Şeftren
Eski tren istasyonları hüzün kokar hep. Onlarca yılın ayrılıkları, vedaları, gidişleri, terk edişleri, dönmeyişleri birikip tortulaşmıştır buralarda. Ter kokusu, ray kokusu, zift kokusu, gözyaşı kokusu onlarca yıldır sıkışıp kalmıştır bu eski binalarda. Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir gibidir; hüzün vakti, ayrılık vakti...
Sarı istasyon binasının ön tarafında, taş duvarın dibindeki bankta oturuyorum, tek başıma. Yukarıda duvara asılı büyük tabelada beyaz zemin üstüne siyah harflerle “Kurtalan” yazılı. Önümde uzayıp giden raylar, sonbaharın ilk demleri, saat gece yarısını biraz geçmiş. Birkaç sararmış yaprak amaçsızca savruluyor oradan oraya. Benden başka kimse yok peronda. Küçük tahta bavulum bankın yan tarafında hafif eğri duruyor. Bir elimde sigara, paltomun yakası kalkık, diğer elim paltomun yan cebinde. Gözlerim dolu dolu, ama ağlamayacağım. Bu küçük şehre ve bu büyük aşka bir gün veda etmek zorunda kalacağımı biliyordum. Yine de hiçbir kalp, ayrılık acısına hazırlayamıyor kendini. Yüreğim bir yumruk gibi sıkılı, nefes alırken bile boğazım yanıyor. Aldığım her solukla ciğerlerime dolan havada sevdiceğimin bu şehrin atmosferine karışmış nefesi var, biliyorum, gitmeden önce doldurabildiğim kadar doldurmak istiyorum. Ah be gülüm! Ah be nar çiçeğim! Böyle mi olmalıydı bu aşkın sonu?
Uyuyordu ben çıkarken. Uyanmış mıdır acaba? Yokluğumu bile fark etmemiştir belki de. Fark etse arar. Arar mı? Arasa açar mıyım? Açsam, konuşsak yeniden başlayabilir miyiz her şeye? Ya bunca yaşanmışlık, yok sayabilir miyiz, yok edebilir miyiz geçmişi bir çırpıda? Ah benim güzel aşkım, keşke her imkânsızın bir mümkünü olsa. Gözümüzü kapayıp açsak ve hayat bayram olsa. Laf güzel. Kırılan kalpler tamir edilse de çatlağın izi kalır, ben ona da razıyım ya, kırık değil, çıkık bizimkisi. Yerinden çıkmış, sökülmüş gibi kalplerimiz. Birazdan aşkım, kalbimi burada, bu ıssız küçük istasyonda bırakarak gideceğim. Benden bir iz ararsan bulursun belki burada. Korktuğu başına gelirmiş insanın ya, en istemediğim şekilde gidiyorum. Bu acıyı, bu yükü ne kadar taşıyabilirim bilmiyorum. Ölmek en kolayı aslında, kendimi ömür boyu yaşamaya mahkûm ediyorum oysa. Evet mutlu aşk yoktur, tek kişilik bir trajedidir aşk. Öbür türlüsü vuslatla gelen keyiftir, dinginlik ve huzurdur, güvenli bir limanda demirlemektir. Oysa aşk fırtınalı sularda batıp çıkmaktır dalgalara. Ben aşkı seçiyorum, gidiyorum o yüzden. Kendimden de biraz hüzün katıp, bu yaşlı istasyonu geride bırakarak göç ediyorum. Ah Münevver! Ah benim biricik aşkım! Sana hoşça kal demiyorum, hoşça kalamayacağını biliyorum, ben de güle güle gitmiyorum zaten. Ciğerlerimde kokun ve nefesin, kulaklarımda sesin... Vallahi, Münevver’in sesi bu:
“Kutbettin... Kutbettin?”
“Geldim, geldim Münevver.”
“Tren gideli bir saat oldu, ne yapıyorsun sen orada? Hadi gel yat.”
“Tamam ya geliyorum, etrafı bir kontrol ettim.”
Münevver benim hanım, bitişikteki istasyon lojmanından sesleniyor. Ben mi? İstasyon şefiyim ben, Şeftren Kutbettin. Ağız tadıyla bir melankoli bile yaşatmıyor bu karı insana, yedi bitirdi hayatımı yeminle.
“Geldim geldim, Allah’ın cezası. İki dakika kayboldum, arkamdan bağırmasan olmaz!”
“İyilik de yaramıyor sana, geberdin mi, kaldın mı diye merak ettim.”
“Allah aşkına yat zibar Münevver, zaten kalbim mi çıkık bu gece.”
“İnşallah boyun da devrilir Kutbettin.”
“İnşallah Münevver, inşallah!”
Selahattin Demirtaş
Devran
Şeftren Kutbettin: Kendi Aşkının Kahramanı Olan Bir Adamın Trajikomik Hikâyesi
1. Hikâyenin temel oyunu: Okuru kandırmak
Hikâyenin en güçlü tarafı, okuru bilinçli olarak yanlış bir duygusal beklentiye sokup finalde bütün sahneyi tersine çevirmesi. Başlangıçta okuduğumuz şey bir ayrılık hikâyesi gibi görünürken, son cümlelerle bunun aslında istasyon şefinin gece vardiyasında kendi kendine kurduğu absürt bir romantik fantezi olduğu ortaya çıkıyor.
Başlangıçta romantik-melankolik bir atmosfer kuruluyor:
“Eski tren istasyonları hüzün kokar hep.”
Ardından istasyon; ayrılık, veda, terk ediş, dönmeyiş gibi kelimelerle yükleniyor. Böylece okurun zihninde doğal olarak bir “son yolculuk” hikâyesi oluşuyor.
Kutbettin'in bankta oturması, küçük tahta bavulu, sigarası, kalkık palto yakası, dolu gözleri ve gece yarısı ayrıntıları bu beklentiyi daha da güçlendiriyor.
Özellikle şu cümle çok bilinçli bir tuzak:
“Birazdan aşkım, kalbimi burada, bu ıssız küçük istasyonda bırakarak gideceğim.”
Okur burada artık Kutbettin'in sevdiği kadından ayrılıp başka bir yere gittiğine neredeyse kesin olarak inanıyor.
Sonra:
“Ah Münevver! Ah benim biricik aşkım!”
Ve nihayet Münevver'in sesi geliyor.
Ama beklediğimiz gibi uzaktaki sevgilinin sesi değil:
“Kutbettin... Kutbettin?”
Bir anda trajedi komediye dönüşüyor.
2. Asıl komik olan şey final değil, anlatıcının zihni
Bence hikâyenin asıl başarısı yalnızca “Münevver aslında karısıymış” sürprizinde değil.
Kutbettin'in karakteri, bütün hikâye boyunca kendisini romantik bir trajedinin kahramanı olarak görüyor.
Oysa dışarıdan baktığımızda:
- istasyonda çalışan bir adam,
- gece vardiyasında,
- tren gittikten sonra peronda,
- karısı lojmanda onu bekliyor,
- adam birkaç dakika ortadan kaybolmuş,
- karısı da “neredesin?” diye sesleniyor.
Yani gerçeklik son derece sıradan.
Kutbettin'in zihnindeyse:
aşk → ayrılık → terk ediliş → imkânsızlık → hayat boyu sürecek acı → ölüm → trajik aşk
seviyesine çıkıyor.
Bu aşırı büyütme karakterin mizahını oluşturuyor.
Özellikle:
“Ölmek en kolayı aslında, kendimi ömür boyu yaşamaya mahkûm ediyorum oysa.”
cümlesi, klasik romantik trajedi dilinin bilinçli biçimde parodileştirilmesi gibi çalışıyor.
Çünkü birkaç saniye sonra adamın karısı:
“Tren gideli bir saat oldu, ne yapıyorsun sen orada? Hadi gel yat.”
diyor.
Böylece Kutbettin'in zihnindeki “ölümüne aşk”, Münevver'in dünyasında “gece oldu, gel yat” düzeyine indiriliyor.
Bu karşıtlık hikâyenin komedisinin merkezidir.
3. Münevver ile Kutbettin arasındaki ilişki
Bence hikâyenin en canlı tarafı burası.
Kutbettin'in Münevver'e hitaplarına bakıyoruz:
“Ah be gülüm!”
“Ah be nar çiçeğim!”
“Ah benim güzel aşkım!”
“Ah Münevver! Ah benim biricik aşkım!”
Münevver'in karşılığı ise:
“İnşallah boyun da devrilir Kutbettin.”
Bu iki dil arasındaki uçurum çok komik.
Kutbettin evliliğini hâlâ bir destansı aşk gibi algılıyor; Münevver ise muhtemelen yıllardır aynı adamın romantik gösterilerini çekmekten bıkmış durumda.
Son diyalog bu nedenle çok iyi:
“İnşallah Münevver, inşallah!”
Kutbettin'in burada bile romantik bir trajedi kahramanı gibi davranması, Münevver'in bedduasını bile aşk oyununun bir parçasına dönüştürmesi karakterin yapısını tamamlıyor.
4. “Şeftren” kelimesi de hikâyenin mizahına hizmet ediyor
“Şeftren Kutbettin” ifadesi özellikle güzel.
Çünkü anlatıcı uzun süre kendisini neredeyse bir romantik roman kahramanı gibi sunuyor. Sonra:
“İstasyon şefiyim ben, Şeftren Kutbettin.”
diyor.
Buradaki “Şeftren” hem gerçek mesleğe gönderme yapan bir unvan gibi duruyor hem de karakterin kendisine verdiği önemle hafifçe dalga geçiyor.
Kutbettin yalnızca istasyonun değil, kendi zihnindeki melodramın da şefi gibidir.
5. Hikâyede “tren” yalnızca tren değil
Tren, hikâyenin bütün dramatik dekorunu taşıyor.
Tren:
- gidiş,
- ayrılık,
- yolculuk,
- uzaklaşma,
- geri dönememe
duygularını çağrıştırıyor.
Kutbettin de bu sembollerin tamamını kendi hayatına uyguluyor.
Oysa gerçek olayda tren gitmiş; Kutbettin hiçbir yere gitmiyor.
Bu da güzel bir terslik yaratıyor:
Tren gidiyor, Kutbettin kalıyor.
Ama Kutbettin'in zihni tam tersini kuruyor:
Kutbettin gidiyor, Münevver geride kalıyor.
Dolayısıyla hikâyenin gerçek yolculuğu fiziksel değil, zihinsel.
6. Dilin özellikle melodramatik olması gerekiyor
Metnin ilk bölümü yer yer bilinçli olarak fazla romantik:
“ciğerlerime dolan havada sevdiceğimin bu şehrin atmosferine karışmış nefesi var”
“kendimi ömür boyu yaşamaya mahkûm ediyorum”
“aşk fırtınalı sularda batıp çıkmaktır dalgalara.”
Bunlar gerçekçi bir anlatıcının cümlelerinden çok aşk romanlarının büyük sözleri.
Bu nedenle final ortaya çıktığında geriye dönüp baktığımızda komiklik artıyor.
Çünkü artık şunu düşünüyoruz:
Bütün bunları gece yarısı istasyonun önünde kendi kendine düşünen adam, aslında karısı “hadi gel yat” diye bağıran bir istasyon şefiymiş.
Hikâye, romantik anlatının klişelerini kullanıp onların altını boşaltıyor.
7. En önemli nokta: Kutbettin gerçekten mutsuz mu?
Burada hikâye yalnızca bir parodi olmaktan biraz daha ilginç hale geliyor.
Kutbettin'in romantik sözleri tamamen sahte olmak zorunda değil.
Tam tersine, bana göre hikâyenin altında şöyle bir fikir var:
İnsan sevdiği kişiye duyduğu aşkı bazen gerçek hayatta yaşayamadığı biçimde kendi zihninde yaşar.
Gündelik evlilikte:
“Hadi gel yat.”
vardır.
Ama aynı adamın içinde:
“Ah benim biricik aşkım!”
vardır.
Yani evlilik ile aşkın romantik tahayyülü arasında bir mesafe oluşmuştur.
Kutbettin birkaç dakikalığına günlük hayatından çıkıp kendisini bir “trajik âşık” olarak hayal ediyor.
Münevver ise onu tekrar gerçekliğe çağırıyor.
Bu yüzden final sadece “şaka” değildir. Aynı zamanda romantik hayal ile evlilik gerçekliği arasındaki çatışmanın komik bir özetidir.
8. Son bölümdeki ritim çok başarılı
Hikâye uzun süre ağır ağır ilerliyor.
Cümleler uzun, duygular yoğun, imgeler bol.
Sonra birden diyalog başlıyor:
“Kutbettin... Kutbettin?”
“Geldim, geldim Münevver.”
“Tren gideli bir saat oldu, ne yapıyorsun sen orada?”
Ritim aniden hızlanıyor.
Bu, sinemadaki kamera açılması gibi.
Başta Kutbettin'in zihninin içindeyiz.
Finalde kamera geri çekiliyor ve bütün sahneyi görüyoruz.
Bu nedenle son açıklama:
“Ben mi? İstasyon şefiyim ben, Şeftren Kutbettin.”
çok önemli. Çünkü anlatının bütün perspektifini değiştiriyor.
Hikâyenin özeti aslında şu
Kutbettin, kendi hayatının romantik kahramanı olmak isteyen sıradan bir adamdır.
İstasyon, gece, sonbahar, raylar, bavul, sigara, ayrılık ve Münevver'in adı onun zihninde büyük bir aşk trajedisi yaratır.
Fakat gerçek hayat çok daha sıradandır:
Tren gitmiştir. Karısı onu beklemektedir. Adam peronda oyalanmaktadır.
Ve Münevver'in:
“Hadi gel yat.”
demesi, bütün o Shakespearevari trajediyi tek cümlede dağıtır.
Bu nedenle hikâyenin mizahı olaydan çok perspektiften doğuyor.
Bence hikâyenin en güzel tarafı
Hikâyenin sonunda başa dönüp ilk paragrafı tekrar okuyunca anlam değişiyor:
“Eski tren istasyonları hüzün kokar hep.”
Evet, istasyon gerçekten hüzün kokuyor olabilir.
Ama Kutbettin'in hüznüyle istasyonun hüznü aynı şey değil.
İstasyon onlarca yıllık ayrılıkların izini taşıyor; Kutbettin ise karısının “gel yat” çağrısına rağmen kendi kendine küçük bir aşk destanı yazıyor.
Ve tam burada hikâye melankoliden mizaha, romantizmden parodiye, trajediden evlilik komedisine dönüşüyor.
“Şeftren”in özü bence şu cümlede toplanabilir:
Bazı insanlar aşkı yaşamaktan çok, aşkın kahramanı olmayı severler.
Kutbettin de tam olarak böyle bir karakter.