Kenji Miyazawa: Toshiko'nun Ardından — Üç Şiir

Şair: Kenji Miyazawa

Bir Ölümün Üç Yankısı

Kenji Miyazawa'nın Toshiko'nun Ardından Yazdığı Üç Şiir

Kenji Miyazawa'nın Son Vedanın Sabahı, Sessiz Ağıt ve Aomori Ağıdı şiirleri, kız kardeşi Toshiko'nun ölümü çevresinde oluşan, birbirinden bağımsız okunabilse de birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanan üç şiirdir.

Bu üç metni yalnızca “kardeşinin ölümü üzerine yazılmış şiirler” olarak görmek eksik kalır. Çünkü Miyazawa, aynı ölümün karşısında üç farklı ruh hâlinden geçer: ölümün eşiğinde sevdiği kişiye yardım etmeye çalışan kardeş, ölüm karşısında kendi içine dönen yaslı insan ve ölümün ötesini anlamaya çalışan şair.

Bu bakımdan üç şiir, bir ölümün ardından zihnin ve kalbin geçebileceği üç ayrı aşamayı gösterir.

1. Son Vedanın Sabahı: Sevginin eyleme dönüşmesi

Son Vedanın Sabahında ölüm henüz gerçekleşmemiştir.

Toshiko hastadır ve kardeşinden sulu kar ister. Kenji'nin yaptığı şey son derece basittir: dışarı çıkar ve onun istediği karı toplamaya çalışır.

Fakat şiirin bütün ağırlığı bu basit eylemin içinde saklıdır.

Bir insanın ölüm karşısında yapabileceği çok az şey vardır. Ölümü durduramaz, hastalığı ortadan kaldıramaz, sevdiği insanın yanında sonsuza kadar kalamaz. Fakat onun son isteğini yerine getirebilir.

Bu nedenle şiirde sevgi büyük sözlerle değil, bir kâse kar taşıma eylemiyle gösterilir.

Kar burada yalnızca kar değildir. Gökyüzünden düşen, soğuk ve temiz bir şeydir. Kenji onu kardeşinin son yiyeceğine dönüştürür. Şiirin sonunda ise kar artık neredeyse dünyevi olmaktan çıkar ve bir duaya dönüşür:

Karın göksel bir yiyeceğe, kardeşinin son lokmasının da kutsal bir rızka dönüşmesini ister.

Böylece Kenji'nin yapabildiği küçük şey, şiirin içinde kozmik bir anlam kazanır.

2. Sessiz Ağıt: Söylenemeyen yas

Sessiz Ağıtta artık ölümün eşiğindeki bekleyiş daha içsel bir hâle gelir.

Burada Kenji'nin yaşadığı temel duygu yalnızca üzüntü değildir. Bölünmüşlüktür.

Şiirde geçen:

“Çünkü ben Şura'da yürüyorum.”

ifadesi bu nedenle çok önemlidir.

“Şura”, Miyazawa'nın şiir dünyasında yalnızca bir Budist kavram veya mitolojik bir varlık değildir. Aynı zamanda insanın içindeki çatışmanın, acının, arzunun ve ruhsal mücadelenin alanına dönüşür.

Kenji bir taraftan kardeşinin ölümünü kabullenmek zorundadır; diğer taraftan onu bırakmak istemez.

Bu yüzden şiirin sonundaki:

“benim iki kalbime bakıyor olmam”

duygusu, bütün şiirin merkezine yerleşir.

Bir kalp gerçeği kabul etmek isterken diğer kalp buna direnmektedir.

Bu şiirin “sessiz” olması da buradan gelir. Burada büyük bir çığlık yoktur. Asıl çığlık söylenemeyen şeylerin içinde kalmıştır.

Toshiko'nun yüzüne, gözlerine, yanaklarına, bedenine bakılır. Küçük konuşmalar yapılır. Fakat ölüm hakkında söylenebilecek sözlerin hiçbiri yeterli değildir.

Bu nedenle Miyazawa'nın yasının en güçlü taraflarından biri şudur:

Söylenemeyen şeyi şiirin içine yerleştirmek.

3. Aomori Ağıdı: “Ölümden sonra nereye gidiyoruz?”

Üç şiirin en geniş ve en karmaşık olanı Aomori Ağıdıdır.

Burada Kenji artık yalnızca kardeşinin ölümünü yaşamamaktadır; ölümün kendisini anlamaya çalışmaktadır.

Tren yolculuğu bu arayışın en güçlü imgesidir.

Tren kuzeye gitmesi gerekirken güneye gidiyor gibi görünür. İstasyonlar gerçek ile hayal arasında değişir. Pencereler akvaryumlara, gökyüzü kozmik bir boşluğa, tren ise Samanyolu'nun içinde hareket eden bir araca dönüşür.

Bu nedenle şiirdeki yolculuk aslında coğrafi bir yolculuk değildir.

Kenji, ölümün sınırına doğru zihinsel bir yolculuk yapmaktadır.

Ve en temel soruyu sorar:

Toshiko öldükten sonra nereye gitti?

Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur.

Miyazawa bir an bilimsel düşünceye yaklaşır, bir an Budist düşünceye, bir an kozmolojiye, bir an çocukların anlattığı anılara, bir an kendi hayaline.

Samanyolu, hidrojen, ışık, protein, gazlar, monadlar, ruh, rüya, gökyüzü...

Bilimsel kavramlarla dinsel ve mistik imgelerin yan yana gelmesi tesadüf değildir.

Miyazawa için dünya yalnızca maddeden oluşan bir yer değildir. Fakat manevi dünya da yalnızca soyut bir inanç alanı değildir.

Bilim ile inanç, doğa ile ruh, madde ile hayal aynı evrenin farklı yüzleri hâline gelir.

Toshiko'nun ölümü: Kişisel acıdan kozmik soruya

Bu üç şiirin en etkileyici yönlerinden biri, Miyazawa'nın kardeşinin ölümünü yalnızca kendi acısı olarak bırakmamasıdır.

Başlangıçta soru çok kişiseldir:

“Kız kardeşim ne olacak?”

Sonra:

“Öldükten sonra nereye gitti?”

Ve sonunda:

“İnsan ölümden sonra neye dönüşür?”

sorusuna kadar genişler.

Böylece Toshiko'nun ölümü, şiirde bütün insanlığın ortak sorusuna dönüşür.

Bu nedenle Miyazawa'nın şiiri ağıt olmaktan çıkar ve bir tür varlık araştırmasına dönüşür.

Doğa, ölümün karşıtı değil; ölümün dili

Miyazawa'nın şiirlerinde doğa yalnızca arka plan değildir.

Kar, elma, rüzgâr, çiçek, gökyüzü, nehir, kuşlar, bulutlar, ışık ve Samanyolu sürekli hareket hâlindedir.

Toshiko ölürken dünya durmaz.

Kar yağmaya devam eder.

Tren ilerler.

Ay ışığı bulutların arasından geçer.

Kuşlar uçar.

Çiçekler kokmaya devam eder.

Bu durum yasın en acı gerçeklerinden biridir:

Bir insan için dünyanın sonu olan şey, dünya için sıradan bir günün devamıdır.

Miyazawa bunu doğrudan söylemek yerine doğayı konuşturur.

Ve belki de bu yüzden şiirlerindeki doğa tasvirleri yalnızca güzel değildir; aynı zamanda acı vericidir.

Çünkü güzellik, ölümün hemen yanında durmaktadır.

Miyazawa'nın şiirindeki çocukluk ve ölüm

Aomori Ağıdında çocukların Toshiko'nun ölümünü anlatan sesleri özellikle dikkat çekicidir.

“Gil-chan”ın nasıl göründüğünü anlatırlar.

Gözlerinden, yüzünden, kuşlardan, güneşten söz ederler.

Çocukların anlattığı ölüm ile yetişkin Kenji'nin düşündüğü ölüm birbirinden çok farklıdır.

Çocuklar gördüklerini anlatır.

Kenji ise gördüklerinin anlamını arar.

Bu karşıtlık şiirin önemli bir özelliğidir.

Çocuk için ölüm, görülen bir olaydır.

Kenji için ölüm, çözülemeyen bir sorudur.

Miyazawa'nın dünyasında “iyi insan” olmak

Bu üç şiiri Yağmura Yenilmeden ile birlikte okuduğumuzda daha büyük bir Miyazawa portresi ortaya çıkar.

Yağmura Yenilmedende şair şöyle bir insan olmak ister:

Az isteyen, öfkelenmeyen, başkalarının acısını unutmayan, hastaya koşan, yorulanın yükünü taşıyan, ölmek üzere olanı teselli eden ve bütün bunları karşılık beklemeden yapan biri.

Toshiko'nun ölümünü anlatan üç şiirde ise bu idealin gerçek sınavıyla karşılaşırız.

Çünkü başkasının acısına yardım etmek ile sevdiğin insanın ölümünü kabul etmek aynı şey değildir.

Miyazawa burada kendi ideal insanının sınırına ulaşır.

Başkasına yardım edebilir.

Kardeşine kar götürebilir.

Onu teselli etmeye çalışabilir.

Ama ölümü durduramaz.

İşte şiirlerin en insani tarafı burada ortaya çıkar:

Miyazawa, ideal bir insan olmaya çalışırken kendi çaresizliğini de gizlemez.

Şairin asıl gücü: Cevap vermek değil, soruyu taşımak

Miyazawa'nın şiirlerini yalnızca Budist, mistik veya doğa şiirleri olarak sınıflandırmak yetersiz kalır.

Onun asıl gücü, kesin cevaplara ulaşamadığı yerde bile soruyu terk etmemesidir.

Toshiko'nun ölümünden sonra:

“Gerçekten nereye gitti?”

“Ne hissediyordu?”

“Bizi duyuyor muydu?”

“Başka bir dünyaya geçtiyse orası nasıldı?”

“Ölümden sonra nasıl bir beden kazandı?”

gibi soruların peşinden gider.

Bunların hiçbirine kesin cevap veremez.

Ama şiir tam da bu nedenle güçlüdür.

Çünkü yasın kendisi de kesin cevapları olmayan bir hâlidir.

İnsan sevdiği birini kaybettiğinde yalnızca onu özlemez; onun nereye gittiğini, artık ne olduğunu ve kendi hayatının bundan sonra nasıl devam edeceğini de düşünür.

Miyazawa bu zihinsel süreci şiire dönüştürür.

Üç şiirin ortak hareketi

Bu üç şiiri tek bir bütün olarak okuduğumuzda şöyle bir hareket görülür:

Son Vedanın Sabahı
Onun için bir şey yapmalıyım.

Sessiz Ağıt
Onu kaybediyorum ve içimde iki ayrı insan var.

Aomori Ağıdı
O şimdi nerede ve ölüm gerçekte nedir?

Bu yüzden üç şiir yalnızca Toshiko'nun ölümünü anlatmaz.

Bir insanın sevdiği kişinin ölümünü anlamlandırmaya çalışmasının şiirsel kaydını tutar.

İlk şiirde eller hareket eder.

İkinci şiirde kalp bölünür.

Üçüncü şiirde zihin evrene doğru açılır.

Ve sonunda dua

Aomori Ağıdının sonlarına doğru gelen düşünce, üç şiirin tamamını başka bir noktaya taşır:

“Hepimiz eski çağlardan beri kardeşiz.
Asla yalnızca bir kişi için dua etmemelisin.”

Bu söz, Toshiko'nun ölümünden sonra kazanılmış bir tür ruhsal olgunlaşma olarak okunabilir.

Kenji artık yalnızca kız kardeşinin kurtuluşunu düşünmemektedir.

Tek bir insanın iyiliği ile bütün insanların iyiliğini birbirinden ayırmamaya çalışmaktadır.

Bu düşünce Yağmura Yenilmedendeki ideal insanla da birleşir.

Kendine pay biçmeyen, başkasının acısını unutmayan, dünyanın dört bir yanında yardıma koşan insan...

Toshiko'nun ölümü, Miyazawa'yı bu idealin daha derin bir biçimine götürür:

İyilik yalnızca sevdiğimiz kişiye değil, bütün varlıklara yönelmelidir.

Sonuç

Kenji Miyazawa'nın Toshiko'nun ölümü üzerine yazdığı bu üç şiir, bir kardeşin ardından yakılmış sıradan ağıtlar değildir.

Bunlar aynı zamanda sevgi, ölüm, inanç, bilinç, doğa, bilim ve insanın evrendeki yeri üzerine yazılmış şiirlerdir.

Son Vedanın Sabahında bir kâse kar vardır.

Sessiz Ağıtta iki kalp vardır.

Aomori Ağıdında ise bütün bir evren.

Ve üç şiir boyunca değişmeyen tek şey, Kenji'nin kardeşine duyduğu sevgidir.

Belki de Miyazawa'nın şiirindeki en dokunaklı şey budur:

Ölümü açıklayamaz; ama sevgiyi ölümün ötesine kadar götürmeye çalışır.

Bu nedenle Toshiko'nun ölümü onun şiirinde yalnızca bir son değildir.

Bir arayışın başlangıcıdır.


Son Vedanın Sabahı

Bugün içinde
uzaklara gidip kalacak olan
küçük kız kardeşim,

sulu kar yağıyor,
dışarısı tuhaf bir biçimde aydınlık.

“Ame-yuji-yu, torite kite kenjiya.”
(Sulu kardan alıp getir, Kenji.)

Soluk kızıl,
daha da kasvetli bulutlardan
sulu kar şıpır şıpır dökülüyor.

“Ame-yuji-yu, torite kite kenjiya.”

Mavi su bitkileri desenleri taşıyan
bu iki çatlak çömlek kâseye
senin yiyeceğin sulu kardan almak için

karanlık sulu karın içine
eğri bir kurşun gibi
kendimi dışarı attım.

“Ame-yuji-yu, torite kite kenjiya.”

Kurşun rengindeki karanlık bulutlardan
sulu kar ağır ağır,
damla damla iniyor.

Ah, Toshiko...

Öleceğin şu anda bile
beni bir ömür aydınlatmak için
böylesine temiz,
böylesine duru
bir kâse kar istemişsin benden.

Teşekkür ederim,
benim cesur, güzel kız kardeşim.

Ben de dosdoğru
yoluma devam edeceğim.

“Ame-yuji-yu, torite kite kenjiya.”

Şiddetli,
şiddetli ateşlerin
ve nefes nefese kalışların arasından
bunu benden istedin.

Gökada, güneş, atmosfer
diye adlandırılan dünyanın
göğünden düşmüş karın
son bir kâsesini...

İki parça granit taşın üzerinde
sulu kar yalnız başına birikiyor.

Ben onun üzerine
düşecekmiş gibi dikkatle basıyor,

kar ile sudan oluşan
bembeyaz o iki fazlı hâli koruyor,

saydam, soğuk damlalarla dolu
bu parlak çam dalından

benim nazik kız kardeşimin
son yiyeceğini alıp götüreceğim.

Birlikte büyüdüğümüz bunca zaman boyunca
gözümüzün alıştığı bu çanağın
şu çivit mavisi deseninden bile

bugün ayrılacaksın.

“Ora orade shitori egumo.”
(Ben ben olarak, tek başıma gideceğim.)

Gerçekten de
bugün ayrılacaksın.

Ah...

O kapalı hastane odasının
karanlık paravanları ve cibinlikleri arasında

nazikçe,
solgun,
maviye çalan bir alev gibi yanan

benim cesur kız kardeşim...

Bu kar
neresini seçerse seçsin,

her yer
fazlasıyla bembeyaz.

Böylesine korkunç,
böylesine karmakarışık bir gökyüzünden
bu güzel kar gelmiş.

“Umarede kuru tte,
kondo wa kotani wariya no gotobakari de
kurushimana yo ni umarete kuru.”

(Yeniden doğduğumda,
bu kez yalnızca kendim için böyle acı çekmeyecek,
başka bir insan olarak doğacağım.)

Senin yiyeceğin
bu iki kâse kara bakarak

şimdi bütün kalbimle dua ediyorum.

Ne olur,
bu kar gökteki dondurmaya dönüşsün

ve sana,
hepimize

kutsal bir rızık getirsin.

Bütün mutluluğumu ortaya koyarak
bunu diliyorum.


Sessiz Ağıt

Bunca insanın seni gözetip kolladığı hâlde
sen hâlâ burada acı çekmek zorunda mısın?

Ah...

O büyük inancın gücünden
özellikle uzaklaşıp,
saflığın ve küçücük erdemlerinin
sayısız parçasını yitirerek

ben mavi karanlık bir Şura diyarında yürürken,
sen kendine yazılmış yoldan
tek başına, kimsesizce gitmeye mi çalışıyorsun?

İnancı bir olan,
tek yol arkadaşın olan ben,
aydınlık ve serin bir çile yolundan
üzgün ve yorgun düşüp

zehirli otların ve ışıldayan mantarların
karanlık tarlalarında başıboş dolaşırken,

sen tek başına nereye gideceksin?

“Olağan dışı bir şey yapıyormuşum gibi mi görünüyorum?”

Ne kadar da vazgeçmiş,
ne kadar da acıyla dolu bir gülüşle,

üstelik benim en küçük yüz ifademi bile
asla gözden kaçırmamaya çalışarak

cesurca annene soruyorsun:

“Yok canım,
gayet iyi görünüyorsun.
Bugün gerçekten çok iyi görünüyorsun.”

Gerçekten öyle.

Saçların bile daha da siyahlaşmış,
tıpkı bir çocuğun elması gibi
yanakların...

Ne olur,
o güzel yanaklarınla
gökyüzünde yeniden doğ.

“Yine de bedenin kötü kokmuyor mu?”

“Yok canım, hiç değil.”

Gerçekten, öyle bir şey yok.

Tam tersine,
burası yazın kırlarının
küçücük beyaz çiçeklerinin kokusuyla dolu.

Yalnızca
ben bunu şimdi söyleyemiyorum.

(Çünkü ben Şura'da yürüyorum.)

Gözlerimin böyle üzgün görünmesinin nedeni,
benim içimdeki iki kalbe
bakıyor olmam.

Ah...

Öyle üzülerek gözlerini kaçırma.

İkisine de
dosdoğru bakmalısın.


Aomori Ağıdı

Böyle karanlık bir gecenin kırlarında
yol alırken
tren vagonunun bütün pencereleri
bir akvaryumun pencerelerine dönüşüyor.

(Kuru telgraf direkleri sırası
aceleyle geriye doğru kayıp gidiyor sanki;
tren, Samanyolu'nun billur merceği,
kocaman bir hidrojen elmasının içinde ilerliyor.)

Bir elmanın içinde koşuyoruz.

Ama burası
hangi istasyonun ta kendisi?

Uyuyan ray traverslerinden yakılmış
bir çit duruyor.

(Ağustos gecesinin sessizliğinde
agar-jel gibi donmuş.)

Destekleri olan bir sıra direk
yalnızca tanıdık gölgelerden yapılmış.

İki sarı lamba yanıyor.

Fakat uzun boylu,
solgun istasyon şefinin
pirinç çubuğu görünmüyor;

hatta
istasyon şefinin gölgesi bile yok.

(O üniversitenin böcekbilimi asistanı,
böylesine sıvıyla dolu bir vagonun içinde,
yağsız kızıl saçlarını karmakarışık ederek,
çantasına yaslanmış uyuyor.)

Benim trenimin kuzeye gitmesi gerekiyordu,

oysa burada
güneye doğru koşuyor.

Yanmış kazıkların çiti
yer yer devrilmiş.

Uzakta sarı bir ufuk.

O ufuk,
biranın tortusunu çöktürüyor,

tuhaf gecenin serabıyla
ve yalnız zihnin titreşip sönen ışıklarıyla
birbirine karışıyor.

Su renkli nehir,
su renkli istasyon.

(O korkunç,
o su renkli boşluk.)

Trenin geriye doğru gidişi,
arzunun aynı anda
birbirine zıt iki yön taşımasıdır.

Böylesine yalnız bir düşten
bir an önce yükselip çıkmalıyım.

Her taraf mavi tavuskuşu tüyleriyle dolu.

Pirinçten yapılmış
uykulu yağ asitleriyle dolu.

Vagonun beş lambası
giderek daha da soğuk bir sıvıya dönüşüyor.

(Düşünmem gereken şeyleri
acı ve yorgunluk yüzünden
olabildiğince hatırlamamaya çalışıyorum.)

Bugün öğleden sonra olsaydı,

şiddetle parlayan bulutların altında

gerçekten de
o ağır, kırmızı pompayı
aptallar gibi çekiştirip durduk.

Ben sarı giysili takımın başkanıyım.

Bu yüzden uykumun gelmesi kaçınılmaz.

(Ah, sen,
ey telaşlı yol arkadaşım,
ne olur buradan
hemen ayrılıp gitme.)

《Almanya'daki ilkokul birinci sınıf öğrencisi》

Birdenbire böyle kötü bir çığlığı
fırlatan kimdi?

Ama o bir ilkokul birinci sınıf öğrencisi.

Gecenin yarısı çoktan geçtikten sonra
böyle gözlerini fal taşı gibi açan
Almanya'daki bir ilkokul birinci sınıf öğrencisi.

Acaba o,
böylesine yalnız bir istasyondan
tek başına mı geçti?

Nereye gittiği bilinmeyen o yönde,
hangi tür dünyaya gireceği bilinmeyen
o yolda

tek başına,
kimsesizce yürüyüp gitti mi?

(Otlar ve bataklıklar.
Tek bir ağaç bile.)

《Gil-chan, kıpkırmızı olmuş oturuyordu.》

《Gözleri böyle kocaman açıktı ama
sanki bizi hiç görmüyordu.》

《Nagara var ya,
gözlerini böyle kıpkırmızı yapıp
giderek halkayı küçülttü,
şöyle...》

《Şşşt, halkayı kes.
Bak, elini uzat.》

《Gil-chan masmaviydi,
sanki içinden ışık geçiyordu.》

《Kuşlar var ya,
tohum ekme zamanı gibi
birdenbire gökyüzünden sürü halinde geçtiler.
Ama Gil-chan hiç kıpırdamadı.》

《Güneşin rengi ne kadar tuhaf,
şeker rengi gibiydi, değil mi?》

《Gil-chan hiç bize bakmadı.
Ben gerçekten çok üzüldüm.》

《Az önce su yoncalarının orada
ne kadar da neşeli oynuyordun.》

《Gil-chan neden bize bakmadı acaba?
Bizi unuttu mu?
Oysa birlikte ne kadar çok oynamıştık.》

Düşünmem gereken şeyi
ne olursa olsun düşünmeliyim.

Toshiko,
herkesin “ölüm” dediği
o yöntemin içinden geçti

ve ondan sonra
nereye gittiğini bilmiyoruz.

Bu,
bizim uzayımızın yönleriyle ölçülemez.

Hissedilemeyen bir yönü
hissetmeye çalıştığında

herkesin başı döner,
her şey dönüp durur.

《Kulaklarım uğulduyor,
hiçbir şey duyamaz oldum.》

Bunu sızlanır gibi söyledikten sonra

gerçekten de
çevresindeki,
gözleriyle açıkça gördüğü
tanıdık insanların seslerini
duymadı.

Birden nefesi kesildi,
nabzı durdu.

Ben koşarak yanına vardığımda

o güzel gözleri
bir şey arıyormuş gibi
boşlukta hareket ediyordu.

Artık bizim uzayımızı
bir daha hiç görmedi.

Peki bundan sonra
ne hissetti?

Belki hâlâ
bizim dünyamızın görüntülerini gördü,

bizim dünyamızın seslerini duydu.

Ben kulağının dibinde

uzaklardan sesler getirip

gökyüzünü, sevgiyi, elmayı, rüzgârı,
bütün güçlerin neşeli kaynağını,

bütün varlıkların aynı yere döndüğü
o yüce canlının adını

var gücümle,
var gücümle haykırdığımda

o iki kez
başını sallıyormuş gibi nefes aldı.

Beyaz, sivri çenesiyle yanakları titredi.

Çocukken,
şaka yaptığı zamanlarda takındığı
o tesadüfi, o tuhaf yüz ifadesine
benziyordu.

Ama gerçekten
başını salladı.

《Profesör Haeckel!

Ben,
o kutsal kanıtı
açıklama görevini
üstlenebilir miyim?》

Silik, uykulu silis bulutlarının arasından
böylesine dondurucu,
böylesine korkakça bir çığlık...

(Sōya Boğazı'nı geçeceğimiz gece
bütün gece güvertede duracağım.
Başım hazırlıksız, nemli ve kasvetli sisle örtülü,
bedenim kirli arzularla dolu olacak.
Ve ben gerçekten meydan okuyacağım.)

O sırada gerçekten
başını sallamıştı.

Üstelik ertesi sabaha kadar
göğsünün böylesine sıcak kaldığını düşünürsek,

biz onun öldüğünü söyleyip ağladıktan sonra bile

Toshiko hâlâ
bu dünyanın bedenini hissediyor olabilir,

ateşten ve acıdan uzak,
hafif bir uykunun içinde

burada göreceği türden bir düş
görmüş olabilir.

Ve ben,
o sessiz düşlerin ve hayallerin
bir sonraki dünyaya bağlanabilmesi için

ne kadar aydınlık,
ne kadar güzel kokulu şeyler
olmasını dilediğimi anlatamam.

Gerçekten,
o rüyanın içindeki bir parça

hemşirelikten ve kederden yorulup uyuyan
Oshigeko'ların şafak vaktine

bulanık bir şekilde girip çıkmıştı.

《Sarı çiçeklerden...
Ben de biraz toplayayım mı?》

Kesinlikle, o şafak vaktinde

Toshiko hâlâ
bu dünyanın düşü içindeydi.

Düşen yaprakların rüzgârla üst üste yığıldığı
kırlarda

tek başına yürürken

başka birinin başından geçen bir şeymiş gibi
mırıldanıyordu.

Ve sonra

belki de o yalnız ormanın içinde
bir kuşa dönüşmüştür.

L'estudiantina'yı rüzgârda dinleyerek

suyun aktığı karanlık ormanın içinde
hüzünle şarkı söyleyip uçmuş mudur?

Sonra

küçük pervaneler gibi ses çıkararak
uçup gelen yeni arkadaşlarıyla

masum kuşların şarkısını söyleyerek
güvenilmez, başıboş bir biçimde
dolaşıp durmuş mudur?

Ben buna asla inanmıyorum.

Neden iletişime izin verilmesin?

İzin veriliyor.

Ve benim aldığım mesaj da

annemin yazın hastalık nöbetleri sırasında
gördüğü düşle aynı.

Neden böyle olduğunu
olduğu gibi kabul etmiyorum?

İnsanların dünyasına ait o düşler
yavaş yavaş silinirken,

gökyüzünde şafağın gül rengini hissederek,

yeni ve taze duyularını hissederek,

güneş ışığının içindeki duman gibi
incecik bir kumaşı hissederek,

parlayıp belli belirsiz gülümseyerek

gösterişli bulutların
ve serin kokuların arasından,

birbirine çapraz uzanan ışık çubuklarını aşarak,

bizim “yukarısı” dediğimiz
o anlaşılmaz yöne

bunun böyle olmasına şaşarak

büyük döngünün rüzgârından bile
daha ferah bir biçimde yükselip gitmiştir.

Ben onun izini bile
takip edebilirim.

Orada mavi, sessiz bir gölün yüzünü görerek,

onun fazlasıyla düz ve parlak oluşuna,

bilinmeyen tam yansıma biçimine,

ışığın titreyerek yansıdığı
ağaç sıralarına

kusursuzca yansımasına şaşarak,

sonunda bunun
kendiliğinden cilalanmış
göğün lacivert camından bir zemin olduğunu anlayıp
yüreği titreyerek,

iplikler hâlinde akıp giden
göksel müziğin sesleri arasında,

yine de yerinden oynamadan
sessizce gidip gelen,

büyük, çıplak ayaklı canlılarla,

uzak ve silik anıların içinden gelen
çiçek kokularının arasında

sessizce durmuş mudur?

Yoksa

bizim seslerimizi duymuyorsa,

koyu kızıl renkte,
derin ve kötü bir boşlukta

bilinç sahibi proteinin parçalanırken çıkardığı sesleri,

kükürt dioksidin
ve azot protoksidin kokusunu

orada görüyorsa,

onların arasında
bembeyaz kesilmiş bir hâlde durmuş,

duruyor mu, sendeleyip duruyor mu
anlaşılamaz biçimde,

yanağına elini dayayıp
rüyanın kendisiymiş gibi durmuş,

şöyle düşünmüş olabilir:

*(Benim şimdi böylesi şeyleri hissediyor olmam
gerçekten gerçek olabilir mi?

“Ben” dediğim şeyin
böyle şeyler görmesi
gerçekten mümkün olabilir mi?

Ve gerçekten
bunları görüyor muyum?)*

Böyle deyip
tek başına yas tutmuş olabilir...

Benim böylesine yalnız düşüncelerimin hepsi
geceden doğuyor.

Sabah olduğunda deniz kıyısına varırsak

ve dalgalar ışıl ışıl parıldarsa,

belki her şey,
her şey iyi olacaktır.

Ama Toshiko'nun ölmüş olması,

şimdi benim onun ölümünü
bir rüya olmadığını düşünerek

yeniden,
sert bir sarsıntıyla
gerçek olarak kabul etmek zorunda kalacağım kadar

fazlasıyla korkunç bir gerçek.

Bir şeyi hissetmek
fazlasıyla yeni, fazlasıyla taze olduğunda,

onu kavrama dönüştürmek,

delirmemek için
canlı organizmanın kullandığı
bir tür kendini koruma yöntemidir.

Ama insan
her zaman yalnızca kendini koruyarak yaşayamaz.

Gerçekten,

o bizim buradaki duyularını kaybettikten sonra

nasıl bir beden kazandı?

Nasıl duyular hissetti?

Bunu kaç kez düşündüm.

Geçmişten bugüne yapılmış
sayısız deneyden hareketle

Abhidharmakośa
az önce söylediği gibi söylüyor:

Bunu bir daha tekrarlamamalıyım.

Dışarıda
yumuşak yeşim ve gümüşten monadlarla dolu bir dünya var.

Yarımaydan püsküren gazla dolu.

Ay ışığı
sirrus bulutlarının içlerine kadar sızıyor

ve bulutları
tuhaf bir floresan levhaya dönüştürüyor.

Giderek daha tuhaf
elma kokuları yayıyor

ve pürüzsüz, soğuk pencere camını bile aşarak
içeri geliyor.

Bu, Aomori olduğu için değil;

genellikle ay,
şafağa yakın böyle bir saatte

sirrus bulutlarının içine girdiğinde...

《Hey, hey,
yüzünün rengi biraz maviydi ama.》

Sus.

Benim kız kardeşimin ölü yüzü
masmaviymiş, siyahmış,

sana ne?

Nereye düşerse düşsün,

o artık
En Yüce Yol'a aittir.

Güçle dolu olanlar
orada ilerlerken

her uzaya
cesaretle atılırlar.

Çok geçmeden doğudaki çelik de
parlayacak.

Gerçekten,
bugünün... dünün öğleden sonrası olsaydı

biz o ağır, kırmızı pompayı...

《Bir şey daha söyleyeyim sana.

Gerçekten...

O zamanki gözleri beyazdı.

Hemen kapanacak gibi bile değildi.》

Hâlâ söylüyor musun?

Oysa gece
birazdan bitecek.

Her şey
olduğu gibi var,

parladığı gibi parlıyor.

Senin silahların
ve sahip olduğun her şey

sana karanlık ve korkunç görünse de,

gerçekte
neşeli ve aydınlıktır.

《Hepimiz eski çağlardan beri
kardeşiz.

Asla yalnızca bir kişi için
dua etmemelisin.》

Ah...

Ben bunu
hiçbir zaman yapmadım.

O öldükten sonraki
bütün geceler ve gündüzler boyunca

bir kez olsun

yalnızca onun
iyi bir yere gitmesi için

dua ettiğimi sanmıyorum.


Kenji Miyazawa 

Yayınlanma: 08.08.2026