Rilke’nin Kappus’a Mektubu — İç Dünyaya Dönüş ve Sanatın Kaynağı

Şair: Rainer Maria Rilke

Sayın Herr Kappus,

Mektubunuz ancak birkaç gün önce elime geçti. Göstermiş olduğunuz büyük ve içten güveninize var olun demek isterim; daha çoğu da elimden gelmez. Dizeleriniz üzerinde duramayacağım; çünkü eleştirmek, benim işim değil. Sanat eserlerini eleştirmeye kalkınca da birçok anlaşmazlıklar doğar.

İç olaylar, çoğunlukla bizi inandırmaya çalıştıkları halde, elle tutulup sözle söylenemiyor, çoğu da anlatılamıyor. Bunlar, sözcüğün hiç giremediği yerde oluyorlar, ölümlü hayatınız yanında ölümsüzlük kazanan büyülü varlıklarıyla sanat eserleri açıklanamıyor.

Öncelikle bunu belirttikten sonra, size, sadece, dizelerinizin kendine özgü bir biçimi olmadığını, ama kişiliğinizi bulma yolunda sessiz, gizli ipuçları verdiğini söyleyebilirim. Bunu en belirgin şekilde “Ruhum” adını verdiğiniz son şiirinizde sezdim. Burada dile gelmek isteyen bir özellik göze çarpıyor.

“Leopardi’ye” adlı güzel yazınızda da belki, bu “büyük yalnız” ile bir yakınlığınız olacak. Ama yine de, şiirleriniz, henüz özel, size özgü değil. Sonuncusu, Leopardi’nin olanı bile değil. Şiirlerinizle birlikte gönderdiğiniz mektup, dizelerinizi okurken hissettiğim ama söyleyemediğim birçok eksiği açıklıyor.

Dizelerinizin güzel olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz, belki benden önce başkalarına da sordunuz. Onları dergilere gönderiyorsunuz, başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz. Yazı kurumları bu çalışmalarınızı beğenmeyince de canınız sıkılıyor. Peki öyleyse (öğüt vermemi siz istediniz) size yalvarıyorum, bütün bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve bunu yapmamalısınız.

Size hiç kimse öğüt vermez, hiç kimse bir yardımda bulunamaz.

Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün.

Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri, yüreğinizin en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. Yazmanız yasak edilince, artık yaşayamayacak mısınız? Bunu söyleyin. En çok da, gecenizin en sessiz bir anında, yazmalı mıyım diye kendi kendinize sorun. Buna içinizin derinliklerinden bir karşılık bulmaya bakın.

Eğer bu karşılık “evet” ise, bu ağırbaşlı soruya, bütün gücünüzle, sadece “yazmalıyım” diyebiliyorsanız, o zaman yaşamınızı bu gereksiniminize uygun olarak kurun. Yaşamınız en uçarı, en başıboş anınıza kadar bu içgüdünüzün bir belirtisi, bir belgesi olmalı.

İşte o zaman doğaya yaklaşmış olursunuz. O zaman da ilk insanlar gibi, gördüğünüzü, yaşadığınızı, sevdiğinizi ve yitirdiğinizi söylemeye çalışın.

Aşk şiirleri yazmayın. Her şeyden önce de bilinen, hiçbir özelliği bulunmayan biçimlerden kaçının. Bunlar en güç olanlardır; çünkü bol bol vardır, sonra da iyileri, hem de çoğu parlak olanların yanında, öz yaratıcılık için büyük, olgun bir güç ister.

Bunun için genel konulardan kaçının ve günlük yaşamınızdan gelen konulara sığının.

Acılarınızı, arzularınızı, aklınızdan geçenleri ve herhangi bir güzelliğe karşı olan inancınızı, anlatın bütün bunları, içten, usul usul, alçak gönüllülükle, açıkça anlatın; anlatabilmek için de, çevrenizdeki eşyaları, düşlerinizin görülerini, anılarınızın konularını kullanın.

Günlük yaşamınız size zengin görünmüyorsa, bundan yakınmayın. Kendinizden yakın, zenginliklerinizi görecek yeterlikte sanatçı olmadığınızı söyleyin; çünkü yaratan için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur.

Duvarları, dünyanın hiçbir gürültüsünü duyurmayan bir cezaevinde bile olsanız -gene hiç değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliğiniz, bu hazneniz yok mudur? Gözlerinizi oraya çevirin.

Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın.

O zaman kişiliğiniz oturacak, yalnızlığınız da büyüyecek ve yavaş yavaş aydınlanan, başkalarının gürültüleri de uzaktan, içinde bir yankı bulmadan gelip geçen bir saray olacaktır.

Bu içe dönüşten, bu kendi dünyanıza dalmaktan dizeler doğarsa, o zaman siz, bunların güzel dizeler olup olmadığını sormayı aklınızdan bile geçirmezsiniz.

Artık sanat dergilerini de, sizinle ilgilenmeleri için uğraştırmazsınız; çünkü siz, onlarda, sevgili ve sizde içkinleşmiş olanları, yaşamınızdan bir parçayı görecek, yaşamınızdan bir ezgi duyacaksınız.

Sanat eseri ancak yaratma gereksiniminden doğarsa güzeldir.

Onun yargısı, doğuşunun bu türündedir: Bunun bir başka yolu yoktur. Bu yüzden, sayın Herr Kappus, size şundan başka bir öğüt veremeyeceğim:

İçinize dönün, yaşamınızın kaynadığı derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun karşılığını bulacaksınız.

İçinizdeki ezgileri, size seslendikleri gibi alın. Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alınyazınıza, yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın; çünkü yaratan, başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi bağlandığı doğada bulmalı.

Ama belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra gene, şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız dediğim gibi, yazmamak için, insanın yazmadan da yaşayabileceğini duyması yeter.

O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş boşuna değildir. Yaşamınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır. Bu yollarında iyi, zengin ve genişliğinin sözle ifade edebileceğinden çok olmasını dilerim.

Size daha ne söyleyeyim? Hepsini, değerine göre belirttiğimi sanıyorum.

Sonunda, gönül hoşluğu içinde, ağırbaşlılıkla gelişerek, kendinizi olgunlaşmaya bırakmanız için öğüt vermek istiyordum.

Bunu da, soruları, ancak içten, duygularınızın, hem de en sessiz anlarınızda ancak yanıtlayabileceği soruları, dışa bakıp, dıştan yanıtlamasını beklerseniz, kösteklemiş olursunuz.

Yazınızda, Profesör Horacek’in adıyla karşılaştığıma çok sevindim. Bu alçak gönüllü bilgine karşı olan büyük saygım, yıllar boyunca da sönmeyen gönül borcumu içimde saklıyorum.

Yalvarırım, kendisine benim bu duygularımı söyleyin. Onun bu güne kadar beni düşünmesi kendi iyiliğindendir; ben de bunu değerlendirmesini biliyorum.

Dostça inanarak göndermiş olduğunuz dizeleri size geri verirken, bir daha, bu büyük ve içten inancınıza teşekkür ederim. Açık ve güvendiğim bilgilerime dayanarak, sorularınıza verdiğim bu yanıtımla, belki de kendimi olduğumdan üstün göstermeye çalışmışımdır. Özür diler, duygularınızı paylaşırım.

Paris, 17 Şubat 1903

Rainer Maria Rilke


Rilke’nin Kappus’a Mektubu — İç Dünyaya Dönüş ve Sanatın Kaynağı

Rainer Maria Rilke’nin 17 Şubat 1903 tarihli bu mektubu, görünüşte genç bir şairin şiirleri hakkında aldığı bir cevap olsa da, gerçekte sanatın ne olduğu, insanın neden yazdığı, yalnızlıkla nasıl yaşanacağı ve kişinin kendi hayatının kaynağına nasıl ulaşabileceği üzerine derin bir düşünce metnidir. Rilke, Kappus’un şiirlerini değerlendirmekten özellikle kaçınır. Çünkü ona göre asıl mesele şiirlerin “güzel” olup olmadığı değildir. Asıl soru, insanın yazmak zorunda olup olmadığıdır.

Bu nedenle mektubun merkezinde şiir değil, yaratma gereksinimi vardır.

Dışarıdan Onay Beklememek

Mektubun en güçlü yönlerinden biri, Rilke’nin Kappus’u dış dünyanın hükümlerinden uzaklaştırmasıdır. Kappus şiirlerinin güzel olup olmadığını sorar; dergilere gönderir, başka şiirlerle karşılaştırır ve yayımlanmadığında üzülür. Rilke ise bütün bunların yanlış bir başlangıç olduğunu söyler.

Çünkü sanatçı, kendi değerini dışarıdaki insanların hükmüne bağladığında sanatının merkezini kendisinden uzaklaştırmış olur.

Rilke’nin önerdiği şey oldukça radikaldir:

“Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün.”

Bu cümle, mektubun anahtar cümlesidir.

Rilke burada yalnızca “kendinizi dinleyin” dememektedir. Çok daha derin bir şey söyler: Kendinizin dışındaki hiçbir makam, sizin gerçekten yazmanız gerekip gerekmediğine karar veremez.

Dergiler, eleştirmenler, başka şairler ve okurlar sanatın dışındaki ölçütlerdir. Oysa sanatın gerçek ölçüsü sanatçının kendi varlığında aranmalıdır.

Bu nedenle Rilke’nin Kappus’a verdiği cevap, aslında şiir hakkında bir cevap değil, hayatın nasıl yaşanacağı hakkında bir cevaptır.

“Yazmalı mıyım?” Sorusu

Mektubun en unutulmaz bölümü, Rilke’nin Kappus’a gecenin en sessiz anında kendisine şu soruyu sormasını istemesidir:

“Yazmalı mıyım?”

Burada soru basit görünmesine rağmen çok ağırdır.

Rilke, “Şiir yazmayı seviyor musun?” diye sormaz. “Şiirlerin güzel mi?” diye de sormaz. Yazmanın bir gereksinim olup olmadığını araştırmasını ister.

Daha da önemlisi, Kappus’un yazmasının yasaklandığını düşünmesini ister:

“Yazmanız yasak edilince, artık yaşayamayacak mısınız?”

İşte Rilke’nin sanat anlayışı burada kesinleşir. Eğer yazamamak insanın hayatında gerçek bir eksiklik yaratıyor, hatta yaşam duygusunu tehdit ediyorsa, yazmak dışarıdan seçilmiş bir meslek veya ün kazanma aracı olmaktan çıkar. Bir varoluş ihtiyacı hâline gelir.

Rilke’nin sanatçı anlayışında belirleyici olan yetenekten önce budur.

İnsan sanatçı olduğu için yazmaz; yazmadan yaşayamayacak kadar içinde bir şey yazmaya zorladığı için sanatçı olduğunu keşfeder.

Şiirin Güzel Olmasından Önce Gerçek Olması

Rilke’nin sanat anlayışında “güzel” kavramı ikinci plandadır.

Sanat eserinin güzel olup olmadığı, yaratılmasının temel gerekçesi değildir. Önce onun neden doğduğuna bakmak gerekir:

“Sanat eseri ancak yaratma gereksiniminden doğarsa güzeldir.”

Bu düşünce, mektubun en önemli estetik yargılarından biridir.

Burada güzellik, eserin başlangıç noktası değil, hakiki bir yaratma zorunluluğunun sonucu hâline gelir.

Dolayısıyla Rilke için kötü şiir yazmaktan daha büyük bir sorun, başkalarının beğeneceği güzel şiirler yazmaya çalışmaktır.

Çünkü dışarıdan beğenilmek için yazılan şiir, ne kadar parlak olursa olsun, sanatçının kendi iç hayatından doğmamış olabilir.

Bu yüzden Rilke, Kappus’un “güzel şiir yazıyor muyum?” sorusunu neredeyse yanlış bir soru olarak görür.

Sanatçı bir noktadan sonra şiirinin güzel olup olmadığını düşünmez. Çünkü şiir, onun için artık dışarıdan değerlendirilecek bir nesne değil, kendi hayatının bir parçasıdır.

Bilinen Aşk Şiirlerinden Kaçınmak

Rilke’nin “Aşk şiirleri yazmayın” tavsiyesi ilk bakışta şaşırtıcıdır. Çünkü aşk, şiirin en eski ve en güçlü konularından biridir.

Fakat Rilke’nin itirazı aşka değil, başkasından devralınmış aşk diline yöneliktir.

Kendisinden önce binlerce kez söylenmiş duyguları, hazır kalıplarla yeniden söylemek kolaydır. Zor olan ise kişinin kendi aşkını, kendi acısını, kendi yalnızlığını ve kendi deneyimini bulup ona kendisine ait bir dil kazandırmasıdır.

Bu yüzden Rilke “genel konulardan kaçının” der.

Çünkü genel konu hazırdır.

Oysa sanatçının işi hazır olanı tekrarlamak değil, kendisine ait olanı keşfetmektir.

Bu anlayışta şiirin konusu kadar, hatta ondan daha fazla, konuya bakış biçimi önem kazanır.

Aynı aşkı milyonlarca insan yaşayabilir; fakat sanatçı onu kendi içinden geçirerek bambaşka bir deneyime dönüştürebilir.

Günlük Hayatın Zenginliği

Rilke’nin Kappus’a verdiği en güzel öğütlerden biri, hayatını yoksul bulmaması gerektiğidir.

Kappus’un dışarıdan bakıldığında büyük olaylar yaşamıyor olması önemli değildir. Rilke’ye göre hiçbir hayat gerçekten yoksul değildir.

“Çünkü yaratan için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur.”

Bu cümle Rilke’nin sanat anlayışını genişletir.

Sanatçının malzemesi olağanüstü olaylar değildir. Bir çocukluk anısı, bir oda, bir duvar, bir eşya, bir düş, bir korku, bir kayıp, sıradan bir gün bile sanatın başlangıç noktası olabilir.

Burada sanatçıya düşen şey, dış dünyayı olağanüstü hâle getirmekten önce olağan olanın içindeki derinliği görebilmektir.

Bu nedenle Rilke’nin sanat anlayışı bir bakıma dikkat sanatıdır.

Görmek.

Hatırlamak.

Beklemek.

Dinlemek.

İçeride olup biteni fark etmek.

Ve bunları başkalarının hazır kelimeleriyle değil, kendi deneyiminin içinden yeniden söylemek.

Çocukluk: İç Dünyanın Hazinesi

Mektupta çocukluk özel bir yere sahiptir.

Rilke, insanın dış dünyası yoksul görünüyorsa çocukluğuna dönmesini ister. Çünkü çocukluk, insanın içinde saklı kalmış büyük bir hafıza alanıdır.

Özellikle şu düşünce önemlidir:

“Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın.”

Buradaki “uyumuş duygular” ifadesi çok güçlüdür.

Çocukluk geçmişte kalmıştır ama bütünüyle yok olmamıştır. İnsan büyüdükçe bazı deneyimler unutulmuş gibi görünür; ancak onların duygusal izleri insanın içinde yaşamaya devam eder.

Rilke, sanatçının bu gömülü dünyaya yeniden inmesini ister.

Bu nedenle sanat yalnızca yaşananı anlatmak değildir.

Hatırlananın içinde yeniden yaşamak da sanattır.

Bir çocukluk anısının yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanması, Rilke’nin sanat anlayışının özüne uygundur. Çünkü zaman, deneyimin anlamını değiştirir.

Yalnızlık Bir Eksiklik Değil, İç Dünyanın Kurulmasıdır

Mektupta yalnızlık da son derece önemli bir yere sahiptir.

Rilke’nin yalnızlığı, insanların yokluğu anlamında basit bir yalnızlık değildir. Daha çok insanın kendi iç dünyasını kurabilmesi için dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşmasıdır.

İçe dönüş gerçekleştikçe kişinin yalnızlığı büyür; fakat bu büyüyen yalnızlık bir boşluk hâline gelmez.

Tam tersine bir saray hâline gelir.

Rilke’nin kullandığı bu imge, mektubun en güzel imgelerindendir.

İç dünyası derinleşen insan, başkalarının gürültüsüne eskisi kadar bağımlı olmaz. Dışarıdaki sesler hâlâ vardır; ancak artık insanın merkezini belirleyemezler.

Bu yüzden Rilke’nin yalnızlığı kaçış değildir.

Yalnızlık, insanın kendisine ait bir dünya kurabilmesidir.

Başlangıçta yalnızlık boşluk gibi hissedilebilir. Fakat insan o boşluğun içine gerçekten inmeye başladığında orada anılar, korkular, arzular, düşler, kayıplar ve henüz adını koyamadığı duygular bulur.

Sanat da işte bu derinlikten doğar.

“Başkalarının Gürültüsü”

Rilke’nin dış dünya hakkındaki yaklaşımı yalnızca sanatçının eleştirmenlerden uzak durması değildir. Daha geniş bir anlamı vardır.

Başkalarının fikirleri insanın iç sesini bastırabilir.

İnsan ne yazması gerektiğini, nasıl yaşaması gerektiğini, neyin değerli olduğunu, neyin güzel sayılacağını sürekli dışarıdan öğrenmeye çalışırsa kendi sesini duyamaz.

Bu nedenle Rilke’nin içe dönüş çağrısı aslında bir özgürleşme çağrısıdır.

İnsan önce başkalarının seslerinden uzaklaşmalı, sonra kendi sesini duymalıdır.

Ancak kendi sesini bulduktan sonra yeniden dış dünyaya dönebilir.

Bu dönüş artık bağımlı bir dönüş değildir.

Sanatçı Bir “Dünya” Olmalıdır

Mektubun sonlarına doğru Rilke sanatçıya çok ağır bir sorumluluk yükler:

“Çünkü yaratan, başlı başına bir dünya olmalı…”

Bu cümle, sanatçı kavramının mektuptaki en yoğun ifadesidir.

Sanatçı yalnızca şiir yazan kişi değildir.

Sanatçı, kendi içinde bir dünya kurabilen kişidir.

Bu dünyanın malzemesi dışarıdan alınabilir; fakat biçimi ve anlamı içeride oluşmalıdır.

Bu nedenle gerçek sanatçı, sürekli olarak dış dünyanın onayına ihtiyaç duymaz. Çünkü eserinin kaynağı dışarıdaki beğeni değil, kendi içindeki zorunluluktur.

Rilke burada sanatçıyı hem özgürleştirir hem de ağır bir sorumluluğun altına sokar.

Özgürdür; çünkü başkalarının hükmüne bağlı değildir.

Sorumludur; çünkü kendi içindeki sesi bastırmamak zorundadır.

Sanat ile Yaşamın Birbirinden Ayrılmaması

Mektubun en önemli düşüncelerinden biri, sanatın yaşamdan ayrı bir faaliyet olarak görülmemesidir.

Rilke, Kappus’a yaşamını “yazma gereksinimine uygun olarak” kurmasını söyler.

Bu, yalnızca daha fazla şiir yazmak anlamına gelmez.

İnsanın bütün yaşamının sanatını besleyecek bir dikkat ve derinlik kazanması anlamına gelir.

Sevmek, kaybetmek, acı çekmek, beklemek, yalnız kalmak, çocukluğu hatırlamak, sıradan bir odaya bakmak, bir güzelliği fark etmek… Bunların tamamı sanatın alanına girebilir.

Bu nedenle Rilke’de sanat hayatın üzerine eklenmiş bir süs değildir.

Sanat, hayatın daha derinden yaşanmasıdır.

Şairin görevi yalnızca şiir yazmak değil, şiirin doğabileceği kadar yoğun yaşamaktır.

Şair Olmama İhtimaline de Açık Olmak

Mektubun belki de en olgun tarafı, Rilke’nin Kappus’a illa şair olması gerektiğini söylememesidir.

İçe döndükten sonra Kappus, belki de şair olmaması gerektiğini anlayabilir.

Bu ihtimal Rilke için bir başarısızlık değildir.

Çünkü asıl amaç “şair olmak” değildir.

Asıl amaç insanın kendi gerçeğini bulmasıdır.

Eğer içe dönüşün sonunda yazmak zorunluluğu ortadan kalkarsa, kişi yazmadan da yaşayabileceğini anlayabilir.

Ve bu durumda bile içe dönüş boşa gitmiş olmayacaktır.

Bu, mektubun en insancıl taraflarından biridir.

Rilke, sanatçı kimliğini kutsallaştırmaz.

Kappus’u “şair olmalısın” diye yönlendirmez.

Ona yalnızca kendisini kandırmamasını söyler.

Çünkü gerçek cevap, dışarıdan verilemez.

Mektubun Duygusal Atmosferi

Mektubun bütün düşünsel yoğunluğunun altında son derece sakin, şefkatli ve ağırbaşlı bir ses vardır.

Rilke, Kappus’u küçümsemez. Şiirlerinin henüz özgün olmadığını açıkça söyler; fakat bunu yıkıcı bir eleştiri biçiminde yapmaz.

Tam tersine genç şairin henüz kendi sesini bulma aşamasında olduğunu sezdirir.

Bu yüzden mektupta sertlikten çok sabır vardır.

Rilke’nin Kappus’a önerdiği şey hemen sonuç almak değil, olgunlaşmayı beklemektir:

“Kendinizi olgunlaşmaya bırakmanız…”

Bu ifade mektubun bütün ruhunu özetler.

İnsan kendisini zorla olgunlaştıramaz.

Şiir de zorla olgunlaştırılamaz.

Kişilik, yalnızlık, deneyim, acı, sevgi, hafıza ve zaman birlikte çalışır.

Bu yüzden Rilke’nin sanat anlayışında beklemek de yaratmanın bir parçasıdır.

Mektubun En Derin Sorusu

Mektubun bütün bölümleri tek bir soruya indirgenebilir:

“Bunu gerçekten yapmak zorunda mıyım?”

Şair için soru “Şiir yazabilir miyim?” değildir.

“Yazarsam başarılı olur muyum?” hiç değildir.

“Başkaları beğenir mi?” ise daha da önemsizdir.

Asıl soru şudur:

“İçimde bunu yapmayı zorunlu kılan bir şey var mı?”

Bu soru yalnızca sanatçıya değil, aslında her insana yöneltilebilir.

Bir insan nasıl yaşayacağını, neyi seveceğini, hangi yolda ilerleyeceğini, neye bağlanacağını dışarıdan belirlemeye çalıştığında kendi hayatından uzaklaşabilir.

Rilke’nin önerdiği içe dönüş bu yüzden sanatın sınırlarını aşar.

Bu, kendi hayatının gerçek kaynağını bulma çağrısıdır.

Sonuç

Rilke’nin Kappus’a mektubu, şiir hakkında yazılmış bir mektuptan çok, insanın kendisini bulma süreci üzerine yazılmış bir varoluş metnidir.

Rilke genç şaire hazır bir şiir anlayışı vermez; nasıl yazacağını öğretmez; hangi şairleri okuması gerektiğini söylemez; başarı reçetesi sunmaz.

Bunun yerine onu kendi içine gönderir.

Çünkü ona göre gerçek şiirin kaynağı dışarıda değildir.

Şiirin kaynağı insanın en derin yerinde; henüz dile dönüşmemiş acılarında, çocukluk anılarında, yalnızlığında, arzularında, kayıplarında ve açıklayamadığı yaratma ihtiyacında saklıdır.

Bu nedenle mektubun merkezindeki “içinize dönün” çağrısı yalnızca bir edebiyat tavsiyesi değildir.

Kendinizden kaçmayın.

Başkalarının sesleri arasında kendi sesinizi arayın.

Yaşadıklarınızı küçümsemeyin.

Yalnızlığınızdan korkmayın.

Ve ancak içinizde gerçekten yaşayamamanıza yol açacak kadar güçlü bir yaratma ihtiyacı varsa yazın.

Rilke’nin gözünde sanatın değeri, alkışta, yayımlanmakta veya başkalarının “güzel” hükmünde değildir. Sanatın gerçek değeri, insanın kendi varlığından kopmadan yaratabilmesindedir.

Bu yüzden mektubun sonunda Rilke’nin Kappus’a verdiği en büyük öğüt aslında şiir yazmak değildir.

Kendi hayatının derinliklerine inmektir.

Çünkü insan orada, bütün dış seslerden uzakta, kendisine ait en zor ve en dürüst sorunun cevabını bulabilir:

“Bunu yapmadan yaşayabilir miyim?”

Eğer cevap hayırsa, artık dışarıdan gelecek hiçbir onay gerekli değildir. O zaman insan yalnızca yazmaz; kendisinden taşanı yaşar ve yazar.



Kategori: Şiir Sanatı
Etiketler: ChatGPT