“Bütün bunlar çok iyi, çok zarif şeyler de”
demişti: “Artık tek bir mümini kalmamış
bir dinin peygamberi olmak neye yarar?”
Doğruydu bir bakıma, her zaman taktığı
soğuk mesafe maskesinin ağzından tane tane
çıkan bu sözler, başka doğrular da ekliyordu
nefes aldırmadan: “Hem kim tanır bugün
Juliette Drouot’yu ya da erguvanın rengini
nisanın ilk haftasında, Tanrı aşkına, bir
tek kul biliyor m usun çevrende – uyansın
sabah ve Monteverdi dinlesin, bir kadınla
beyaz örtülü bir m asada yemek yerken yeni
gelen kırmızı şarabı şişe boşalana kadar
kadehe yavaş yavaş doldursun -gömlekte
yayılan kan lekesini düşünme hemen-,
soyu tükendi güzelim sessiz karanlığın,
kelimeleri ve anlamın yanındaki ham büyüyü
ve gecenin sonuna bel bağlamayı iki gün
arasında nirengi sayabileceklerin soyu
tükendi”. Bir an susup yankı mı beklemişti,
bağlamıştı sözünü fazla açmadan arayı:
“Aramıza karışmak için çok geç şimdi
dostum: Neden küçük bir çıkın doldurup
yola çıkmıyorsun – haritasız, pusulasız,
bütün bütüne hedefsiz? Yeryüzünde senin
gibi kıblesi baştan kaybolmuş başkaları da
olduğu aşikâr: Bosch’un o yarı meczûp
yarı dâhi Harika Çocuğu’sunuz belki de siz-
kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler”
Enis Batur