Bir devlet içün çarha temennâdan usandık

Şair: Nabi

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık
Bir vasi içün ağyâra müdârâdan usandık

Hicran çekerek zevk-ı mülâkatı unuttuk
Mahmur olarak lezzet-i sabâdan usandık

Düşdük kati çokdan heves-i devlete ammâ
Ol dâiye-i dağdağa-fermadan usandık

Dil gamla dahi dest ü giribandan usanmaz
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık

Nâbi ile ol âfetin ahvâlini naklet
Efsâne-i Mecnun ile Leyla dan usandık

Nâbi


Nâbî'nin bu gazeli, ilk bakışta dünya, devlet, iktidar ve aşk üzerine ayrı ayrı söylenmiş beyitlerden oluşuyor gibi görünse de aslında hepsini birleştiren tek bir ruh hâli var:

Usanmışlık.

Fakat bu sıradan bir bıkkınlık değil. Şair, hem dünyanın nimetlerinden hem dünyanın peşinde koşmaktan hem de aşkın klasik anlatılarından yorulmuş. Gazelin merkezindeki “usandık” redifi bütün beyitleri aynı duyguda birleştiriyor.


1. “Bir devlet içün çarha temennâdan usandık”

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık
Bir vâsı içün ağyâra müdârâdan usandık

Buradaki devlet, bugünkü anlamıyla devlet yönetimi değil; talih, saadet, ikbal, makam, mevki anlamlarını da taşıyor.

Şair diyor ki:

Bir saadete, bir makama ulaşabilmek için gökyüzüne yalvarmaktan usandık.

Ama bununla da yetinmiyor:

Bir aracıya ulaşabilmek için yabancılara, çevremizdeki insanlara hoş görünmekten, onları idare etmekten de usandık.

Burada Nâbî'nin dünya düzenine karşı bıkkınlığı var.

İnsan bir şey elde etmek için sürekli:

yalvarıyor → bekliyor → hoş görünmeye çalışıyor → insanları idare ediyor.

Sonunda insanın elinde ne kalıyor?

Usanmışlık.

Bu beyitte “devlet” ile “ağyar” arasında güzel bir ilişki kurulmuş:

Devlete ulaşmak için ağyara müdara etmek gerekir.

Yani dünyadaki ikbal, beraberinde bir sosyal bağımlılık getirir.


2. “Hicran çekerek zevk-ı mülâkatı unuttuk”

Hicran çekerek zevk-ı mülâkatı unuttuk
Mahmur olarak lezzet-i sabâdan usandık

Burada şiirin atmosferi değişiyor.

Artık makamdan değil, aşktan söz ediyor.

Hicran: ayrılık
Mülâkat: buluşma, görüşme

Şair öylesine uzun süre ayrılık çekmiş ki:

Kavuşmanın zevkini bile unuttuk.

Bu çok güzel bir paradoks.

Normalde insan ayrılığın ardından kavuşmayı daha çok arzular.

Nâbî'de ise ayrılık o kadar uzun sürüyor ki kavuşmanın kendisi hayal olmaktan çıkıyor.

İkinci mısra:

Mahmur olarak lezzet-i sabâdan usandık

Burada sabâ, sabah rüzgârıdır.

Âşık şiirinde sabâ rüzgârı genellikle sevgiliden haber getiren, âşığın yüzünü okşayan, sevgilinin kokusunu taşıyan olumlu bir unsurdur.

Fakat Nâbî:

“Sabâdan bile usandık.”

diyor.

Bu çok önemli.

Çünkü klasik şiirin sevdiği bir imgeyi alıp tersine çeviriyor.

Artık:

Sabâ → teselli

değil;

Sabâ → usanma.

Aşkın geleneksel bütün teselli araçları tükenmiş.


3. “Düşdük kati çokdan heves-i devlete ammâ...”

Düşdük kati çokdan heves-i devlete ammâ
Ol dâiye-i dağdağa-fermâdan usandık

“Devlet” kelimesi burada yeniden geliyor.

Şair:

Devlet hevesine çok önceleri düştük.

diyor.

Yani makam, ikbal, saadet, dünyalık beklentiler yabancı değil.

Ama ardından:

Ol dâiye-i dağdağa-fermâdan usandık.

“Dağdağa” burada gürültü, telaş, sıkıntı, kargaşa, baş ağrısı veren uğraş anlam alanına sahip.

Dolayısıyla:

İktidarın / makamın peşinden koşmanın getirdiği o bitmek bilmez telaştan usandık.

Burada ilk beyitle güçlü bir bağlantı var:

Devlet için yalvarmak → insanlara müdara etmek → devletin getirdiği dağdağaya katlanmak.

Ve sonunda:

Usandık.


4. Gazelin en güçlü beyti

Bence şiirin merkezi burası:

Dil gamla dahi dest ü giribândan usanmaz
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık

İlk mısra:

Gönül gamdan dolayı bile elini eteğini çekmez.

Buradaki dest ü giribân, kelime anlamıyla “el ve yaka”dır; “elini yakasına atmak”, yani çırpınmak, kendini parçalamak, mücadele etmek anlamında kullanılır.

Yani:

Gönül gam yüzünden bile çırpınmaktan usanmaz.

Fakat ikinci mısra geliyor:

Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık.

Bir sevgili uğruna başkalarıyla kavga etmekten usandık.

Burada olağanüstü bir karşıtlık var:

Gönül → gamdan usanmaz.

Ama:

Âşık → ağyarla kavga etmekten usanır.

Bu çok önemli.

Nâbî aşkı tamamen bırakmış değil.

Gamdan usanmıyor.

Sevgilinin kendisinden de usanmıyor.

Usandığı şey:

Sevgiliye ulaşabilmek için yapılan mücadele.

Yani şairin asıl yorgunluğu aşktan değil, aşkın çevresindeki mücadeleden geliyor.

Bu, gazelin bütün anlamını değiştiriyor.


5. Son beyit: Nâbî klasik aşk hikâyelerinden de usandı

Nâbî ile ol âfetin ahvâlini naklet
Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usandık

Son beyit çok zekice.

Nâbî kendi mahlasını söylüyor:

“Ey Nâbî, o güzelin hâllerini anlat.”

Ama hemen ardından:

“Mecnun ile Leyla hikâyesinden usandık.”

diyor.

Bu, klasik şiirin kendi geleneğine yönelik ince bir ironidir.

Mecnun ile Leyla, klasik aşk şiirinin en meşhur âşık çiftidir.

Binlerce kez anlatılmıştır.

Nâbî ise:

“Bana artık Mecnun'u, Leyla'yı anlatmayın. Onların hikâyesinden de usandık.”

diyor.

Peki ne istiyor?

Kendi sevgilisinin hikâyesini.

Dolayısıyla şiirin sonunda çok güzel bir poetik tavır ortaya çıkıyor:

Eski aşk hikâyelerini bırakın; benim yaşadığım aşkı anlatın.


“Usandık” neden bu kadar güçlü?

Gazel boyunca aynı kelime tekrar tekrar geliyor:

usandık.

Ama her seferinde başka bir şeyden:

  • Çarha temennâdan
  • Ağyara müdârâdan
  • Sabâdan
  • Devletin dağdağasından
  • Ağyarla gavgâdan
  • Mecnun ile Leyla hikâyesinden

Yani şairin dünyasında usanmanın alanı sürekli genişliyor.

Önce:

Dünyadan usandı.

Sonra:

İnsanları idare etmekten usandı.

Sonra:

İktidarın telaşından usandı.

Sonra:

Sevgili için başkalarıyla mücadeleden usandı.

Sonunda:

Klasik aşk hikâyelerinden bile usandı.

Fakat ilginç biçimde bir şeyden usanmıyor:

“Dil gamla dahi...”

Gönül gamdan bile usanmaz.

İşte gazelin sırrı burada.


Nâbî aslında neden usanıyor?

Bence şiirin özünü şöyle ifade edebiliriz:

Nâbî aşktan usanmıyor; aşk uğruna yapılan bütün dolambaçlardan usandı.

Makama ulaşmak için yalvarmak...

İnsanları idare etmek...

İkbalin peşinde koşmak...

Ağyarla kavga etmek...

Sabâdan haber beklemek...

Ve nihayet Mecnun ile Leyla'nın bitmek bilmeyen hikâyesini dinlemek...

Bunların hepsi şairi yoruyor.

Ama gam hâlâ gönlünde.

Bu nedenle gazel, yüzeyde bir usanma şiiri, derinde ise bir arınma şiiri gibi okunabilir.

Şair gereksiz olan her şeyi birer birer elinden bırakıyor.

Makamı bırakıyor.
İnsanları memnun etmeyi bırakıyor.
Dünyevî telaşı bırakıyor.
Ağyarla mücadeleyi bırakıyor.
Klasik aşk kalıplarını bırakıyor.

Geriye ne kalıyor?

Gönül ve gam.

Ve belki de Nâbî'nin asıl söylediği budur:

Her şeyden usanılabilir; ama insanın gönlündeki hakiki dertten usanılmaz.

Bu yönüyle gazel, senin son dönemde ele aldığın teselli, aşk, teslimiyet ve usanma çizgisine de çok güzel oturuyor.