TOKADÎZÂDE ŞEKİP 2012’den 2026’ya Bir Şairin Yeniden Keşfi “Herkesin mateminde hissem var.”
TOKADÎZÂDE ŞEKİP
2012’den 2026’ya Bir Şairin Yeniden Keşfi
“Herkesin mateminde hissem var.”
Herkesin mateminde hissem var.
Bir şairi yeniden keşfetmek bazen bir kitabın kapağını açmakla, bazen unutulmuş bir şiirin ilk mısrasıyla, bazen de yıllar önce okunmuş bir dizeyle olur.
Tokadîzâde Şekip benim için ilk defa 2012 yılında Huzûr-ı Hilkatte ile görünür oldu. O tarihte paylaştığım şiir, yıllar sonra yeniden karşıma çıkacak bir şairin yalnızca başlangıç noktasıymış.
Aradan yıllar geçti.
Şekip'in adı zaman zaman yeniden karşıma çıktı. Hüsrev Hatemi okundu. Eski edebiyatçıların hatıraları, İbnülemin'in Son Asır Türk Şairleri, Şekip hakkında yazılmış yazılar ve şiirleri birbirine eklenmeye başladı.
Fakat asıl kırılma, Ahmet Oktay'ın günlüklerinde karşıma çıkan tek mısrayla yaşandı:
“Herkesin mateminde hissem var.”
Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz'un Semender üzerinden Tokadîzâde Şekip'i hatırlatmasının ardından İbnülemin'e yöneliyor; Şekip'i araştırıyor ve sonunda bu tek mısrayı kaydediyor. Dize onu nasıl durdurduysa, yıllar sonra aynı dize beni de Şekip'in şiirlerinin içine yeniden çekti.
Bundan sonrası bir sürek avı oldu.
Bir dizeyi ararken bir şair bulundu.
Bir şairi ararken bir hayat çıktı.
Bir hayatın peşinden gidince ise evlat acısı, iman, şüphe, tasavvuf, bedbinlik, ölüm, tabiat ve insanın ortak kederi ile örülmüş büyük bir şiir dünyası ortaya çıktı.
Bu dosya, işte o dünyanın izini sürmek için hazırlanmıştır.
I. ŞEKİP'İN HAYATINA BAKMADAN ÖNCE ŞİİRİNE BAKMAK
Tokadîzâde Şekip 1871'de İzmir'de doğdu. Arapça ve Farsça yanında meânî, beyan ve bedî dersleri aldı; ayrıca felsefe, kimya ve tabiat tarihi okudu. Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Neşîde-i Vicdan, Reşehât, Derviş Sözleri ve Huzûr-ı Hilkatte başlıca yayımlanmış şiir kitaplarıdır. TDV'nin verdiği bilgiye göre yayımlanmamış eserleri arasında Reşehât II-III, Kalender Sözleri ve özellikle adı çok şey söyleyen Yürek Yâreleri de vardır.
Fakat Şekip'i yalnızca kitapları üzerinden okumak eksik kalır.
Çünkü onun şiir hayatı birkaç ayrı ruh hâlinden geçer:
klasik şiir → tereddüt ve arayış → tasavvuf → bedbinlik → ölüm düşüncesi → evlat acısı → bütün insanlığın acısına ortak olma.
Şekip'in şiirindeki asıl süreklilik de burada ortaya çıkar.
Dünyaya bakarken güzelliğin arkasındaki acıyı görür.
İnsana bakarken faniliği görür.
Bahar geldiğinde başkalarının sevincini değil, kendi kaybını hatırlar.
Mezar gördüğünde yalnız ölüyü değil, kendisini de görür.
Ve sonunda başkasının mateminde kendisine bir pay bulur.
II. 2012: HUZÛR-I HİLKATTE
Şekip'in benim için ilk kapısı Huzûr-ı Hilkatte oldu.
Şairin bu dönemindeki ruh hâlini birkaç mısra neredeyse bütün açıklığıyla verir:
Bitsin bu belâlı râh Rabbim,
Artık yeter âh ü vâh Rabbim!
Ardından:
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…
Ve sonra:
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbim!
Şekip burada yalnızca “ölmek istiyorum” diyen bir şair değildir.
Daha derinde, varlığın kendisini sorgulayan bir şairdir.
İnsanın dünyadaki durumunu:
“Dünyâda nedir zavallı insân? / Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân”
diye sorar.
Ve kitabın sonlarına doğru gelen:
“Varlık nedir anladım ben eyvâh / Bak her nefesin bir âh-ı cangâh”
mısraları, Şekip'in varlıkla kurduğu ilişkinin ne kadar ağır olduğunu gösterir.
TEİS'in değerlendirmesine göre Huzûr-ı Hilkatte dönemi 1925-1928 arasında şairin karamsarlık, umutsuzluk ve dünyaya yönelik menfi bakışının yoğunlaştığı bir dönemdir; son şiirlerinde bu düşünceler daha da keskinleşir.
2012'de paylaşılan şiir, bugün geriye dönüp bakıldığında, aslında Şekip'in bütün hikâyesinin anahtarlarından biriymiş.
III. ŞEKİP'İN İLK BÜYÜK YARASI: KEMAL
Şekip'in üç çocuğundan ilk oğlu Kemal, henüz dört yaşındayken öldü.
Bu ölüm, Şekip'in şiir dünyasında kalıcı bir kırılma meydana getirdi. Akademik araştırmalar, Kemal'in ölümünün ardından yazılan şiir ve düzyazıların, şairin karamsarlığının anlaşılması bakımından temel önemde olduğunu gösteriyor.
Bu noktadan sonra Şekip'in şiirinde çocuk, mezar, tabut, toprak, bahar ve ölüm birbirinden ayrılmaz hâle gelir.
Kemal artık yalnızca ölmüş bir çocuk değildir.
Şairin şiir dünyasının merkezidir.
IV. “KÜÇÜK MEZAR”: BİR BABANIN ÖLÜMLE KARŞILAŞMASI
Şekip'in Kemal için yazdığı en önemli metinlerden biri şiir değil, “Küçük Mezar” adlı düzyazıdır.
23 Eylül 1915'te Ahenk gazetesinde yayımlanan bu metin, Kemal'in hastalığını, son saatlerini, ölümünü, cenazesini ve mezara verilişini anlatır. Araştırmacı Meral Demiryürek, bu üç düzyazı içinde “Küçük Mezar”ın en ayrıntılı olanı olduğunu özellikle vurgular.
Şekip'in metindeki en ağır cümlelerinden biri şudur:
“Müteessir kalbimde hayatımın sonuna kadar kapanmayacak bir ceriha daha açılacağını…”
Kemal'in son anlarında babanın yaşadığı dehşet ise yalnızca ölümün görülmesi değildir.
Şekip, oğlunun yüzünü son kez küçük tabutun içinde görür.
O mavi gözler kapanmıştır.
O güzel dudaklar susmuştur.
Ve cenazenin ardından mezara toprak atılması gerektiğinde, bunu yapmanın kendisi için neredeyse imkânsız olduğunu anlatır.
Sonunda şu cümleye ulaşır:
“Hayatı zaten sevmez, bedbinlikten kurtulmaya zaten muvaffak olamazdım. Bu felaketin tesiriyle bütün bütün bedbin oldum.”
Ve ardından bütün tesellisini tek bir yerde toplar:
“Benim zavallı küçük Kemal'imin mezarı…”
Bu cümle, Şekip'in sonraki şiirlerini okumak için anahtardır.
V. TERÂNE-İ HİCRAN / BAHAR-I MAHZUN
Şekip'in Kemal için yazdığı en dokunaklı şiirlerden biri **“Terâne-i Hicran”**dır.
Şiir 1916'da Muallim dergisinde yayımlanmış, daha sonra Hüseyin Avni'nin hazırladığı kitapta “Bahar-ı Mahzun” adıyla da yer almıştır.
Şiirin mucizesi, baharla matem arasındaki karşıtlıktadır.
Dışarıda bahar vardır:
“Bahar oldu; evet güldü çiçekler…”
Dereler çağlar.
Kelebekler çiçeklere konar.
Kuşlar öter.
Fakat şairin gönlü bütün bu güzelliğin karşısında susar:
“Niçin benim garip gönlüm şen olmaz?”
Ve asıl kırılma:
“Matemliyim ne yapayım bahârı?”
Şairin gözünde bahar artık bahar değildir.
Çünkü baharın karşısında mezar vardır.
Şiirde:
“Herkes güler benim boynum bükülür.”
der.
Bu mısra özellikle önemlidir.
Çünkü yıllar sonra Ahmet Oktay'ın kaydettiği:
“Herkesin mateminde hissem var.”
dizesine giden yolu burada görürüz.
Biri:
Herkes güler, ben yaslıyım.
Diğeri:
Herkesin yasından bana da bir pay düşüyor.
Şekip'in kişisel mateminin giderek genişlediği görülür.
VI. “OĞLUMUN MEZARINDA”: MEZARIN ETRAFINDA KURULAN DÜNYA
1921'de Ahenk gazetesinde yayımlanan “Oğlumun Mezarı'nda”, Kemal'in ölümünün Şekip'in zihninde hâlâ ne kadar canlı olduğunu gösteren üçüncü önemli düzyazıdır.
Aynı yıl yayımlanan “İstanbul'dan İzmir'e” yazısında da gemi İzmir'e yaklaşırken Şekip'in ilk aradığı şey İzmir'in kendisi değildir.
O, oğlunun mezarını arar.
“Benim nâ-kâm yavrucuğum Kemal’in…”
mezarıdır aradığı.
Böylece mezar, Şekip'in edebiyatında yalnızca bir mekân olmaktan çıkar.
Bir hafıza mekânına dönüşür.
1915'te “Küçük Mezar”da yaşanan ölüm, 1921'de hâlâ devam etmektedir.
Şekip için Kemal'in ölümü geçmişte kalmış bir olay değildir.
Geçmiş, onun içinde yaşamaya devam etmektedir.
VII. PERİ-İ HAYÂLİME: KEMAL'DEN ÖNCE DE BİR ÖLÜM VARDI
Şekip'in ölüm ve kayıp duygusunun Kemal'le başlamadığını gösteren önemli bir metin de **“Peri-i Hayâlime”**dir.
Şair, gençliğinde tanıdığı ve veremden ölen bir kız çocuğunun ardından bu şiiri yazmıştır. Otuz yıl sonra şiiri Yıldız dergisinde yeniden yayımlamıştır.
Demiryürek'in aktardığı şu cümle Şekip'in ruh yapısını anlamak açısından çok değerlidir:
“Mahzun bir ruhum var.”
Şair kendisini, harap mezarlıklarda ağlayan bir İshak kuşuna benzetir.
Bu nedenle Kemal'in ölümü Şekip'in içindeki acıyı yaratmamış olabilir.
Kemal'in ölümü, zaten var olan o acıyı büyütmüştür.
VIII. DERVİŞ SÖZLERİ: AYNI ADAMIN BAŞKA YÜZÜ
Şekip'i yalnızca karamsar ve ölüm düşkünü bir şair olarak okumak büyük bir haksızlık olur.
Çünkü onun hayatında bir tasavvuf dönemi vardır.
Mevlevîlik, Mesnevî, na'tlar, münâcatlar ve dervişâne söyleyiş Şekip'in şiir dünyasında önemli bir yer tutar. TDV ve TEİS, onun bir dönem Mevlevîliğe yöneldiğini, ardından tasavvufî şiirler yazdığını kaydeder.
1924'te yayımlanan Derviş Sözleri, bu dönemin en önemli ürünüdür.
Eser üzerine yapılan 2020 tarihli akademik çalışma, kitabın tamamını Latin harflerine aktarmış ve Şekip'in tasavvufî şiir dünyasını ayrıntılı biçimde incelemiştir.
Kitabın ruhunu özetleyen dizelerden biri:
“Çok gözyaşı döktüm ben bu âlemde / Demem çekmediğim bir cefa kaldı…”
Burada bile gözyaşı vardır.
Fakat artık gözyaşı yalnızca umutsuzluk değildir.
Hakikate ulaşmanın, insanın kendi acısını aşmasının da bir aracıdır.
Bu dönemden sonra Şekip'in şiiri yeniden değişecektir.
IX. HUZÛR-I HİLKATTE: DERVİŞTEN BEDBİNE
Şekip'in tasavvufî döneminden sonra şiirinde sert bir kırılma görülür.
TEİS bu değişimi açıkça vurgular: Derviş Sözleri sonrasında karamsarlık ve dünyaya menfi bakış yeniden belirginleşir; Huzûr-ı Hilkatte ile birlikte şairin şiirinin üçüncü dönemi başlar.
Burada artık Allah'a kavuşmak için ölümü bekleyen dervişle, dünyadan yorulmuş insan iç içe geçer.
Şair:
“Bıktım yaşamaktan âh, sad âh”
der.
Ama bu sözün hemen yanında:
“Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh”
vardır.
Bu çelişki önemlidir.
Şekip'in ölüm düşüncesi basit bir karamsarlık değildir.
Ölüm, bazen yokluk; bazen kurtuluş; bazen Allah'a dönüş; bazen de dünyadaki acıdan çıkış kapısıdır.
Bu yüzden Şekip'in şiirini yalnızca “bedbin şiir” diye etiketlemek yetersiz kalır.
X. BEDBİNLİK: GÜZELLİĞİN İÇİNDEKİ ACIYI GÖRMEK
Şekip'in karakterine ilişkin anlatılan bir hatıra çok çarpıcıdır.
Çiçek buketinin güzelliği karşısında başkaları renkleri ve kokuyu görürken Şekip, yaprakların üzerindeki haşaratın mücadelesini düşünür ve günlerce üzülür.
Bu anekdot, onun şiir dünyasının özeti gibidir:
Güzellik vardır; fakat Şekip güzelliğin içindeki acıyı görür.
Dursun Gürlek'in aktardığı başka bir mısra da bunu açıkça gösterir:
“Hilkaten mâil-i bükâyım ben / Sâmiam handelerden inciniyor.”
Yani ağlamaya yatkın bir yaradılışı vardır; gülüşlerden bile incinir.
XI. “YUF BORUSU”: SON SÖZ
1932'ye gelindiğinde Şekip'in dünyası artık yalnızca kendi acısıyla sınırlı değildir.
“Yuf Borusu”, onun son eseridir.
6 Ekim 1932'de cenaze konvoyu Karşıyaka'da onun intihar ettiği kıraathanenin önünden geçerken, Hizmet gazetesi başyazarı Zeynel Besim Bey tarafından Şekip'in “Yuf Borusu” adlı son şiiri okunmuştur.
Şiirin adı bile Şekip'in son ruh hâlini anlatır:
Yuf!
Dünyaya.
Haksızlığa.
Ahlâkî çöküşe.
İnsanın insan karşısındaki zulmüne.
Ve belki de hayatın kendisine.
Şiirde geçen:
“Ağlıyor mutlak gören gözler bu mâtemhânede”
mısraı özellikle önemlidir.
Çünkü artık dünya, Şekip'in gözünde bir **“mâtemhâne”**dir.
Burası bizi doğrudan aradığımız dizeye götürüyor:
“Herkesin mateminde hissem var.”
Dize Yuf Borusu'nda değildir. Şiirin metninde bu ifadeyi bulamadık.
Ama iki söyleyiş aynı büyük dünyanın içindedir:
mâtemhâne
ve
herkesin mateminden pay almak.
XII. NÂSIR: İKİNCİ VE SON BÜYÜK YIKIM
Kemal'in ölümü Şekip'i bedbin etmişti.
Fakat hayat devam etmişti.
Ta ki ikinci oğlu Nâsır ölünceye kadar.
Nâsır 6 Ekim 1932 sabahı tifodan öldü.
Şekip aynı gün hayatına son verdi. TDV, onun oğlunun ölümünden sonra aynı gün tabancayla intihar ettiğini ve ertesi gün oğlu ile birlikte İzmir Soğukkuyu Mezarlığı'na defnedildiğini kaydeder.
Daha ayrıntılı yerel anlatımda Şekip'in son günlerinde oğlunun ölümü ihtimaline karşı bir tabanca taşıdığı, Nâsır'ın ölüm haberini aldıktan sonra Karşıyaka'daki kıraathanede kendini vurduğu ve cebinden vasiyetname çıktığı aktarılır.
Bu olay, Şekip'in şiirlerinde yıllardır dolaşan ölüm düşüncesinin biyografik son noktası oldu.
Ama burada dikkatli olmak gerekir.
Şekip'in intiharını yalnızca “oğlunun ölümüne dayanamaması” diye açıklamak şiir dünyasını küçültür.
Çünkü ölüm düşüncesi Nâsır'dan çok önce şiirlerine girmiştir.
Nâsır'ın ölümü, yıllardır biriken karamsarlığın üzerine gelen son ve dayanılmaz darbedir.
XIII. BABA VE OĞUL: AYNI GÜN ÖLÜM
Şekip'in ölümü üzerine dönemin büyük edebiyatçıları yazdı.
İbnülemin Mahmud Kemal, onun ölümünü yalnız ailesini değil bütün vatandaşları etkileyen bir kayıp olarak gördü.
Halit Ziya Uşaklıgil ise baba ile oğulun ölüm haberlerinin kendisine aynı anda çarpmasını, birbirinden ayrılmak istemeyen iki yüreğin birlikte vurulmasına benzetti.
Halit Ziya'nın Şekip hakkındaki en önemli hükmü şudur:
Şekip her şeyden önce ve tam anlamıyla bir şairdi.
Bu çok önemlidir.
Çünkü Şekip'in ardından yazılanların ortak noktası, onun yalnızca “ölümü seçmiş bir adam” olarak görülmemesidir.
Onlar önce şairi görmüşlerdir.
Sonra trajediyi.
XIV. İBNÜLEMİN'İN ŞEKİP'İ
İbnülemin Mahmud Kemal'in Şekip için yazdığı yazı, ölümünün nasıl algılandığını anlamak açısından temel belgelerden biridir.
İbnülemin'e göre bazı insanların ölümü yalnız ailelerini değil bütün vatandaşları üzer.
Şekip bunlardan biridir.
İbnülemin ayrıca Şekip'in evladını kaybettikten sonra kendi hayatını maddî ve mânevî olarak sürdüremeyeceğine inanarak hayatını feda etmesini, onun “tam anlamıyla şair” oluşuyla ilişkilendirir.
Bu yaklaşım bugün tartışmaya açıktır.
Fakat tarihî olarak önemlidir.
Çünkü dönemin Şekip'i nasıl gördüğünü gösterir:
Aşırı hassas, acıyı derinden yaşayan, dünyayla arasına mesafe koymuş ve sonunda kendi şiirindeki ölüm düşüncesini hayatına taşıyan bir şair.
XV. HALİT ZİYA'NIN ŞEKİP'İ
Halit Ziya'nın Şekip için yazdıkları belki de en dokunaklı tanıklıklardan biridir.
Onun hatırladığı Şekip önce hareketli, canlı, çocukça bir insandır.
Fakat gözlerinde daha o zamandan “bu sefil dünyanın öte tarafındaki” başka bir âlemin izleri vardır.
Yıllar geçtikçe o çocuk büyür ve büyük bir sanatkâra dönüşür.
Halit Ziya'nın vardığı hüküm:
“Fakat o her şeyden fazla ve tam anlamıyla bir şair idi.”
Ve baba-oğulun ölümünü düşünürken Halit Ziya'nın tesellisi şudur: Şekip'in hayatla tek bağlantısı olan oğlunun ardından yaşaması ne kadar mümkün olabilirdi?
Bu cümle, Şekip'in trajedisini anlamak için önemlidir.
XVI. ŞEKİP'İN İNSANA BAKIŞI
Şekip'in şiirleri ve hayatına ilişkin hatıralar birlikte okunduğunda ilginç bir çelişki ortaya çıkar.
Dünyayı sevmez.
Ama insanı önemser.
İnsanlara güvenir ve onların acılarına ortak olur.
Borçlularından alacağını istemeye çekinir.
Oğlu Nâsır'ın maaşının artırılmasına bile adalet açısından karşı çıkar.
Ve dönemin tanıklıklarından biri onu şöyle anlatır:
“Herkesle ağlar, herkesin derdine candan ortak olurdu.”
İşte bu cümle, Ahmet Oktay'ın kaydettiği o tek mısrayı anlamamız açısından belki de en önemli biyografik anahtardır:
Herkesin mateminde hissem var.
Bu mısraın şiirini henüz bulamamış olabiliriz.
Ama Şekip'in hayatında karşılığını buluyoruz.
XVII. “SEVMEM”: ŞEKİP'İN KARAKTERİ
Şekip'in yalnızca acı çeken bir şair olmadığını gösteren şiirlerden biri **“Sevmem”**dir.
Burada karşımıza bambaşka bir Şekip çıkar:
“İzzet-i nefsime hürmetim çoktur…”
Yalakalığı, kolayca bükülen bileği, denî dünyayı, dönekliği reddeder.
Şiirin sonunda:
“Yolumdan dönersem ben de nâmerdim,
Dönmek menfûrumdur, döneği sevmem.”
der.
Bu şiir, Şekip'in bedbinliğinin yanında ahlâkî bir omurgaya sahip olduğunu da gösterir.
Onun dünyadan hoşnutsuzluğu yalnızca ruhsal bir karanlık değildir.
Aynı zamanda adaletsizliğe karşı ahlâkî bir itirazdır.
XVIII. “HERKESİN MATEMİNDE HİSSEM VAR”
Dosyanın merkezine geri dönelim.
Bu mısranın hangi şiire ait olduğunu henüz kesin olarak tespit edemedik.
Bu belirsizliği korumak gerekir.
Dizeyi Yuf Borusu'na, Terâne-i Hicran'a, Oğlumun Mezarı'ndaya veya başka bir şiire zorla yerleştirmek doğru olmaz.
Fakat dizeyi Şekip'in şiir dünyasından koparmak da mümkün görünmüyor.
Çünkü Şekip'in hayatında ve şiirlerinde tekrar tekrar aynı hareket vardır:
kendi acısı → oğlunun acısı → başkasının acısı → insanın acısı → bütün dünyanın matemhanesi.
Terâne-i Hicran:
“Herkes güler benim boynum bükülür.”
Yuf Borusu:
“Ağlıyor mutlak gören gözler bu mâtemhânede.”
Ve Ahmet Oktay'ın kaydettiği:
“Herkesin mateminde hissem var.”
Bu üç ifade yan yana getirildiğinde, Şekip'in şiirindeki dönüşüm görünür hâle geliyor.
İlkinde kendi matemine kapanmış bir baba vardır.
İkincisinde dünyayı matemhane olarak gören bir insan.
Üçüncüsünde ise başkalarının matemine ortak olan bir şair.
XIX. ŞEKİP'İN EDEBÎ YERİ
Şekip'i yalnızca Servet-i Fünûn'un artçıları arasında, yalnızca tasavvufî şiir yazan bir İzmir şairi olarak veya yalnızca intihar etmiş bir “bedbin” olarak değerlendirmek eksik olur.
O, farklı edebî damarları kendi ruhunda birleştiren bir isimdir:
Divan şiiri
Tanzimat
Servet-i Fünûn
tasavvuf
Mevlevîlik
felsefî sorgulama
evlat acısı
hiciv
toplumsal eleştiri
ve nihayet ölüm şiiri.
TDV, onun klasik tarzdan başlayıp Abdülhak Hâmid ve Servet-i Fünûn etkilerine açıldığını; tasavvufî şiirler yazdığını ve son döneminde Makber'i hatırlatan isyankâr bir havaya ulaştığını belirtir.
Belki de Şekip'in asıl talihsizliği, bütün bu özelliklere rağmen edebiyat tarihinin ana anlatısında yeterince yer bulamamasıdır.
XX. 1932'DEN SONRA ŞEKİP
Şekip öldüğünde unutulmuş bir şair değildi.
Tam tersine, devrinin önemli edebiyatçıları onun ardından yazılar kaleme aldı. 1933'te yayımlanan bir Cumhuriyet yazısı, Hâmid, Halit Ziya, Ebubekir Hâzım, Sâmipaşazâde Sezâî, İbnülemin, Abdullah Cevdet ve Ali Ekrem gibi isimlerin Şekip hakkında yazdığını kaydeder ve onun Huzûr-ı Hilkatte ile Derviş Sözlerini kalıcı eserler arasında sayar.
Fakat zaman içinde adı geriye çekildi.
Bugün onu yeniden okumak, yalnızca eski bir şairi hatırlamak değildir.
Edebiyat tarihinin dışında kalmış bir damarı yeniden görünür hâle getirmektir.
XXI. 2012'DEN 2026'YA
2012'de Huzûr-ı Hilkatte ile başlayan okuma bugün başka bir yere ulaştı.
O zaman yalnızca bir şiir paylaşılmıştı.
Bugün ise o şiirin arkasında:
Kemal'in küçük mezarı,
Küçük Mezar,
Terâne-i Hicran,
Bahar-ı Mahzun,
Oğlumun Mezarı'nda,
İstanbul'dan İzmir'e,
Derviş Sözleri,
Huzûr-ı Hilkatte,
Yuf Borusu
ve Nâsır'ın ölümü duruyor.
Ve bütün bu metinlerin üzerinde tek bir soru asılı:
“Herkesin mateminde hissem var.”
Belki şiiri bulunacak.
Belki bir gün eski bir gazetenin sararmış sayfasında karşımıza çıkacak.
Belki yayımlanmamış bir defterde.
Belki de dize, bugünkü bilgimizle olduğu gibi, şiirinin adı kaybolmuş bir mısra olarak kalacak.
Fakat dize bulunmasa bile Şekip'in şiir dünyasındaki yerini bulmuş oluyoruz.
Çünkü onun hayatına baktığımızda bu sözün yalnızca bir güzel mısra olmadığını görüyoruz.
Şekip gerçekten herkesin mateminden kendisine bir hisse çıkaran bir adamdı.
SON SÖZ
Tokadîzâde Şekip'i yeniden okumak için artık onun ölümünden başlamamak gerekir.
Önce baharı görmek gerekir.
Çiçekleri.
Kelebekleri.
Kuşları.
Sonra Şekip'in neden bütün bunların içinde bir mezar gördüğünü anlamak gerekir.
Bir çocuğun küçük mezarına eğilmek gerekir.
Bir babanın tabutun peşinden yürüyüşünü izlemek gerekir.
Bir dervişin Allah'a yönelişini görmek gerekir.
Sonra aynı adamın dünyaya “yuf” deyişini.
Ve en sonunda Nâsır'ın ölümüyle hayatının bitişini.
Bütün bu yolculuğun sonunda karşımızda yalnızca bedbin bir şair kalmaz.
Acıyı kişisel sınırlarından çıkarıp insanın ortak kaderine dönüştüren bir şair kalır.
Belki de bu yüzden, aradan bunca yıl geçmesine rağmen, bir tek mısra hâlâ bizi durdurabiliyor:
Herkesin mateminde hissem var.
Ve belki Tokadîzâde Şekip'in bugün yeniden okunması için bundan daha iyi bir başlangıç cümlesi yoktur.
DOSYANIN ANA KAYNAKLARI
Sabahattin Çağın, Tokadîzâde Şekip — 1998. Şekip üzerine temel monografik çalışma; ayrıca 1994 tarihli doktora tezi Tokadîzade Şekip'in Eserleri Üzerine Bir Araştırma bulunmaktadır.
Abdullah Uçman, “Tokadîzâde Şekib Bey”, TDV İslâm Ansiklopedisi. Biyografi, eserler, yayımlanmamış çalışmalar ve şiir dönemleri için temel başvuru.
Meral Demiryürek, “Kemalzade Ali Ekrem ile Tokadizade Şekip'in Eserlerinde Evlat Acısı”, ÇÜTAD, 2020. Kemal'in ölümü, “Küçük Mezar”, “Terâne-i Hicran”, “Oğlumun Mezarı'nda”, “İstanbul'dan İzmir'e” ve “Peri-i Hayâlime” için temel çalışma.
Tolga Karahan, “Tokadîzâde Şekip Bey'in Derviş Sözleri Adlı Eseri”, Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 2020. Derviş Sözlerinin Latin harflerine aktarımı ve incelemesi.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, X. cilt. Şekip'in hayatı ve ölümünden sonra yazılan değerlendirmeler için başlıca kaynaklardan biri.
Dursun Gürlek, “Tokadîzâde Şekip”, Yüzakı Dergisi. İbnülemin ve Halit Ziya'nın Şekip'in ölümü üzerine yazdıklarından örnekler ve çeşitli hatıralar.
Yavuz Özmakas, Karşıyaka tarihine ilişkin çalışma. 6 Ekim 1932'deki olayın ayrıntıları, vasiyetname ve cenaze töreninde “Yuf Borusu”nun okunması hakkında önemli bilgiler.