Zehra Betül: Yazdıklarıyla Bana Sakinliği, Sabrı ve Merhameti Öğreten Yazar

Şairler:

21 Eylül 2026

Bir yazarın yazdıklarından bir hayat terbiyesi öğrenmek ve yıllar sonra hâlâ bazı cümlelerini kendi hayatında taşımak üzerine

Bazı insanlarla hiç karşılaşmadan yakınlık kurarsınız. Onları gündelik hayatları içinde tanımazsınız. Seslerini, yürüyüşlerini, konuşma biçimlerini, bir masada nasıl sustuklarını, bir şeye kızdıklarında yüzlerinin nasıl değiştiğini bilmezsiniz. Yan yana geldiğinizde iki kelime konuşup konuşamayacağınızı bile kestiremezsiniz. Fakat yazdıkları, sizin hayatınızın içine yavaşça yerleşir. Bir süre sonra o insanı artık yalnızca yazdığı metinlerden değil, size o metinlerin öğrettiği şeylerden tanımaya başlarsınız.

Zehra Betül benim için böyle ender insanlardan biri.

Onu yazılarından tanıdım. Daha doğrusu, bir gün karşıma çıkan yazılarının peşine düştüm. Paylaşımlarını yaptığı “monoklinik notları” Tumblr hesabını keşfettikten sonra yaklaşık on gün boyunca yazılarını okudum. Sonra okuma alışkanlığımın doğal sonucu olarak satırlarının arasından kendime dokunan cümleleri seçmeye, alıntılar yapmaya başladım.

Bu, bir yazarı tanıtmak ya da bir edebiyat çalışması yapmak niyetiyle yapılan bir şey değildi. Daha çok, bir insanın yazdıklarından kendime yakın bir ses bulmamdı.

Sonra bu keşfimden söz ettiğim bir şair dostumun Zehra Betül'ü tanıdığını öğrendim. Bir süre sonra aralarında benim de bahsim geçmiş. Zehra Betül, hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk fark ettiğini ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını düşündüğünü söylemiş.

Benim açımdan tuhaf ve güzel olan şu: O sırada benim yaptığım şeyden haberdar olmuştu ve ne teşekkür etti, ne itiraz etti, ne de “neden alıntılıyorsun?” diye sordu. Sessiz kaldı. Ben de o sessizliği olduğu gibi bıraktım.

Çünkü onun yazılarından tanıdığım Zehra Betül'ün dünyasında bunun garip bir tarafı yoktu. O zaten bir yerde şöyle yazmıştı:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

Ve gerçekten de bir süre sonra öyle yaptı. Geri çekildi. Yıllar sonra edebiyat dergilerinde birkaç yazısına rastladım. Fakat yeniden görünür olmayı değil, yine görünmezliği seçti.

Belki onun hakkında söylenebilecek en güzel şeylerden biri de budur: Yazmakla görünmek arasındaki farkı biliyordu.

Ben ise hâlâ satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve yıllar sonra dönüp baktığımda, onun bende yalnızca edebî bir beğeni bırakmadığını fark ediyorum. Bana sakinliği, durulmayı, olayın görünen tarafıyla yetinmemeyi, karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabileceğini düşünmeyi, sabretmeyi, tevekkülü öğretti.

Ölüm hakkında daha sakin konuşabilmeyi. Bazen hiçbir şeyi çözmeden de bekleyebilmeyi. Ve belki en önemlisi, hayatın gürültüsünde insanın kendi kalbinin sesini yeniden duyabilmesi için durması gerektiğini.

Bu yüzden Zehra Betül'ü benim için yalnızca “sevdiğim bir yazar” diye tanımlamak yetersiz kalıyor.

Biraz daha ileri giderek söyleyebilirim:

Zehra Betül, benim okuma hayatımda bir mürşit gibi durdu.

Bunu onun kendisine verilmiş bir unvan olarak değil, benim üzerimdeki etkisini anlatmak için söylüyorum. Çünkü bazı insanlar size bir şey öğretmek için karşınıza çıkmaz. Fakat siz onları okurken, hayatı başka türlü görmeye başlarsınız.

Zehra Betül bende böyle bir iz bıraktı.


Satırlarının arasında dolaşmak

Zehra Betül'ün yazılarını ilk okumaya başladığımda beni çeken şey yalnızca güzel cümleleri değildi. Hatta belki güzel cümlelerden daha önce fark ettiğim şey, bir hayat karşısında takındığı tavırdı.

Olayları büyütmüyor ama küçümsemiyor da. Acıyı inkâr etmiyor ama acının insanın bütün dünyasını ele geçirmesine de izin vermiyor. Ölümü biliyor ama hayatı ölümden ibaret hale getirmiyor. Dindar fakat kendi sorularını susturmayan biri. Anne fakat anneliği yalnızca mutluluk üzerinden anlatmıyor. Hekim fakat hastalarını yalnızca tıbbi vakalar olarak görmüyor. Şiiri seviyor fakat şairlik iddiasını kendisine kolayca yakıştırmıyor. Yazıyor fakat yazarlığı bir makam haline getirmiyor.

Ve bütün bunların ortasında sürekli kendisine sorular soruyor.

Belki de onu yakın hissetmemin ilk sebebi buydu. Çünkü Zehra Betül'ün metinlerinde “ben cevabı biliyorum” diyen bir ses yerine, “ben de anlamaya çalışıyorum” diyen bir ses var.


“Nereye koşuyorsun?”

Onun yazılarının merkezinde bana göre tek bir soru var:

Nereye gidiyorsun?

Yaşamak üzerine düşündüğü bir yerde şöyle yazıyor:

“Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘hiç durmadan koşmak’, derim.”

Sonra cümleleri birbirini izliyor:

“Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak…”

Ve insanın kendisine “nereye koşuyorsun?” diye soramayacak kadar hızlı koştuğunu söylüyor. Fakat yazarken kendisine soru sorabildiğini ekliyor.

İşte burası, Zehra Betül'ün yazarlığının anahtarlarından biri.

Yazmak onun için yalnızca anlatmak değildir. Durmaktır. İnsanın kendisine dönmesidir. Kendi içinden geçenleri yeniden görmesidir.

Bu yüzden “mutluluk odası” diye tarif ettiği yer çok önemlidir. O odanın dört duvarında “fe eyne tezhebun” yazılıdır. Orada okur, yazar, düşünür, düş görür. Musıki vardır, kamış vardır, mürekkep vardır, şiir vardır, masal vardır.

Fakat o odaya girebilmek için durmak gerekir.

Ve kapının anahtarının dişlerinde “aşk” yazılıdır.

Ardından çok sade fakat çok güçlü bir cümle gelir:

“Durmazsa ‘kendiyle söyleşemiyor’ insan.”

Bu cümle, yıllar sonra benim için Zehra Betül'ün yazılarının özeti haline geldi.

Çünkü onun metinlerini okurken ben de kendi hayatımdaki koşuyu fark etmeye başladım. Her şeyi yetiştirmeye çalışmanın, her şeyi anlamaya çalışmanın, her soruya hemen cevap vermenin, her acıyı hemen çözmenin zorunlu olmadığını…

Bazen insanın yapabileceği en doğru şeyin durmak ve biraz beklemek olduğunu.


Yazmak: İçerideki suya bir yol açmak

Zehra Betül yazmanın neden bu kadar önemli olduğunu kendisine defalarca soruyor. “Yazar değilsin” diyor kendisine. Yoğun bir işi var. Konuşarak kendini ifade edebiliyor. Çevresinde konuşabileceği insanlar var. O halde neden yazıyor?

Neden yazmadığında kendisini “eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız” hissediyor?

Cevabı kendisi veriyor.

Yazmak, onun için içeride biriken şeyi dışarıya çıkarmanın yolu. Bunu cerrahın yaraya dokunan neşterine, ameliyat yerindeki drene, suyun yönünü tayin edip toprağa ulaştıran arka benzetiyor.

Bunların üçü de aynı şeyi yapıyor:

Yol açıyor.

Bu yüzden Zehra Betül'ün yazısı, iç dökme ile edebiyat arasında bir yerde duruyor. Yazarken kendisini teşhir etmiyor; kendisini anlamaya çalışıyor.

Bu önemli bir fark.

Çünkü onun yazılarında “Beni görün” duygusundan çok, “Ben bunu anlamaya çalışıyorum” duygusu var.

Bunu “Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında daha açık biçimde görüyoruz. İçini daraltan, huzursuz eden, kalbini kıran olaylardan söz etmek yerine başka bir yol deniyor:

“Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir.”

Sonra bunun gerçekten işe yaradığını söylüyor. İçinden gelmeden ve coşkusuz yazmaya başlayıp yazının sonunda kendisini iyi hissettiği, yorgun oturup dinç kalktığı zamanlardan söz ediyor.

Bu cümle, onun yazıyla ilişkisini anlamak açısından çok önemli.

Yazmak yalnızca içindeki acıyı dışarı çıkarmak değil; bazen bakışın yönünü değiştirmek. İnsan acının içine daha fazla kapanmak yerine çevresindeki mutluluk sebeplerini arıyor ve onları anlatırken kendi içindeki ağırlık da hafifliyor.


Zehra Betül'ün sakinliği, duygusuzluk değil

Benim onu kendime yakın hissetmemin en güçlü sebeplerinden biri, sakinliğinin kolay bir sakinlik olmaması.

O hiçbir şeyden etkilenmeyen biri değil. Tam tersine çok çabuk etkileniyor. Çocukların acısından, hastalardan, ölümden, şehirden, kötülükten, insanların birbirine söylediği sözlerden, kendi içindeki kibirden, sabırsızlığından, yorgunluğundan etkileniyor.

“monoklinik notları 101”de kendisini “yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli” hissediyor. Ümidinin de sürekli yarısı dolan, sonra kırılan bardaklara benzediğini söylüyor. Hastasının “Canım ağrıyor doktor hanım” sözüne karşı “Canı ağrımayan var mı?” diye düşünüyor. Tatilden döndüğünde kıyıda ölü yatan bir çocuğun fotoğrafıyla karşılaşıyor ve:

“Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.”

diyor.

Ama hemen ardından küçük oğlu Ömer'in başını gökyüzüne kaldırarak “Gökyüzü” diye ağlamasını hatırlıyor.

Ve şöyle düşünüyor:

“Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.”

Bu, bana göre onun dünyasını açıklayan en güzel sahnelerden biri.

Çünkü dünya acı içindeyken gökyüzüne bakmak, acıyı inkâr etmek değildir. Acının insanın bütün görüş alanını kaplamasına izin vermemektir.

Zehra Betül'ün sakinliği tam olarak böyle bir sakinlik.


Kalbi yorgunken bile dünyayı tamamen karartmamak

“şiir gibi ya hu!” yazısında yasın sınırlandırılmasına karşı çıkıyor; ölümün ardından duyulan acının mekanik biçimde ölçülebileceği fikrini sorguluyor. Toplu ölümlerin ardından yasın kendisinden çok kötülüğün devam etmesine dikkat çekiyor.

Fakat aynı metnin başka bir yerinde balkona vuran güneşi, Ali ile Ömer'in tertemiz neşesini, yağmuru, karı, güvercini, çocukların dünyasını yazıyor.

Bu çok önemli.

Çünkü onun yazılarında acı ile güzellik birbirinin alternatifi değil.

Aynı gün içinde ikisi de var.

İnsan bir yandan dünyanın kötülüğüne üzülürken bir çocuğun “kuş düşecek” diye heyecanlanmasını da görebilir. Bir yandan ölümün yüzüne bakarken bir mum çiçeğinin küstüğünü fark edebilir. Bir yandan kalbi yorulurken yağmurun adını sevebilir.

Zehra Betül'ün hayat anlayışında dünyanın bütün kötülükleri, dünyanın bütün güzelliklerini geçersiz kılmıyor.

Bu denge, benim onun yazılarından öğrendiğim en önemli şeylerden biri.


Merhamet, insanın kapısına gelen bir imtihan

“Bizim derdimiz bize yetiyor da…” yazısının benim için en önemli taraflarından biri, Zehra Betül'ün merhamet anlayışını soyut bir duygu olmaktan çıkarıp somut bir karşılaşmaya dönüştürmesi.

Bir gün kapıya çıktığında Suriyeli bir kadını ve eski püskü bir arabadaki bebeğini görüyor. Kadının yüzündeki şaşkınlığı ve mahcubiyeti fark ediyor. Müdahale etmek istiyor ama yapamıyor. Sonra da:

“Bu da benim ayıbım olsun.”

diyor.

Ardından çok daha ağır bir düşünce geliyor. Dünyadaki mazlumlara üzülmenin, zalimleri kınamanın kolay olduğunu; fakat Allah'ın bazen mazlumu doğrudan insanın kapısına getirdiğini söylüyor. Ona göre bu, merhamet ve iyilik için verilen bir fırsat ve aynı zamanda bir imtihan.

Bu bölüm onun insan anlayışını çok iyi gösteriyor.

Çünkü merhamet onun için yalnızca “iyi insanlara iyi davranmak” değil. Karşına çıkan ve senden bir şey isteyen, seni rahatsız eden, senin planını bozan, seni kendi rahat alanından çıkaran insan karşısında ne yaptığınla ilgili.

Üstelik kendisini de bu ölçünün dışında tutmuyor. Müdahale edemediği için hâlâ kendisine kızıyor.

Burada yine aynı şey ortaya çıkıyor: Zehra Betül başkalarına ahlâk dersi vermekten çok, kendisini kendi ölçüsünde sınamaya çalışıyor.


“Kimse figüran değil”

Belki de Zehra Betül'ün insanlara bakışını en iyi anlatan cümlelerden biri şu:

“Kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum.”

Karşısına çıkan insanların, polikliniğe gelen hastalarının, evlerine girdiği insanların, metroda yan yana yolculuk ettiği insanların ve hatta yazılarını okuyan insanların bile hayatına dokunduğunu söylüyor.

Bu cümleyi çok önemli buluyorum.

Çünkü insanları hayatımızın dekoru olmaktan çıkarıyor.

Metroda yanımızda oturan kişi, yolda yanımızdan geçen yabancı, hastaneye gelen hasta, kapımıza gelen yoksul, birkaç dakika konuştuğumuz biri… Bunların hiçbirisi yalnızca bizim hikâyemizdeki küçük rollerini oynamak için var değil.

Her birinin kendisine ait bir hayatı var.

Zehra Betül'ün yazılarında insanlara karşı dikkatimin değişmesinin nedenlerinden biri de bu. Birinin bana ne yaptığı kadar, onun nasıl bir hayatın içinden geldiğini düşünmeye başladım.

Bu bakış, merhameti de sabrı da büyütüyor.


Sessiz insanların söyledikleri

Mehmet ve Ayşe hakkındaki bölüm de bu yüzden çok önemli.

Mehmet “sessiz adamlardan”. Onun dilini bilmiyor. Yanında gelen kişi derdini anlatıyor. Sonra bir gün Mehmet ile Ayşe'nin birbirleriyle elleri ve gözleriyle nasıl konuştuklarına şahit oluyor.

Ve geride kalan şeyi anlatmakta zorlanıyor:

“Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’.”

Bu sahne Zehra Betül'ün yalnızca konuşulan sözleri dinleyen biri olmadığını gösteriyor.

İnsanların söyleyemediği şeylere de bakıyor.

Bir çiftin ellerine, gözlerine, sessizliğine bakıyor ve orada bir aşk dili görüyor.

Bu, onun insanları anlamaya çalışma biçiminin başka bir yüzü.

Belki de benim onun yazılarından öğrendiğim “karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabilir?” sorusu biraz da buradan geliyor.


Hayal kurmak da bir çeşit dua

Zehra Betül'ün hayal kurmaya verdiği önem, onun dünyasının başka bir temelini oluşturuyor.

Şöyle diyor:

“Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır.”

Hayal kurmayı gerçeklikten kaçış olarak görmüyor. Oturduğu yerden istediği uzaklığa yolculuk yapabilmesini sağlayan bir imkân olarak görüyor. Gerçeğe döndüğünde yüzünde bir gülümseme ve kalbinde hafifleme varsa, hayalleri ilham edene neden şükretmesin?

Bu cümle onun yazıyla, dua ile ve hayal gücüyle kurduğu ilişkinin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Bazen gerçek hayat insanın önüne kapalı bir kapı koyuyor. Hayal ise o kapının arkasına geçmenin yolunu açıyor. Sonra insan gerçeğe geri dönüyor ama aynı insan olarak dönmüyor. Biraz hafiflemiş, biraz umutlanmış, belki biraz daha dayanıklı dönüyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayal kurmak bu yüzden çocukça bir kaçış değil; yaşama gücünü yeniden toplamanın yollarından biri.


Ölüm: Uzak bir fikir değil, dokunulmuş bir gerçek

Zehra Betül'ün hekimliği, ölüm karşısındaki tavrını anlamak için özellikle önemli.

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor” başlıklı yazısında kalp masajı yaptığı kadının yüzünü, intörnken başında beklediği adamın kolundaki dövmeyi, gece yarısı ölüm raporu düzenlediği yaşlı adamı hatırlıyor.

Sonra çok sade bir sonuca varıyor:

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor.”

Burada ölüm bir kavram olmaktan çıkıyor.

Ve sonra çok daha büyük bir soru soruyor: Ya fotoğraflardaki ölüme de dokunsaydık?

Bu, onun ölüm karşısındaki duyarlılığının önemli bir tarafını gösteriyor. Ölümü seyretmekle ölüme dokunmak arasında bir fark olduğunu biliyor.

Belki bu yüzden ölüm konusunda yazdıklarında soğuk bir felsefe yerine bedenin, yüzün ve hafızanın dili var.


Ölüm hayatı küçültürken çocukların ölümü dünyayı büyütüyor

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında ölüm üzerine söyledikleri, Zehra Betül'ün düşüncesindeki çok önemli bir ayrımı ortaya çıkarıyor.

“Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz.”

Ölümü hatırlamanın hayatı kolaylaştırdığını düşünüyor. Hırsların azalmasından, tahammülün ve sabrın artmasından söz ediyor. İnsan bir gün öleceğini hatırladığında bazı meselelerin ağırlığının azalabileceğini düşünüyor.

Fakat aynı metinde çocukların ölümüne geldiğinde bütün bu sakinlik sarsılıyor.

Dört çocuğun sahilde öldüğünü, ardından bir bebeğin daha öldüğünü söylüyor. Sonra:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

diyor.

Bu karşıtlık çok önemli.

Kendi ölümümüzü kabullenmek ile masum bir çocuğun ölümüne alışmak aynı şey değil.

Zehra Betül ölümü hayatın doğal gerçeği olarak kabul edebiliyor; fakat çocukların ölümünü dünyanın vicdanına yönelmiş bir saldırı olarak yaşıyor.

Bu yüzden onun sakinliğini “her şeyi kabullenmiş olmak” şeklinde okumak yanlış olur.

Bazı şeyler karşısında insanın kalbinin hâlâ acıması gerekiyor.


“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

“Hüdayi Amca” anlatısı benim için Zehra Betül'ün insanı değerlendirme biçimini anlatan en güçlü örneklerden biri.

Parkinson hastası Hüdayi Amca'nın oğlundan gelen, babasının titreyen elleriyle yazdığı not, Zehra Betül'ün son günlerde canını sıkan bütün meselelerin anlamını bir anda kaybetmesine yol açıyor.

Kendi elleri henüz titremiyor. Kamış kalemleri var. Mürekkebi var. Güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyor eline.

Ama karşısındaki yaşlı adamın zor okunan yazısı, kendi hayatındaki küçük hırsları ve kırgınlıkları başka bir ışık altında gösteriyor.

Ve soruyor:

“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

Bu cümle benim Zehra Betül'den öğrendiğim bakış biçimini belki de en iyi anlatan cümlelerden biri.

Çünkü burada kendi sıkıntısını inkâr etmiyor. “Benim dertlerim önemsiz” demiyor. Fakat hayatın daha büyük ölçeğini yeniden kuruyor.

Bazen bir insanın titreyen eli, bizim günlerdir kafamızda büyüttüğümüz meseleleri başka bir yere koyabiliyor.


Sabır: Acının ortasında bekleyebilmek

Aliemir'in, Senden istediği sabrı istiyorum” metni, Zehra Betül'ün tevekkül anlayışının merkezinde duruyor.

Kendi sabırsızlığını açıkça söylüyor:

“Ben sabırsızım, öyle halketmişsin…”

Sonra çocuğunun ödev yaparken küçük “e”leri ve “a”ları yazmakta zorlanmasına bakıyor ve onun istediği sabrı Allah'tan kendisi için istiyor.

Burada sabır, yukarıdan aşağıya verilen bir öğüt değil.

İstenen bir şey.

Öğrenilmeye çalışılan bir şey.

Bazen başarısız olunan bir şey.

Bence bu, Zehra Betül'ün dindarlığının da en sahici taraflarından biri. O, “Ben sabırlıyım” demiyor.

“Bana sabır ver” diyor.

Bu ikisi arasında büyük fark var.

Aynı şey tevekkül için de geçerli. Tevekkül onun yazılarında hayatın bütün sorularını çözmüş olmanın huzuru değil. Tam tersine, çözemediği soruların içinde Allah'a dönmeye devam etmek.


Allah'la konuşmak

Zehra Betül'ün yazılarında Allah'a yönelmek, metnin sonuna eklenmiş dinî bir unsur değil. Metnin kendisini kuran ana damarlardan biri.

“Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun?” diye soruyor.

Bazen:

Sana diyeceklerim çok birikti Allahım…”

diye başlıyor.

Bazen Allah'a mektup yazıyor. Bazen sabır istiyor. Bazen kolaylık istiyor:

“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Bazen de cevap alamadığı için bekliyor.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde şehir, ağaçlar, egzoz, çaputlar, dua, çocukluk, kitaplar, gökyüzü ve şiir birbirine karışıyor.

Böylece yazı ile dua arasındaki sınır ortadan kalkıyor.

İnsan konuşamadığında yazıyor; yazamadığında Allah'a konuşuyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında da aynı damar var. Yağmur yağarken melekleri hatırlıyor, Allah'la konuşmayı öneriyor. Menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi'ne şükrediyor. Yazmaya yeniden başlayacaksa bunun “Besmele ve şükürle” olması gerektiğini söylüyor.

Bu, onun inancının gündelik hayatın ayrıntılarından kopuk olmadığını gösteriyor.


Şiir onun için bir kürsü değil, yaslanacak bir yer

Belki dosyanın başlığını belirleyen cümle de burada ortaya çıkıyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Bu cümleyi ilk okuduğumda şiire ilişkin bir cümle gibi görünmüştü. Sonra Zehra Betül'ün bütün yazılarını düşündüğümde, bunun yalnızca şiire değil, onun hayata yaklaşımına da uyduğunu fark ettim.

O hiçbir şeyi hemen sahiplenmek istemiyor.

Şiirin sahibi olmak yerine şiire yaslanıyor.

Kendisine “şair” demek konusunda bile tereddüt ediyor.

Bir yazısında, şiir yazmaya çalışan yaşını almış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Müstakbel şair şiirlerini hocasına götürüyor, hocası kırmızı mürekkeple sürekli düzeltiyor. Sonunda şiirin tamamı kırmızı mürekkebe bulanıyor.

Ardından Zehra Betül soruyor:

“Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?”

Sonra kendisini de o adama benzetiyor.

Burada edebî bir alçakgönüllülükten daha fazlası var. Sanata karşı bir mahcubiyet var. Sanki şiirin önünde dururken insanın kendi sesine fazla güvenmesinden korkuyor.

Bu nedenle “şiirin bir köşesine yaslanmak” onun için çok anlamlı.


Çocuklar: Hayatı yeniden görmenin yolu

Zehra Betül'ün yazılarında çocuklar yalnızca anneliğin konusu değil. Çocuklar, onun dünyasında hayatı yeniden görebilmenin aracıdır.

Ali ve Ömer'in karı seyretmesi, gökyüzüne bakması, güvercinleri fark etmesi, uykuya dalmaları, annelerinin yanında olması…

Bütün bunlar onun yetişkin hayatının sertliğini yumuşatıyor.

Çocuk uykuya geçerken göz kapaklarının kapanışını seyrediyor. Uykuya direnmesini, sonra yenilmesini ve yüzündeki küçük kasların gevşemesini izliyor.

Ve:

“Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.”

diyor.

Burada annelik bir görev tanımından çıkıp seyretme sanatına dönüşüyor.

Çocuğa bakmak, çocuğu büyütmek kadar önemli.

Çocuğun dünyasına bakmak, yetişkinin kendi dünyasını da onarmasına yardım ediyor.


“Mesela işte…” ve merhametin hayal gücü

Mesela işte…” başlıklı metni bu dünyanın çok güzel bir örneği.

Ali ve Ömer'le Fatih Camii'nin avlusuna gidiyorlar. Kedilere su ve yemek veriyorlar. Güvercinlere yem veriyorlar. Bir yavru kedi onlara katılıyor. Sonra bir güvercin eve kadar geliyor. Kediye ve güvercine isim veriyorlar.

Bir gün güvercinlerden biri hastalanıyor ve ölüyor. Çocuklar ağlıyor.

Sonra kapı çalıyor.

Ali kapıyı açıyor:

“Anneee, Peygamber Efendimiz taziye ziyaretine gelmiş…”

Ve Zehra Betül, devamını hayal etmeye bile cesaret edemiyor.

Bu metin, onun dinî duyarlılığının çocukluk hayal gücüyle nasıl birleştiğini gösteriyor.

Fakat daha önemlisi, ölümün karşısına taziyeyi, kaybın karşısına merhameti koyuyor.

Bir çocuğun ölü bir kuş karşısındaki hüznüne karşı, onun hayal dünyasına Peygamber'i bir teselli olarak getiriyor.

Bu, Zehra Betül'ün ölüm karşısındaki tavrının çocukluk versiyonu gibi.

Ölüm var.

Fakat ölümün yanında bir kapı da var.

Ve o kapının arkasında şefkat ihtimali.


Küçük şeyleri ciddiye almak

Zehra Betül'ün yazılarında büyük düşünceler çoğu zaman küçük bir ayrıntıdan doğuyor.

Bir mum çiçeği, yağmur, kar tanesi, güvercin, çocuk.

Bir hastanın el yazısı.

Getirilen bir çikolata.

Bir balkon, ağaç, pencere.

Bir kuş sesi.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında menekşesinin tomurcuklarının canlandığını fark ediyor. Sonra müzik açıyor ve yazıyor. Yazdıkça son günlerde kendisini sevindiren ilk üç şeyi düşünüyor: geçtiği hat dersi, aldığı yeni ders, Ali ve Ömer'le ilgili şeyler, zorlandığı bir işte beklemediği anda gelen yardım… Sonra çok sade bir cümle söylüyor:

“Yani geçiyor…”

Bu iki kelime bile onun hayat anlayışını anlatmaya yetiyor.

Her şey çözülmüş değil.

Ama geçiyor.


Şehirden gökyüzüne

Zehra Betül İstanbul'u seviyor gibi görünürken aynı zamanda İstanbul'un insanı kendi içine kapatan tarafını da çok iyi görüyor.

“Şehir insanına yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur” diyor; çünkü şehir insanının başını kaldırıp gökyüzüne bakmadığını söylüyor. Kendi hafızasında gökyüzünü uzun uzun seyrettiği son zamanın çocukluk yazlarından birine ait olduğunu hatırlıyor.

Bu da onun temel hareketlerinden biri:

Yukarı bakmak.

Gökyüzüne.

Çocuğun gösterdiği yere.

Yağmura.

Kara.

Güvercine.

Bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir cevap değil, başını kaldırdığı yöndür.


Merhamet: İnsanların arkasındaki hikâyeyi görebilmek

Zehra Betül'ün bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de insanlara daha yavaş hüküm vermek oldu.

Bir hastanın davranışına kızmak mümkün. Birinin kaba konuşmasına kırılmak mümkün. Birinin yanlışını görmek mümkün.

Fakat onun yazılarında hemen hüküm verme isteğinin önüne başka bir soru çıkıyor:

Bu insanın hayatında ben neyi bilmiyorum?

Mustafa Amca örneğinde bunu çok net görüyoruz. Mahallenin şekerci dedesi olarak gördüğü adamın yirmi yıldır yatağa bağlı eşine baktığını öğreniyor.

Ve onun sabrını, tevekkülünü, vefasını düşünüyor:

“Sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da…”

Burada Zehra Betül'ün insanlara bakış biçimi ortaya çıkıyor.

İnsanı davranışından ibaret görmüyor.

Hayatını davranışının arkasına koyuyor.

Belki benim onun yazılarından “karşındakini anlamaya çalışmayı” öğrenmemin asıl sebebi bu.


Hekimlik ile yazarlık arasında

Zehra Betül'ün hekim olması, yazılarında hiçbir zaman yalnızca meslek bilgisi olarak durmuyor.

Hekimlik ona insanın kırılganlığını gösteriyor.

Bir hastanın ağrısını dinliyor. Bir yaşlı adamın ellerine bakıyor. Bir ölüm raporu düzenliyor. Bir çocuğun askerlik raporu için karşısına geldiğinde onun hâlâ çocuk olduğunu düşünüyor.

Hastalarını yazarken de dikkatli.

“Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum” diyor ve onları satırlarında dolaştırırken rahatsız etmemeyi önemsediğini belirtiyor.

Bu çok şey anlatıyor.

Çünkü burada yazarın malzemesi insan.

Ama insanı malzeme haline getirirken onun mahremiyetini ve kırılganlığını unutmuyor.

Bu, edebiyat ile etik arasındaki sınırın farkında olduğunu gösteriyor.


Kendi kibrinden de şüphe eden bir anlatıcı

Zehra Betül'ün metinlerini benim için güvenilir kılan başka bir özellik de kendi içindeki kibri saklamaması.

Çok okunmak, çok takipçi sahibi olmak, çok “kalp” almak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor. Fakat aynı zamanda beğenilmekten ve güzel söz işitmekten hoşlandığını kabul ediyor.

Kendini de ölçemediğini söylüyor.

Yazarken içindeki kibrin büyüdüğünü fark ediyor.

Allah'tan gizli ve açık kibirden korunmayı diliyor.

Bu çok önemli.

Çünkü kendisini ahlaki açıdan tamamlanmış bir insan olarak sunmuyor.

Kendi nefsini de inceleme masasının üzerine koyuyor.

Bu nedenle onun yazılarındaki dinî tavır, başkasına yöneltilmiş bir öğüt olmaktan çıkıp öz-eleştiriye dönüşüyor.


Mürşidim

Şimdi “mürşidim” demenin nedenini çok daha iyi anlıyorum.

Hatta “İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.” cümlesi, Zehra Betül'e yüklediğim anlamın merkezine yerleşiyor.

Çünkü ben onda yalnızca güzel yazan, duyguları iyi ifade eden veya dindar bir yazarı görmüyorum. Kendime nasıl davranacağımı değil, başkasına nasıl davranacağımı öğreten bir hayat tavrını görüyorum.

“İncinsen de incitme” demek kolay bir söz değil. İnsan incindiğinde karşılık vermek, kırıldığında kırmak, yorulduğunda karşısındakini de yormak istiyor.

Zehra Betül ise tam o noktada insanın kendi acısını başkasına aktarmamasını istiyor.

Üstelik bunu başkalarına öğüt verirken değil, kendi öfkesiyle, sabırsızlığıyla ve içindeki “Tazmanya canavarı”yla uğraşırken söylüyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında bu cümleyi söyledikten sonra öfkenin insanın içinde dönüp duran, dışarı çıktığında hem kendisine hem çevresine zarar veren bir canavar olduğunu anlatıyor. Öfke geldiğinde susmayı, oturmayı, Allah'a sığınmayı, abdest almayı hatırlatıyor. Çünkü insan biraz durduğunda, kızdığı meselenin ne kadar gereksiz olabileceğini ve kendi kibrini görebiliyor.

Yani öğrettiği şeyin dışında durmuyor; önce kendisini o ölçüye sokuyor.

Benim “mürşidim” demem bu yüzden bir hayranlık ifadesi değil. Bir yazarın bana edebiyat öğretmiş olması da değil.

Daha derin bir şeyden söz ediyorum:

Onun yazılarından bir ahlak biçimi öğrendim.

Birine kızdığımda hemen hüküm vermemeyi, onun hayatının benim bilmediğim taraflarını düşünmeyi; incindiğimde incitmenin beni haklı çıkarmadığını; yorulduğumda yorgunluğumu başkasına yüklememeyi; öfkem yükseldiğinde susmayı, geri çekilmeyi, Allah'a sığınmayı; ölüm karşısında hayatın ölçüsünü yeniden kurmayı; dünyanın kötülüğü karşısında kalbimi tamamen karartmamayı öğrendim.

Üstelik bunu bana doğrudan öğretmedi.

Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Belki “mürşit” kelimesini asıl anlamlı yapan da bu.

Çünkü bir mürşidin etkisi yalnızca söylediği sözde değil, insanın kendi içine dönüp kendisine başka türlü bakmaya başlamasında ortaya çıkar. Zehra Betül'ün yazılarından sonra kendi öfkemi, kırgınlığımı, sabırsızlığımı, insanlara bakışımı ve ölüm karşısındaki tavrımı yeniden tartmaya başlamam, onun bende bıraktığı etkinin niteliğini gösteriyor.

“İncinsen de incitme” bu yüzden benim için sıradan bir güzel söz değil. Benim Zehra Betül'de gördüğüm insan modelinin özeti.

Ve hemen arkasındaki:

“Kırılsan da kırma.”

daha da önemli.

Çünkü burada insanın kendi kırgınlığını başkasına devretmesine izin verilmiyor.

Ardından:

“Yorulsan da yorma.”

geliyor.

Bu ise onun bütün yazılarındaki merhamet anlayışını tamamlıyor. Kendin yorulmuş olabilirsin; dünyanın kötülüğü seni tüketmiş olabilir; çocukların, işin, hastaların, hayatın seni bitirmiş olabilir. Ama kendi yorgunluğunu başka bir insanın üzerine bırakmamak gerekiyor.

İşte benim “mürşidim” dememin nedenini şimdi şöyle ifade edebilirim:

Zehra Betül bana hayatın nasıl kolaylaştırılacağını öğretmedi; insanın hayat zorlaştığında nasıl biri olarak kalması gerektiğini öğretti.

Dünyanın kötülüğü karşısında umudunun azaldığını söyleyen de aynı insan:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

Öfkelenen de o.

Kırılan da.

Yorulan da.

Bazen Allah'a “Neden?” diye soran da.

Ama bütün bunların içinden geçerken yine:

“İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.”

diyebiliyor.

İşte burada onun sakinliği başka bir anlam kazanıyor.

Sakinlik, hiç incinmemek değil.
Sakinlik, incindiğinde başkasını incitmemeyi öğrenmek.

Tevekkül, hiç yorulmamak değil.
Tevekkül, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmak.

Sabır, hiç kırılmamak değil.
Sabır, kırıldığında kırmamayı seçmek.

Benim “mürşidim” dediğim insan, bana göre tam burada beliriyor.


Görünmekten vazgeçmek

Burada benim Zehra Betül'le kurduğum kişisel hikâyeye yeniden dönmek gerekiyor.

Onun yazılarını keşfettiğimde yaklaşık on gün boyunca satırlarının arasında dolaştım. Sonra alıntılar yapmaya başladım. Bir şair dostum aracılığıyla bundan haberdar olduğunu öğrendim.

Hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk görmüş ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını anlamış.

Fakat benimle doğrudan iletişime geçmedi.

Benim yaptığım alıntılara da sessiz kaldı.

Bu sessizlik, yıllar sonra dönüp baktığımda bana tuhaf gelmiyor. Çünkü onun yazılarında zaten sürekli bir geri çekilme arzusu var.

“Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…” diyor bir yerde.

Başka bir yerde:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

diyor.

Ve gerçekten gidiyor.

Yıllar sonra birkaç yazısını edebiyat dergilerinde görüyorum.

Sonra yine görünmez oluyor.

Nedenini bilmiyorum.

Bunun üzerine bir anlam yüklemek de istemiyorum.

Belki hayat değişti. Belki yazmak değişti. Belki görünürlükten yoruldu. Belki başka bir yerde, başka bir hayatın içinde yazmadan yaşamayı seçti.

Bunların hiçbirini bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, yazılarının benim hayatımda kalmış olması.

Ve belki bir yazarın yazdıklarından sonra görünmez olmasının en güzel tarafı da budur:

Yazar geri çekilir. Metin kalır.


“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım”

Zehra Betül'ün şiirlerinde de aynı dünya var.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde kâğıttan kumbara yapıyor. Dua da birikiyor. Elma kabukları, ağaçlar, egzozlar, çocukluk, gökyüzü, kitaplar, kuş dili ve şiir birbirine karışıyor.

Bir noktada:

“Şiir yazmayalım, zaten dünya bir şiir”

diyor.

Bu cümle, onun şiire yaklaşımının özeti gibi.

Şiiri yalnızca şiir kitaplarında aramıyor. Dünyanın kendisini şiir olarak görüyor.

Bu nedenle yazılarında şiirsel olan şey, süslü söyleyişten çok bakışın kendisi.

Bir ağacın öksürüğünü duyabilmek.

Bir çocuğun gökyüzüne bakışını fark etmek.

Bir mum çiçeğinin küstüğünü anlamak.

Bir yaşlı adamın el yazısından kendi kibirlerini görmek.

Bunlar onun şiirinin asıl malzemeleri.


“Yarım kalmış uzun şiirler değil, kısa şarkılar söylemeli…”

Daha sonraki şiirlerinden birinde de aynı duyarlık devam ediyor.

Fesleğenler, karıncalar, nazar, kalp, gidenler, pusulalar, uçurtmalar, yaralar ve “iki oda bir salon ferahlığında bir söz” aynı şiirin içinde dolaşıyor.

Burada onun dilinin temel özelliği ortaya çıkıyor:

Soyut bir düşünceyi somut ve küçük bir görüntünün içine yerleştirmek.

Kalbin pusulası.

Fesleğen kokan avuç.

Yorgun bir karınca.

Uçurtma çıtalarına bağlanan yarabandları.

İki oda bir salon ferahlığında bir söz.

Bu imgeler onun dünyasının neden “duruluk” hissi verdiğini açıklıyor.

Çünkü ağır bir düşünceyi ağırlaştırmadan söylüyor.


Zehra Betül'ü neden kendime yakın hissediyorum?

Belki bütün bu dosyanın en kişisel sorusu bu.

Çünkü insan her sevdiği yazarı kendisine yakın hissetmez. Bazı yazarları çok beğenirsiniz ama onların dünyasında yaşamazsınız. Bazı yazarların dilini seversiniz ama onların insanlara bakışını kendinize yakın bulmazsınız.

Zehra Betül'de ise başka bir şey oldu.

Onu okudukça, benim de olmak istediğim bir insanın izlerini gördüm.

Daha sakin.

Daha sabırlı.

Daha az hüküm veren.

Daha çok anlamaya çalışan.

Kendi nefsini de sorgulayan.

Kötülüğü görüp iyiliği unutmayan.

Ölümden kaçmayan ama hayatın küçük güzelliklerinden vazgeçmeyen.

Çocukların dünyasına başını eğebilen.

Bir hastanın elindeki titremeyi kendi hayatının merkezine koyabilecek kadar dikkatli.

Bir çiçeğin küstüğünü fark edebilecek kadar dünyaya açık.

Ve bütün bunların sonunda Allah'a dönmeyi bilen.

Ben Zehra Betül'den bunların hepsini birden öğrendiğimi söyleyemem.

Ama yıllar içinde yazılarını okudukça, bunların bende oluşmasına yardım eden bir ses olduğunu söyleyebilirim.

Bu yüzden “mürşit” kelimesi benim için burada anlam kazanıyor.

O bana hiçbir zaman doğrudan bir şey öğretmedi. Bana ders vermedi, tanışmadık. Ama yazıları bana bazı şeyleri yeniden düşünme imkânı verdi.

Bir anlamda metinleri üzerinden hayatıma eşlik etti.


Bir yazarı tanımak gerçekten ne demektir?

Belki de burada bir sınır çizmek gerekiyor.

Ben Zehra Betül'ün yazdıklarından bir Zehra Betül portresi çıkarabilirim. Fakat bu, gerçek hayattaki bütün Zehra Betül'ü tanıdığım anlamına gelmez.

İnsan yazdıklarından daha büyüktür.

Bir yazarın metinlerindeki kişi ile gündelik hayattaki kişi arasında mutlaka fark vardır.

Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Onun anneliğine, hekimliğine, imanına, ölüm düşüncesine, şiir anlayışına, sabrına, yorgunluğuna ve kendisiyle konuşma biçimine metinleri aracılığıyla tanıklık ettim.

Bu yüzden “onu tanıyorum” derken kastettiğim şey biyografik bir tanışıklık değil.

Satırlarının arasında onu tanıdığım duygusu.

Belki zaten bazı insanları tanımanın tek yolu budur.


Sonuç: Bir köşeye yaslanıp dinlemek

Yıllar önce onun satırlarının arasında dolaşırken bunu bilmiyordum.

Bir Tumblr hesabının eski yazıları arasında kaybolduğumu, yaklaşık on gün boyunca bir yazının ardından diğerine geçtiğimi, sonra cümleleri kendi bloguma taşıdığımı ve bir gün o yazıların sahibinin hesabındaki olağandışı trafiği fark edip “birisinin satırlarımın arasında dolaştığını” anlayacağını bilmiyordum.

Onun bunu bilip sessiz kalacağını da bilmiyordum.

Sonra yazıların bir gün ortadan kalkacağını, yıllar sonra birkaçının edebiyat dergilerinde karşıma çıkacağını ve yine görünmezliğe çekileceğini de bilmiyordum.

Bütün bunların üzerinden yıllar geçti.

Ama bazı cümleler eskimedi.

Bazen bir ölüm haberinde onun yazdıkları geliyor aklıma. Bazen bir çocuğun yüzüne bakarken. Bazen gereksiz bir kırgınlığın içinde. Bazen birinin davranışına kızmadan önce. Bazen hayatın gürültüsünden yorulduğumda.

Bazen de insanın kendisine sorması gereken o basit soruda:

Nereye koşuyorsun?

Belki Zehra Betül'ün yazılarından bana kalan en büyük ders bu:

Biraz dur.

Çünkü insan ancak durduğunda kendisiyle söyleşebiliyor.

Ve belki ancak o zaman, hayatın bütün gürültüsünün altında hâlâ atan kalbini duyabiliyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayat hiçbir zaman tamamen çözülmüyor. Acı bitmiyor. Ölüm ortadan kalkmıyor. Dünya düzelmiyor. İnsan kendi kusurlarından tamamen kurtulmuyor.

Fakat bütün bunların arasında ferahlayacak küçük bir yer mutlaka kalıyor: bir çocuk yüzü, bir kuş, bir ağaç, bir yağmur, bir şiir, bir dua, bir hasta tarafından getirilen çikolata, titreyen bir elin yazdığı birkaç satır, bir balkon, gökyüzü ve bazen yalnızca yürümek.

Belki onun bana öğrettiği en önemli şey bu oldu:

Hayatı bütünüyle düzeltmek zorunda değiliz. Bazen ona başka bir yerden bakmamız yeterli.

Çünkü insanın içindeki bütün karanlıklar bir anda aydınlanmayabilir. Ama insan başını kaldırabilir. Bir çocuk gibi gökyüzünü gösterebilir. Bir süre bekleyebilir. Dua edebilir. Yazabilir. Sonra yeniden yürüyebilir.

Zehra Betül'ün metinlerini yıllar sonra tekrar okurken, ilk keşfimin üzerinden geçen zamanın bana gösterdiği şey şu:

Ben o on gün boyunca yalnızca bir yazarın yazılarını okumamışım.

Kendime nasıl bakmam gerektiğini öğreten bir sesin peşinden gitmişim.

Belki bu yüzden hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve belki bu yüzden, aradan on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, onun şu cümlesi bana hâlâ yetiyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Ben de bazen onun yazılarının bir köşesine yaslanıp dinleniyorum.

İyi ki zamanında not etmişim bazı cümlelerini. Çünkü insan, hangi cümlenin yıllar sonra kendisine yeniden lazım olacağını bilmiyor. O gün yalnızca güzel bulduğum için kaydettiğim bazı sözler, yıllar sonra hayatımın başka bir yerinde karşıma çıkıyor; sabır gerektiğinde, kırıldığımda, bir başkasını anlamaya çalıştığımda…

On dört yıl sonra dönüp baktığımda, Zehra Betül’ün yazılarının bende bıraktığı şeyin yalnızca edebî bir beğeni olmadığını daha iyi anlıyorum. Ondan sakinliği, sabrı ve merhameti; incindiğinde incitmemeyi, kırıldığında kırmamayı, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmayı öğrendim. Belki de bu yüzden ona “mürşidim” diyorum. Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Zehra Betül’ü özlüyorum. Belki biraz da yazdıklarından yansıyan o sesi; dünyaya bakarken insanı durup düşünmeye çağıran, sakin ama uyanık bakışını. Nereye gittiğini, neden sustuğunu, hayatının bugün nasıl olduğunu bilmiyorum ve bilmediğim yerleri kendi hayalimle tamamlamak istemiyorum. Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Ama bugün fark ettim ki yalnızca onu değil, yazılarında hayat bulan çocuklarını da özlüyorum. Ömer’i, Ali’yi. O satırlarda henüz çocuk olan, yüzlerinde masallar, gözlerinde ninniler taşıyan o çocukları. Aradan on dört yıl geçti; şimdi büyümüş olmalılar. Onları hiç tanımadım, hayatlarının nasıl devam ettiğini bilmiyorum. Yine de bir yazarın dünyasına girdiğinizde, onun sevdiği şeylere de sessizce bağlanabiliyorsunuz. Demek ki insan, bazı çocukları da hiç tanımadan özleyebiliyormuş.

Bazı yazarlar okunup bitmiyor. Cümleleri insanın hayatına karışıyor; kendileri hiç tanışılmadan insanın içinde bir yere yerleşiyor. Zehra Betül de benim için böyle biri.

On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum. Bazen bir cümlesinde duruyor, bazen yıllar önce not ettiğim başka bir cümlesine yeniden dönüyorum. Ve her dönüşte, o sözlerin geçmişte kalmış cümleler olmadığını; bir zamanlar okuduğum o hayatın, yıllar sonra kendi hayatımın içinde hâlâ yankılandığını görüyorum.

Belki bazı yazarları okumak biraz da budur: Kitabı kapatırsınız, yıllar geçer, hayat değişir; ama bir cümle bir gün yeniden içinizde konuşmaya başlar. On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşmam da belki bu yüzden; bazı cümleler unutulmuyor, bazı sesler susmuyor.

İyi ki o günlerde not etmişim.

İyi ki bugün hâlâ dönüp okuyabiliyorum.