Şiir Çalışmaları 1

Şair: Süreyya Berfe

13 Eylül 2026

ŞİİR ÇALIŞMALARI 1


Çok yorgunum bu bahar.
Küçük bir kış meyvesi görsem
terliyorum.


Sırası mıydı ateşlenmenin
tam bahar üstü?
Gözlerimi alıyor bütün çiçekler.

Hiç olmazsa
bu bahar akşamı yakmayın
şu floresanları.


Otelin arka bahçesindeki kiraz ağacı.
Mutlaka uzun uzun bakan olmuştur.

Dikeninin resmini yapamayan
gül resmi yapamaz.

Ben de yaşıyorum
şu boynu bükük gelincikler de.

Gelinciklerin açtığını gören rüzgâr
hemen dindi.


Yaprakları dökülen gelinciklere bakamıyorum.
Ama, yaşayıp gidiyorum bu çağda.

Baharda çiçekli hiçbir şey giymez, kullanma
Asıllarıyla karıştırmaktan korkardı.


Gün ışığı yoğunlaşıyor gittikçe, yoğunlaşıyor
bir şeyler oluyor her bahar.
Ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


Küçücük suların da belleği var
gidiyor, yosunları unutuyorlar.


Git peşinden ateş böceğinin
ışık perisi olursun.

Dilerim
gündüzleri de ateş böceği olsun
ey sevgili!


Uğur böceğini karanlığa bıraktım.
Ne kadar derinmiş.


Yıldız kaydı.
Duydun mu alnındaki serinliği?

Gül yaşlanınca ne olur?


Seni, çağırmadan bekleyeyim dedim.
Yağmura döndü rüzgâr.

Ne duyarlı bir yağmur.
Yosunun üstündeki toz ıslandı.

Okudun.
Gördün ki, okuttun.
Yetmedi, yaydın.
Ne diyebilirim?
Dağların ışı­sın.


“Ateşlendim, hastalandımdan daha iyi” diyor.
Yüzünü bile görmediğim.
Herhalde var bir bildiği.


Ben “ay ı­nı” diyorum.
O “ipek böceği kozası”.
Anlaşılan
büyük bir felaket geçmiş
başından ya da hayatından.


“Sakarım ya” diyor.
Çünkü ayağını da kırdı.
Kafanı kırsan boşuna.
Mâkus talihini kır sakarsan.


Hayallerin dilini bilsem
bütün dilleri bilmiş olurum.


Nasıl unuturum
yarıda bıraktıklarımı?
Dövülen köpek
her zaman hatırlar.


Ne akıllı insanlarız.
Yaparız ve adlandırırız:
Bozuk baltalık orman.

Beni uyutmayacak hiçbir şey kalmasa
yağmur damlalarının sesinden başka.


Duyulur duyulmaz bir yağmur sesi.
Neden şiir yazıyorum ki?


Denizin sesi kaybolmaz
rüzgâr kayalara saklar.


Ateşim mi çıkmış? Olabilir.
Yazdan kalma bir gündür.

Yalnızlığa inanan bir kadın
doğum gecesini kutladı:
Makyaj yapıp yattı.


Meyveleri, sebzeleri topluyorlar.
Kimsenin cenazeyi gördüğü yok.

Ömrümün sonuna geldim
hâlâ karar veremedim.
Güz mehtabında
deniz kıyısında mı olmalı
dağ başında mı?

Bir karım olsa.
Hastalansa.
Yatsa yatağa.
Kışın daha iyi bakarım ona.


Ne karlar yağdı
ışığında şiir yazdım.


Kış sessizliğinde bağıra çağıra
geçiyorlar yoldan.
Yalnızlık adını verdiğim köpeğimi
zor zaptediyorum.


Sonsuzluğu kim öğretti sana?


Ben, bunca yıl
pencere önünde
saksı olarak geçseydim.
Sizin olsun şu, bu
su bile istemezdim.

Kırmızı karanfil kokulu
aşkın baharına aldanma.
Alınyazını görürsün.

“Umutsuzum... Korkmuyorum... Özgürüm...”
Nikos Kazancakis’in mezar taşı yazısı.


Hangisi şu­şka biber yaşadıklarımın
hangisi bal?
Gel de bil.


Gösteri dağıtıldı.
Hava kararıyor.
“İyi ki gözaltında” diyor
bir öğrenci annesi.


Yaz aşkıyla
kış aşkı aynı mıdır?

Rüzgârların esmesini bekleyen
küçük bir pencere.
Kanatları toprağa açık
denize kırık.


İlk fırsatta ufka bakarım.
Yakın ufuk da olabilir.
Ruhumu avuturum.

Bazı şeyler
batarken parlar.


Gölgesi ağır birine rastlayamadım.
Erken ölürsem
titrecek gölgem.


Tam patlamamış
paslı bir piştov sesi gibi
duvarda asılıyım.

Soğukta saate bakmam.
Akışını dinlerim.


Hayatım ağrıyor.
Ağrıdığını duyuyorum.

Nedir bu gece, bu gece ne?
Kimin karabasanı, kimin yası?


Güneş doğuyor.
Dünya bir kez daha yıkanıyor.

Süreyya Berfe 


Gündelik Hayatın İçinden Geçen Bir Şiir Bilinci

Süreyya Berfe’nin “Şiir Çalışmaları 1” başlığı altında toplanan bu parçalar, tek bir şiirin bütünlüğünden çok, bir şairin dünyaya bakma biçiminin parçalı bir günlüğü gibi okunabilir. Her parça kendi başına küçük bir şiirsel keşif yaparken, bütünü oluşturan asıl bağ konu birliği değil, bakış birliğidir. Bahar, yağmur, gelincik, yosun, ateş böceği, pencere, deniz, gölge, köpek, kar, hastalık, yalnızlık, ölüm ve aşk sürekli birbirlerinin alanına girer. Berfe, gündelik hayatın en küçük ayrıntılarından hareket ederek bir anda varoluş, hafıza, ölüm, yalnızlık ve şiirin kendisi üzerine düşünmeye başlar.

Bu şiir parçalarının belki de en belirgin özelliği, büyük düşüncelerin büyük sözlerle söylenmemesidir. Şair bir çiçekten yola çıkar, bir anda ölümden söz eder; yağmur damlasına bakar, şiirin neden yazıldığını sorar; bir köpeği görür, hafızaya ulaşır. Düşünce hiçbir zaman şiirin üzerine sonradan yapıştırılmış bir fikir gibi durmaz. Eşyanın kendisinden doğar.

Daha ilk dizeler bunu gösterir:

“Çok yorgunum bu bahar.
Küçük bir kış meyvesi görsem
terliyorum.”

Bahar normalde canlılığın, yenilenmenin, dirilişin mevsimidir. Fakat şair için bahar yorgunluk getirir. Üstelik bu yorgunluk soyut biçimde anlatılmaz; “küçük bir kış meyvesi” bile terletir onu. Mevsimlerin değişimi burada yalnızca doğadaki bir değişim değildir. İnsan bedeniyle mevsim arasında tuhaf bir gerilim kurulmuştur.

Hemen sonra:

“Sırası mıydı ateşlenmenin
tam bahar üstü?”

der.

“Ateşlenmek” hem bedensel hastalığa hem de duygusal coşkuya, hatta aşka açık bir kelimedir. Berfe’nin şiir dünyasında böyle çift anlamlılıklar önemlidir. Beden ile ruh, hastalık ile aşk, sıcaklık ile ateş birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz.

“Gözlerimi alıyor bütün çiçekler.”

Bu dize de aynı nedenle yalnızca çiçeklerin parlaklığından söz etmez. Çiçeklerin güzelliği, yorgun ve ateşli bir beden için neredeyse dayanılmazdır. Baharın güzelliği bile insana yük olabilir.

Güzelliğin Fazlalığı

Şairin doğaya bakışı hiçbir zaman pastoral bir rahatlık taşımaz. Çiçekler güzel olduğu için yalnızca sevilmez; güzellik aynı zamanda insanın karşısına bir soru olarak çıkar.

“Hiç olmazsa
bu bahar akşamı yakmayın
şu floresanları.”

Doğal ışığın karşısına yapay ışık çıkarılır. Bahar akşamının kendi ışığı varken floresanların yakılması gereksizdir. Bu küçücük itirazın içinde bile Berfe’nin şiir anlayışını görmek mümkündür: Dünyanın zaten sahip olduğu şeyi fazladan açıklamaya, aydınlatmaya, düzenlemeye gerek yoktur.

Ardından otelin arka bahçesindeki kiraz ağacı gelir:

“Mutlaka uzun uzun bakan olmuştur.”

Buradaki “mutlaka” önemlidir. Şair ağaca yalnızca bakmaz; başka birinin de ona bakmış olabileceğini düşünür. Böylece doğa nesnesi bir anda insan hafızasının içine girer. Kiraz ağacı artık yalnızca bir ağaç değildir; kendisine daha önce bakılmış, belki sevilmiş, belki hatırlanmış bir varlıktır.

Bu bakış daha sonra gül ve diken ilişkisine dönüşür:

“Dikeninin resmini yapamayan
gül resmi yapamaz.”

Bu, şiirin en yoğun poetik cümlelerinden biridir. Gülü yalnızca güzelliğiyle temsil etmek eksik bir temsildir. Gülün gerçeği dikeniyle birlikte vardır. Bir şeyi gerçekten görmek, onun güzelliği kadar acı veren tarafını da görebilmektir.

Bu düşünce şiirin bütünü için de geçerlidir. Berfe'nin dünyasında hayat yalnızca çiçek değildir; diken de onun içindedir. Aşk yalnızca mutluluk değildir; kırılma da onun içindedir. Bahar yalnızca diriliş değildir; yorgunluk ve ateş de onun içindedir.

Gelinciklerin Karşısında

Gelincik bölümü, bu bakışın belki de en güzel örneklerinden biridir:

“Ben de yaşıyorum
şu boynu bükük gelincikler de.”

Burada insan ile çiçek aynı düzleme getirilir. “Ben de yaşıyorum” ile “gelincikler de” arasında büyük bir mesafe yoktur. Şair kendisini doğadan ayrı bir varlık olarak görmez.

Daha sonra:

“Gelinciklerin açtığını gören rüzgâr
hemen dindi.”

ifadesi gelir.

Bu, gerçeklik ile hayalin birbirine karıştığı tipik bir Berfe anıdır. Rüzgârın gelincikleri gördüğü için dinmesi fiziksel bir açıklama değildir; fakat şiirsel gerçeklik açısından son derece ikna edicidir. Sanki rüzgâr bile çiçeğin karşısında durup ona bakmaktadır.

Ama hemen ardından güzelliğin sonu gelir:

“Yaprakları dökülen gelinciklere bakamıyorum.”

Şair açmış çiçeği sever; yaprakları dökülürken ona bakamaz. Çünkü güzelliğin yok oluşuna tanıklık etmek zordur. Buradaki duyarlılık yalnızca çiçek sevgisi değildir. İnsan kendi hayatının geçiciliğini de dökülen gelinciklerde görür.

Bu nedenle:

“Ama, yaşayıp gidiyorum bu çağda.”

dizesi çok daha ağır gelir. Çiçekler dökülür, çağ değişir, insan yaşar ve gider. Buradaki “yaşayıp gitmek”, hayatı büyük bir zafer anlatısı hâline getirmez. Daha sade, daha buruk bir kabulleniştir.

Doğayı Taklit Edememenin Şiiri

Bahar üzerine gelen başka bir parça da aynı düşünceyi farklı biçimde sürdürür:

“Baharda çiçekli hiçbir şey giymez, kullanma
Asıllarıyla karıştırmaktan korkardı.”

Burada doğanın aslı vardır, insanın yaptığı taklitler ise onun yanında yapay kalır. Çiçek desenli giysiler, çiçek biçimli nesneler, doğadaki gerçek çiçeğin yanında anlamsızlaşır.

Berfe'nin şiirinde sık sık görülen bir tavırdır bu: Şair, nesnenin kendisine kelimelerden önce ulaşmaya çalışır. Çiçeği anlatmak yerine ona bakar. Yosunu açıklamak yerine yosunun üstündeki tozun ıslanmasını gösterir. Yağmuru tanımlamak yerine sesini dinletir.

Bu yüzden:

“Küçücük suların da belleği var
gidiyor, yosunları unutuyorlar.”

dizesi çok önemlidir. Su, insan gibi hatırlayan bir varlığa dönüştürülür. Fakat belleği olan su bile yosunları unutmaktadır. Burada hafıza ile unutma aynı anda vardır. Hatırlamak, unutmanın karşıtı değil; onunla birlikte işleyen bir süreçtir.

Ateş Böceği, Uğur Böceği ve Küçük Işıklar

Ateş böceği üzerine gelen dizeler şiirin masalsı tarafını ortaya çıkarır:

“Git peşinden ateş böceğinin
ışık perisi olursun.”

Ateş böceği küçücük bir ışık taşır. Onun peşinden gitmek, şiirin dünyasında sıradan bir yürüyüş değil, başka bir varoluş biçimine geçiştir.

Ardından:

“Dilerim
gündüzleri de ateş böceği olsun
ey sevgili!”

gelir.

Bu dilek, sevilen kişiyi karanlıkta ışık veren bir varlığa dönüştürür. Fakat asıl güzel tarafı, ateş böceğinin gündüz de ışık vermesinin istenmesidir. Normalde ışığı karanlıkta fark edilir. Şair ise sevgilinin ışığının karanlığa ihtiyaç duymamasını ister.

Sonra:

“Uğur böceğini karanlığa bıraktım.
Ne kadar derinmiş.”

Karanlık burada yalnızca ışığın yokluğu değildir. Uğur böceği gibi küçücük bir varlığın içine bırakıldığı karanlığın “ne kadar derin” olduğu fark edilir. Küçük bir nesne, sonsuzluk duygusu yaratır.

“Yıldız kaydı.
Duydun mu alnındaki serinliği?”

Burada ise görsel bir olay bedensel bir duyuma dönüşür. Yıldız kayar ama onun sesi duyulmaz; buna rağmen alnında bir serinlik hissedilir. Berfe, dış dünyadaki olay ile insan bedeni arasında görünmez bir bağ kurar.

“Gül Yaşlanınca Ne Olur?”

“Gül yaşlanınca ne olur?”

Tek başına bırakıldığında bile şiirsel bir soru olan bu dize, aslında şiir kitabının tamamında dolaşan yaşlanma ve geçicilik meselesine açılır. Gülün açması kadar yaşlanması da önemlidir.

Çünkü Berfe'nin şiirinde güzellik hiçbir zaman sabit değildir. Çiçek açar, dökülür; ışık görünür, kaybolur; yağmur yağar, diner; mevsimler değişir; insan yaşar ve gider.

Bu yüzden şiirde doğa hiçbir zaman dekor değildir. Doğa, zamanın görünür hâlidir.

Beklemek ve Yağmur

“Seni, çağırmadan bekleyeyim dedim.
Yağmura döndü rüzgâr.”

Burada beklemek eylemsiz değildir. Beklenen kişi çağrılmaz; fakat bekleyişin kendisi doğayı dönüştürür. Rüzgâr yağmura döner.

Ardından:

“Ne duyarlı bir yağmur.
Yosunun üstündeki toz ıslandı.”

Son derece küçük bir ayrıntıdır bu. Yağmurun yağması değil, yosunun üzerindeki tozun ıslanması anlatılır. Berfe'nin duyarlılığı tam burada ortaya çıkar: Büyük doğa olayından çok, onun en küçük sonucunu görür.

Şairin dünyasında şiir de böyle doğar. Büyük düşüncelerden değil, kimsenin bakmayacağı kadar küçük bir ayrıntıya uzun süre bakmaktan.

Okumak, Yazmak ve Şiirin Kendisi

Bu parçaların önemli bir kısmı doğrudan şiirin ne olduğu üzerine düşünür:

“Hayallerin dilini bilsem
bütün dilleri bilmiş olurum.”

Burada şiirin evrenselliği hayallerin diliyle ilişkilendirilir. Bütün dilleri bilmek, bütün sözlükleri bilmek değildir; insanın hayal kurma biçimini anlayabilmektir.

Bunun hemen ardından:

“Nasıl unuturum
yarıda bıraktıklarımı?
Dövülen köpek
her zaman hatırlar.”

gelir.

Burada hafıza yeniden karşımıza çıkar. Dövülen köpeğin hatırlaması, insanın geçmişte uğradığı acıları unutamaması için son derece sade ama güçlü bir benzetmedir. Özellikle “her zaman” sözü, travmatik deneyimin zamana karşı direncini vurgular.

Şair daha sonra kendisiyle alay eden bir sadelikle sorar:

“Neden şiir yazıyorum ki?”

Bu soru, şiir yazmanın gerekliliğini değil, gereksizliğini de düşündürür. Yağmurun sesi zaten vardır. Denizin sesi kaybolmaz. Rüzgâr kayalara saklar. Dünya kendi şiirini üretmektedir.

“Denizin sesi kaybolmaz
rüzgâr kayalara saklar.”

Bu iki dize, şairin poetikasının özeti gibidir. Şairin işi belki de olmayan bir güzelliği yaratmak değil, zaten var olan ama saklanmış olanı bulmaktır.

Ölümün Sessizce İçeri Girmesi

Şiirlerin arasında ölüm sürekli dolaşır fakat hiçbir zaman gösterişli biçimde ortaya çıkmaz:

“Meyveleri, sebzeleri topluyorlar.
Kimsenin cenazeyi gördüğü yok.”

Bu iki dize arasındaki geçiş son derece sarsıcıdır. Hasat vardır; hayat devam etmektedir; meyveler ve sebzeler toplanmaktadır. Fakat bir yandan bir cenaze vardır ve kimse onu görmemektedir.

Burada ölüm, hayatın karşısında duran ayrı bir olay değildir. Hayatın kendi hareketinin içinde görünmezleşmiştir.

Benzer bir duygu şu dizelerde de vardır:

“Ömrümün sonuna geldim
hâlâ karar veremedim.
Güz mehtabında
deniz kıyısında mı olmalı
dağ başında mı?”

Ölüm yaklaşırken bile insanın zihninde küçük bir seçim vardır: deniz mi, dağ mı?

Bu, ölümün karşısında hayatın anlamsızlaşması değil; tam tersine hayatın küçük ayrıntılarının değerini korumasıdır. Ömrün sonuna gelmiş bir insan bile nerede olmak istediğini düşünür.

Yalnızlığın Evcil Hayvanı

“Kış sessizliğinde bağıra çağıra
geçiyorlar yoldan.
Yalnızlık adını verdiğim köpeğimi
zor zaptediyorum.”

Burada yalnızlık soyut bir duygu olmaktan çıkar ve bir köpeğe dönüşür. Üstelik şair ona isim vermiştir: Yalnızlık.

Bu çok Berfeci bir buluştur. Yalnızlık artık yalnızca hissedilen bir durum değildir; birlikte yaşanan, kontrol edilmesi gereken bir canlıdır. Kış sessizliği içinde başkalarının gürültüyle geçmesi de yalnızlığı daha görünür kılar. Kalabalık arttıkça yalnızlık daha fazla havlar.

“Sonsuzluğu Kim Öğretti Sana?”

“Sonsuzluğu kim öğretti sana?”

Bu soru şiirlerin bütün küçük ayrıntılarından bir anda metafizik bir genişliğe çıkar. Ancak Berfe'nin şiirinde sonsuzluk da soyut bir kavram olarak kalmaz. Pencereye, saksıya, suya, gölgeye, denize ve gökyüzüne bağlanır.

Özellikle şu bölüm çok çarpıcıdır:

“Ben, bunca yıl
pencere önünde
saksı olarak geçseydim.
Sizin olsun şu, bu
su bile istemezdim.”

Burada insan olmanın yükünden kaçma arzusu vardır. Saksı olsaydı belki daha az şey isterdi. “Su bile istemezdim” demesi ise yaşamın en temel ihtiyacından bile vazgeçmeye yaklaşan bir yorgunluğu anlatır.

Bu dizelerde “hiç”e yaklaşan bir varoluş isteği vardır: Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir yere gitmeyen, hiçbir karar vermeyen bir nesne olmak.

Yaz Aşkı, Kış Aşkı ve Alınyazısı

“Yaz aşkıyla
kış aşkı aynı mıdır?”

Bu soru, aşkı mevsimlerden bağımsız düşünemeyeceğimizi gösterir. Yaz aşkı ile kış aşkı aynı değildir; çünkü aşkın kendisi kadar yaşandığı zaman da anlamını değiştirir.

Bunu daha karanlık bir biçimde şu dizeler sürdürür:

“Kırmızı karanfil kokulu
aşkın baharına aldanma.
Alınyazını görürsün.”

Bahar burada aşkın başlangıcını temsil eder. Fakat şair, başlangıcın güzelliğine kapılmamayı öğütler. Çünkü aşkın baharında görünmeyen şey, zamanla insanın karşısına alınyazısı olarak çıkabilir.

Kazancakis'in mezar taşındaki sözlerin şiire alınması da bu bağlamda anlamlıdır:

“Umutsuzum... Korkmuyorum... Özgürüm...”

Bu üç kelime, Berfe'nin şiirlerinde sık sık karşılaştığımız üç kavramı yan yana getirir: umutsuzluk, korku ve özgürlük. Şair burada başkasının sözünü aktarırken bile kendi şiir dünyasındaki varoluş sorularına yaklaşır.

Ufuk, Gölge ve Batış

“İlk fırsatta ufka bakarım.
Yakın ufuk da olabilir.
Ruhumu avuturum.”

Ufuk normalde uzaklığın simgesidir. Fakat Berfe “yakın ufuk” diyerek kavramı değiştirir. Ufkun mutlaka erişilmez olması gerekmez. İnsan ruhunu uzaklara bakarak değil, elindeki küçük ufukla da avutabilir.

Ardından:

“Bazı şeyler
batarken parlar.”

Bu kısa cümle, bütün dosyanın en yoğun düşüncelerinden biridir. Batış yalnızca yok oluş değildir. Bir şeyin sona yaklaşması, onun görünürlüğünü artırabilir. Güneş batarken güzelleşir; yıldız kayarken görülür; hayat sona yaklaşırken bazı şeylerin anlamı artabilir.

Bu nedenle:

“Erken ölürsem
titrecek gölgem.”

dizesinde gölge bile şairden sonra yaşamaya devam eden bir iz hâline gelir. İnsan yok olabilir ama dünyada bıraktığı gölge titreşebilir.

Paslı Piştov ve Duvarda Asılı Hayat

“Tam patlamamış
paslı bir piştov sesi gibi
duvarda asılıyım.”

Bu, şiirin en özgün benzetmelerinden biridir. “Ses” normalde duvarda asılı olamaz. Hele “tam patlamamış” bir piştovun sesi daha da imkânsızdır.

Burada şair kendisini gerçekleşmemiş bir patlama gibi tarif eder. İçinde hâlâ gerçekleşmemiş bir hareket, bir söz, bir hayat ihtimali vardır. Fakat bu ihtimal eyleme dönüşmemiştir.

“Duvarda asılıyım” sözü ise “duruyorum” temasının başka bir biçimidir. İnsan artık hayatın içinde hareket eden biri değil, hayatın duvarında asılı kalmış bir nesne gibidir.

“Hayatım Ağrıyor”

Bu parçaların belki de en doğrudan ve en çıplak cümlesi:

“Hayatım ağrıyor.
Ağrıdığını duyuyorum.”

Burada artık metafora bile gerek yoktur. Şair hayatı bir beden gibi düşünür. Hayatın kendisi ağrımaktadır ve şair bu ağrıyı duymaktadır.

Bu ifade, şiirin başındaki “Çok yorgunum bu bahar” ile de uzaktan akrabadır. Bedensel yorgunluk giderek varoluşsal bir ağrıya dönüşür.

Ardından:

“Nedir bu gece, bu gece ne?
Kimin karabasanı, kimin yası?”

soruları gelir.

Gece artık yalnızca gecenin kendisi değildir. Birinin karabasanı, başka birinin yası olabilir. Böylece kişisel duygu ile başkasının acısı birbirine karışır.

Sonunda Güneş Doğar

Bütün bu yorgunluk, hastalık, yalnızlık, ölüm, kayıp, unutma ve karanlık düşüncelerinden sonra şiir şu iki dizeyle sona erer:

“Güneş doğuyor.
Dünya bir kez daha yıkanıyor.”

Bu son derece sade bir finaldir. Fakat tam da bu nedenle güçlüdür.

Güneş doğar. Dünya yeniden yıkanır. Hayat, bütün karanlıklara rağmen devam eder.

Buradaki “bir kez daha” ifadesi özellikle önemlidir. Dünya ilk defa kurtulmuyordur. Her gece karanlığa girer, her sabah yeniden aydınlanır. İnsan da aynı döngünün içindedir. Yorulur, hastalanır, sever, kaybeder, yalnız kalır, ölümü düşünür; fakat sabah yine gelir.

Bu yüzden şiirlerin bütünü karamsar değildir. Karanlığı çok iyi bilen ama ışığı da küçümsemeyen bir şiir dünyasıdır bu.

Berfe'nin şiirlerinde umut çoğu zaman büyük bir umut değildir. Bir ateş böceğinin ışığıdır, alnındaki serinliktir, yağmurun yosunun üzerindeki tozu ıslatmasıdır, uzaktaki bir ufuktur, yıldızın kaymasıdır. Hatta bazen yalnızca güneşin yeniden doğmasıdır.

Ve belki de bu şiir çalışmalarının asıl poetikası burada bulunur: Dünyanın büyük anlamını ararken küçük şeyleri ezip geçmemek. Bir gelinciğin yapraklarının dökülmesine bakamamak, yosunun üzerindeki tozun ıslanmasını fark etmek, bir köpeğin dayağı hatırladığını düşünmek, bir ateş böceğinin gündüz de ışık vermesini dilemek… Berfe, şiiri tam da bu küçük ayrıntıların içinde kuruyor.

Bu nedenle “Şiir Çalışmaları 1”, yalnızca şiir üzerine çalışmaların toplamı değil; bir şairin dünyayı nasıl gördüğünün kaydı olarak okunabilir. Onun dünyasında hiçbir şey yalnızca kendisi değildir: Çiçek yaşlanmayı, yağmur hafızayı, köpek acıyı, gemi yönsüzlüğü, gölge ölümü, ufuk teselliyi, karanlık yalnızlığı, güneş ise yeniden başlamayı taşır.

Ama bütün bunlar büyük semboller hâline getirildikleri için değil, şair onlara uzun uzun baktığı için şiire dönüşür. Berfe'nin şiirindeki asıl yetenek belki de budur: Başkalarının yanından geçip gittiği küçücük bir şeyi durdurup ona bakmak ve o küçücük şeyin içinden insan hayatının tamamını göstermek.