirsiniz; fakat bedeniniz onunla ilişkili bir duyguyu hâlâ tanıyabilir.
Michaels'ın burada yaptığı şey, belleğin sınırını zihnin dışına taşırmak.
İnsan yalnızca hatırladığı şeylerden oluşmaz; unuttuğu şeylerin bedende bıraktığı izlerden de oluşur.
Bu nedenle onun “To praise memory is to praise the body” düşüncesi — “Belleği övmek, bedeni övmektir” — son derece belirleyicidir. Bu ifade Michaels'ın Words for the Body şiiri üzerine yapılan bir söyleşide doğrudan tartışılmıştır.
Bellek zihinde başlıyor gibi görünür, ama Michaels'ın dünyasında bedende tamamlanır.
“Ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla”
Senin yıllar önce Kış Mezarından ayrıca kaydettiğin:
“Ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla.”
cümlesi de Michaels'ın bu poetikasının başka bir yönünü açıyor.
Burada bellek yalnızca geçmişe dönmek istemiyor; başlangıca dönmek istiyor.
“Kundak” çok güçlü bir beden imgesi. Kundaklanmış çocuk henüz hayatın dağınıklığıyla karşılaşmamıştır. Bedeni sarılmıştır; dış dünya ile arasındaki sınırlar belirgindir. Korunmaktadır.
Bu nedenle “beni yine kundakla” yalnızca çocukluğa duyulan özlem değildir.
Beni yeniden bütünleştir.
Beni hayatın parçaladığı yerden yeniden sar.
Baştan başlayabilmem için beni yeniden koru.
Buradaki “baştan başlayayım” da geçmişi silme isteği değildir. Michaels'ın hiçbir zaman basit bir unutma arayışı yoktur. Tam tersine, geçmişi taşıyarak yeniden başlayabilme arzusu vardır.
Bu cümleyi “başka bir harita” düşüncesinin yanında okuduğumuzda Michaels'ın poetikası daha belirginleşir: İnsan geçmişe geri dönemez, fakat geçmişin içinden başka bir başlangıç yaratabilir.
Bir anlamda “başka bir harita” zihinsel yeniden başlangıçsa, “beni yine kundakla” bunun bedensel karşılığıdır.
Biri geçmişe başka türlü bakmayı, diğeri geçmişin yaraladığı bedeni yeniden sarmayı önerir.
Aşk: Kurtarmak değil, yanında kalmak
Michaels'ın aşk anlayışını yalnızca romantik ilişkiler üzerinden okumak onun şiirini daraltır. Aşk, onun için insanın başka bir insanın hayatına ne kadar derinden girebildiği ve o hayatın kendi içinde ne kadar uzun süre kalabildiğiyle ilgilidir.
Bu nedenle aşkın en önemli sonucu mutluluk değil, bağdır.
Bir insan başka bir insanı bütünüyle kurtaramaz. Onun acısını tamamen üstlenemez. Ölümünü engelleyemez. Geçmişini değiştiremez.
Ama onun yanında kalabilir.
Hatırlayabilir.
Bekleyebilir.
Onun hayatına tanıklık edebilir.
Michaels'ın Held üzerine konuşurken söylediği “love continues its work long past the span of a life” düşüncesi bu açıdan çok önemli: aşk, bir insanın yaşam süresinin ötesinde de işini sürdürebilir.
Bu, Michaels'ın aşk anlayışının en güçlü taraflarından biri.
Aşk ölümü yenmez; ölümden sonra da devam edebilecek bir bağ kurar.
Şiirin küçük şeyleri
Michaels'ın şiirlerinde insanın doğrudan anlatılmadığı çok sayıda an vardır. Bunun yerine bir nesne görünür.
Bir mektup.
Bir fotoğraf.
Bir ayakkabı.
Bir giysi.
Bir pencere.
Bir ışık.
Bir el.
Bir bardak.
Bir yağmur.
Bu nesneler şiirde dekor değildir. İnsan ortadan çekildikçe anlamları yoğunlaşır.
Correspondencesta da nesnelerin böylesine önemli olması tesadüf değil. Griffin jürisinin “son derece seyrek bir söz varlığı” diye nitelediği şiir, büyük düşünceleri büyük kavramlarla açıklamak yerine küçük maddi ayrıntılar üzerinden ilerler.
Michaels'ın poetikasındaki incelik burada: İnsanın yokluğunu anlatmak için bazen insanın kendisine ihtiyaç duymaz.
Geride kalan nesne yeterlidir.
Bir mektup açılır ve bir insan geri gelir.
Bir fotoğraf görülür ve bir yüz yeniden yaşar.
Bir giysiye dokunulur ve beden hatırlanır.
Bir pencereye vuran ışık, yıllar önce yaşanmış bir sabahı geri çağırabilir.
Nesne, belleğin kapısı olur.
Yazmaya başlayan çocuk
Michaels'ın yazarlığının bu kadar güçlü biçimde bellek çevresinde dönmesinin bir başka nedeni de çocuklukta yazmaya başlama biçiminde bulunabilir.
Altı yaşındayken taşınmaları nedeniyle eski evini ve oradaki hayatı unutacağından korkarak yazmaya başladığı anlatılır. Bu ayrıntı, bugün onun bütün eserlerini düşündüğümüzde neredeyse bir anahtar gibi çalışıyor. Çocuk yazıyla bir hayatı korumaya çalışıyor; yetişkin şair ise şiirle insanların, bedenlerin, evlerin ve kayıpların izini koruyor.
Michaels'ın yazarlığının başlangıcında zaten şu düşünce var:
Unutulacak olanı biraz daha uzun yaşatmak.
Şiir onun için tanıklıktır
Michaels'ın 2024 Booker Prize söyleşisinde söylediği “Every poem is a poem of witness” cümlesi bu nedenle yalnızca estetik bir açıklama değildir.
Şiir bir şeyi görür ve görmüş olduğunu kaydeder.
Bir insanın acısını.
Bir savaşın izini.
Bir ölümün ardından kalan sessizliği.
Bir aşkın beden üzerinde bıraktığı izi.
Bir çocuğun korkusunu.
Bir babanın giderek sessizleşmesini.
Michaels'ın şiiri bunları yüksek sesle ilan etmekten çok, onların yanında durmayı seçer.
Belki de onun şiirinin “sessizliği” buradan geliyor.
Sessizlik, duygunun azlığından değil; tanıklığın ciddiyetinden doğuyor.
Michaels'ın edebiyatında tarih
Michaels'ın romanları şiirlerinden ayrı bir dünya kurmaz.
Fugitive Pieces, The Winter Vault ve Held boyunca tarih, savaş, sürgün, yerinden edilme ve kişisel hafıza birbirine bağlanır.
Fakat Michaels tarihi kronoloji olarak anlatmaktan çok, insanın içindeki sonuçlarıyla ilgilenir.
2024'te Held üzerine konuşurken tarihsel olayların yanında insanın iç hayatının — neye inandığı, neye değer verdiği, neyi sevdiği ve neyi umut ettiği — tarihin başka bir ölçüsü olduğunu söylüyor.
Bu yaklaşım onun şiirindeki bellek düşüncesiyle aynı yerde duruyor.
Tarih “ne oldu?” sorusuyla bitmiyor.
Michaels için asıl soru:
Olan şey insanların içinde ne yaptı?
Araştırmanın görünmezliği
Michaels'ın romanlarının arkasında büyük bir araştırma çalışması bulunuyor. Kendisi de kitaplarının çok araştırma gerektirdiğini, çoğu zaman kurmaca dışı eserler okuduğunu ve bazen tek bir gerçeğin bütün bağlantıları görünür hâle getirdiğini söylüyor.
Ama bu araştırma metnin üzerinde bir bilgi gösterisine dönüşmüyor.
Bilgi, hikâyenin içine karışıyor.
Bu da onun şairliğiyle bağlantılı. Michaels'ın amacı çok şey söylemek değil; gereken şeyi doğru yoğunlukta söylemek.
Kendi ifadesiyle, bazı kitaplarda mümkün olduğunca az şey söyleyerek önemli olan her şeyi ifade eden yoğunluğu özellikle arıyor.
Bu yüzden Michaels'ın dili süslü görünmesine rağmen aslında büyük bir ekonomi üzerine kuruludur.
King Lear'dan Rilke'ye
Michaels'ın gençlik yıllarında okuduğu kitaplar da onun poetikasını anlamak açısından önemli.
On beş yaşında King Learı okuduğunda dilin gücünden “elektriklenmiş” gibi olduğunu anlatıyor. Birkaç kelimenin bir krallığın, bir ailenin ve insanların kaderini değiştirebilmesi onu derinden etkiliyor.
Yaklaşık on dört yaşında Eliot'ın Four Quartetsini, daha sonra Rilke'nin Duino Elegiesini okuyor. O yaşlarda şiirlerin anlamını bütünüyle kavramadığını ama daha önce hiç duymadığı bir müzik duyduğunu söylüyor.
Bu iki deneyim Michaels'ın şiir anlayışını birlikte açıklıyor.
Dil önemlidir.
Ama dil yalnızca anlam taşımaz.
Ses taşır.
Ritim taşır.
Sessizlik taşır.
Ve bazen insanın henüz anlayamadığı bir şeyi bile duyurabilir.
Sebald, Ahmatova, Nâzım Hikmet
Michaels'ın edebî akrabaları arasında W. G. Sebald'ın özel bir yeri var. Austerlitz için, tarihin, manzaranın ve ahlaki sorumluluğun içine girilen bir rüya gibi konuşuyor. Kitabın yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırı belirsizleştirmesinden özellikle etkileniyor.
Okuma dünyasında Nâzım Hikmet, Nadezhda Mandelstam ve başka tanıklık edebiyatları da önemli yer tutuyor. Michaels'ın ilgisini çeken şey yalnızca bu yazarların şiirsel gücü değil; edebiyatın tarih karşısında hafızayı koruyabilmesi.
Bu da onun “şiir tanıklıktır” düşüncesiyle doğrudan birleşiyor.
Kanada'dan dünyaya
Michaels Toronto'da doğdu, Toronto Üniversitesi'nde okudu ve daha sonra üniversitede yaratıcı yazarlık alanında çalıştı. 2015-2019 yılları arasında Toronto Poet Laureate'i oldu. Eserleri elliden fazla dile çevrildi ve çok sayıda uluslararası ödül aldı. Held 2024 Booker Prize kısa listesine kaldı ve aynı yıl Giller Prize'ı kazandı.
Fakat Michaels'ı yalnızca “Kanadalı şair” olarak tanımlamak eserlerinin asıl genişliğini kaçırır.
Çünkü onun coğrafyası Toronto'dan başlayıp savaşlara, göçlere, ailelere, başka ülkelerdeki ölümlere ve insan hafızasının ortak alanına doğru genişliyor.
Onun şiirinde bir Kanadalı için ölüm neyse, başka bir ülkede yaşayan insan için de odur.
Bir insanın yasının milliyeti yoktur.
Bir çocuğun korkusunun.
Bir annenin bekleyişinin.
Bir sevgilinin kaybının.
Michaels'ın evrenselliği sloganla değil, insan deneyiminin ortak maddesinden geliyor.
Neden kendisini geri çekiyor?
Michaels'ın özel hayatı konusunda ketum olması da bu yüzden önemli.
Okurun yazarı değil, metni görmesini istiyor.
Kendi hayatını metnin üzerine açıklama olarak koymuyor. Fugitive Pieces sonrasında kendisine gelen okur mektuplarının hepsini cevaplaması ise bunun ters yüzünü gösteriyor: Kendisi hakkında konuşmak istemiyor ama okurun metinle kurduğu ilişkiyi çok önemsiyor.
Bu, Michaels'ın yazarlığında güzel bir paradoks yaratıyor.
Yazar geri çekiliyor; ilişki kaybolmuyor.
Belki de onun şiirinin kendisiyle okur arasındaki ilişkiye yaklaşımı da bu.
Şair bütün cevapları vermiyor.
Bir alan açıyor.
Okur kendi belleğini oraya getiriyor.
Michaels'ın asıl meselesi: Bağın devamı
Sonunda “aşk, bellek, ölüm ve beden” dörtlüsünün altında daha temel bir kelime beliriyor:
bağ.
Bir insan ile başka bir insan arasındaki bağ.
Yaşayan ile ölü arasındaki bağ.
Geçmiş ile şimdi arasındaki bağ.
Beden ile bellek arasındaki bağ.
Kelime ile görüntü arasındaki bağ.
Şiir ile okur arasındaki bağ.
Correspondences adının taşıdığı “karşılıklılık” fikri de burada anlam kazanıyor. Kitapta şiir resimle, yaşayan ölüyle, geçmiş şimdiyle karşılaşıyor. Griffin jürisinin de vurguladığı gibi, eser dil, bellek, tarih, ışık ve yağmur üzerinden ölülerin bile güvenebileceği bir dil arıyor.
Michaels'ın bütün edebiyatını bu açıdan okuduğumuzda, onun asıl sorusunun “İnsan nasıl hatırlar?”dan biraz daha geniş olduğunu görüyoruz:
İnsan, kaybettiği biriyle bağını nasıl sürdürür?
Ve sonunda yine o cümle
Belki bu dosyanın en doğru yerine, yıllar önce senin kaydettiğin şu cümleyi koymak gerekir:
“Ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla.”
Çünkü Michaels'ın edebiyatında yeniden başlamak, geçmişten kurtulmak anlamına gelmiyor.
Tam tersine, geçmişi başka türlü taşıyabilmek anlamına geliyor.
“Başka bir harita” da bunu söylüyor.
“Bedeninde hissedebiliyorsun” da.
Üç cümle yan yana geldiğinde Michaels'ın poetikası neredeyse bütünüyle görünür hâle geliyor:
İnsan geçmişi değiştiremez; ama ona yeniden bakabilir.
İnsan birini unutabilir; ama beden o insanın izini taşımaya devam edebilir.
İnsan hayatın açtığı yaralardan sonra eski hâline dönemez; ama yeniden sarılabilir, yeniden başlayabilir.
Dolayısıyla Michaels'ın belleği nostalji değildir.
Bellek, kaybın içinde yeni bir ilişki kurma biçimidir.
Aşk da ölüm karşısında kazanılmış bir zafer değildir.
Aşk, ölümün silemediği bağı sürdürme biçimidir.
Şiir ise ikisinin arasında durur.
Ne ölüyü geri getirir ne geçmişi değiştirir.
Ama insanın geriye bakıp başka bir harita görmesini sağlayabilir.
Belki Anne Michaels'ı bu kadar özel yapan da budur.
O, kaybettiğimiz şeyleri geri vereceğini vaat etmiyor.
Onları unutmayacağımızı da garanti etmiyor.
Daha mütevazı, ama daha derin bir şey öneriyor:
Kaybolanla kurduğumuz ilişkinin biçimini değiştirebiliriz.
Bir mektupta.
Bir bedende.
Bir ışıkta.
Bir hatırada.
Bir şiirde.
Ve bazen, yıllar sonra yeniden okuduğumuz tek bir cümlede.
“Geriye bakıp başka bir harita görmek.”
İşte Anne Michaels'ın şiiri, o başka haritayı arıyor.