Bazı dizeler vardır; insan onları okur ve geçer. Bazılarını ise daha ilk karşılaşmada tanır. Nedenini açıklayamaz belki, ama içinde bir yere dokunduğunu bilir.
Süreyya Berfe'nin,
“Hayat hikâyem mi?
Tarlaların kıyısındaki gelincikler.”
dizelerini ilk gördüğümde benim için böyle oldu.
“Bu benim hayatım,” dedim.
Dizeyi çözmeye, ne anlattığını kendime açıklamaya çalışmadım. Bir şiirin içinden çıkıp karşıma gelen iki dize, sanki benden önce benim için söylenmişti.
Bu iki dizeyi yalnızca beğenmedim. Kendime aldım.
Başlığa ismimi yazıp altına şiiri ekleyecek kadar benimsedim.
Belki bazı dizelerin gücü de burada. İnsan onları her zaman önce anlamıyor; bazen tanıyor. Açıklama daha sonra geliyor. Benim için gelincik böyle bir çiçek oldu.
Yıllar içinde gelinciğin şiirlerde tekrar tekrar karşıma çıkması dikkatimi çekmeye başladı. Şairler gelinciği yalnızca kırmızı bir çiçek olarak kullanmıyordu. Gelincik bazen çocukluktu, bazen yalnızlık, bazen ölümün kıyısında kalmış hayat, bazen de bütün kırılganlığına rağmen açmaya devam eden bir şeydi.
Bir süre sonra şiirlerde açan gelincikleri toplamaya başladım. Farklı şairlerin dizelerinde karşıma çıkan gelincikleri bir araya getirdim. Her şiirde başka bir biçimde görünüyordu ama hepsinde beni kendisine çeken ortak bir taraf vardı.
Gül değil.
Çınar değil.
Zeytin değil.
Bunların şiirde yerleşmiş anlamları var: köklülük, kalıcılık, aşk, güzellik, direnç...
Gelincik ise başka.
İnce saplı.
Kırılgan.
Geçici.
Tarlanın sahibi değil. Hatta tarlanın kendisi bile değil.
Tarlanın kıyısında.
Ama orada açtığında gözünü ondan alamazsın.
Benim ilgimi çeken de çoğu zaman kocaman gelincik tarlaları olmadı. Elbette kırmızıya kesmiş bir gelincik tarlası güzeldir. Ama gözüm genellikle başka bir yere gidiyor:
Otların arasında tek başına duran bir gelinciğe.
Tarlanın kıyısında yalnız başına açmış olana.
Koca bir buğday tarlasının içinde, etrafındaki buğday başaklarından bağımsızmış gibi tek başına ayakta durana.
Hatta kaldırım taşlarının, betonların arasından kendine küçücük bir yer bulup açmış olana.
Tek başına.
Belki de bir gelincik tarlası bir manzaradır; tek bir gelincik ise bir hikâye.
Ama gelinciği sevmekle ilgili öğrendiğim başka bir şey daha var: Ona dokunmamak gerektiğini.
Ne kadar canlı görünürse görünsün, ne kadar diri, parlak ve dokunulası olsa da elinizi uzattığınızda o narin yaprakları kolayca dökülüyor.
Ben bunu denedim.
Bir gün sapının dibinden tuttum ve çektim. O kadar narin görünüyordu ki kolayca çıkacağını düşündüm.
Çıkmadı.
Gövdesi elimde kaldı, kökü toprakta.
O gün gelinciğin birbirinden farklı iki yüzünü aynı anda gördüm. Üstü son derece narindi; ama toprağın altında tahmin ettiğimden çok daha güçlüydü.
Yaprakları bir dokunuşla dökülebiliyordu.
Ama kökü toprağı bırakmıyordu.
Üstelik gelinciği söküp başka bir yere dikemezsiniz. Onu bahçenize götürüp orada yaşatamazsınız. Tohumundan ne bahçenizde ne de saksınızda onu istediğiniz yerde kolayca çıkaramazsınız.
Gelincik kendi yerini seçiyor.
Kendi başına, çoğu zaman kimsenin dikmediği bir yerde çıkıyor. Tarlanın kıyısında, otların arasında, buğdayların içinde; bazen kaldırım taşlarının arasındaki küçücük bir toprak parçasında.
Ve neredeyse her yıl aynı yerde yeniden beliriyor.
Kimse çağırmıyor onu.
Kimse ona yer hazırlamıyor.
Bahar geldiğinde kendi yerinden çıkıyor ve baharı selamlıyor.
Belki de gelincik bana, sevmenin bazen dokunmamak olduğunu öğretti.
Belki gelinciğe bakmanın, ona sahip olmaktan daha güzel olduğunu öğrendim.
Çünkü bazı güzelliklerin yanında yapılabilecek en doğru şey, onlara el sürmeden bakmak.
Her güzel şeyi kendimize almamız, ona dokunmamız, onu koparıp yanımıza götürmemiz gerekmiyor.
Bazı şeyler yalnızca yerinde güzel.
Ve belki bu yüzden gelincik benim için yalnızca bir çiçek değil; bakmayı, dokunmamayı, kaybolmadan önce fark etmeyi ve kırılgan olanı kendi hâlinde bırakmayı anlatıyor.
Bazı insanların hayatında dönüm noktaları vardır.
Benim hatırladıklarım ise çoğu zaman dönüm noktalarından çok dizeler, kitaplar, karşılaşmalar, bir cümle, bir görüntü, bir şiirin peşinden geçirilen günler oldu. Bir şiirdeki iki dize bazen yıllarca zihnimde kaldı.
Ama hayat elbette yalnızca bunlardan ibaret değil.
Hayat, insanın birlikte yaşadığı insanların yüzlerinde, seslerinde, sevgilerinde de birikiyor. Eşimizde, çocuklarımızda, anne babamızda, dostlarımızda; bize dokunan, bizim dokunduğumuz insanlarda...
Belki gelinciği yıllar içinde kendime yakın bulmamın bir nedeni de burada ortaya çıktı.
Gelincikte kırmızı yaprakların ne kadar kolay döküldüğünü gördüm.
Canlı, parlak ve güçlü görünen bir çiçeğin, küçücük bir dokunuşla yapraklarını bırakabildiğini öğrendim. Sonra çevremdeki insanlara bakarken aynı kırılganlığın insanlarda da olduğunu fark ettim.
İnsan da bazen dışarıdan göründüğü kadar güçlü değil.
Bir söz, bir davranış, dikkatsizce yapılmış küçük bir hareket, hiç düşünmeden söylenmiş bir cümle; insanın içinde hiç ummadığımız bir yeri incitebiliyor.
Üstelik incinen her zaman bunu belli etmiyor.
Belki de gelincik bana yalnızca incinmeyi değil, incitmemeyi de öğretti.
Çünkü insan kendi acısını tanıdıkça, başkasının acısına daha dikkatli dokunuyor.
Ben de zamanla şunu öğrendim: Bir insanın kalbine dokunmakla gelinciğin yaprağına dokunmak arasında bazen sandığımızdan daha fazla benzerlik var.
Her dokunuş iyileştirmiyor.
Bazı dokunuşlar yaprak döküyor.
Bu yüzden gelinciğe bakarken yalnızca onun güzelliğini değil, kırılganlığını da görüyorum. Ve belki insanlara bakarken de aynı şeyi hatırlıyorum: Yanımızdaki insanların ne kadar güçlü göründüğünü değil, ne kadar hassas olabileceklerini de düşünmek gerekiyor.
İncinsem de incitmemeyi öğretti gelincik.
Belki de yıllar içinde bu küçük çiçeğin bende bıraktığı en büyük anlamlardan biri bu oldu.
Onu koparmamayı, yerinden etmemeyi, kendi hâlinde bırakmayı öğrendim.
Ve insanları da...
Sevdiğim insanları kendime göre biçimlendirmemeyi, her yaraya dokunmamayı, her sözü söylemek zorunda olmadığımı, bazen sevmenin yalnızca yanında durmak olduğunu...
Çünkü bazı güzellikler gibi bazı insanlar da kendi yerlerinde, kendi hâllerinde güzel.
Bu yüzden yaprakları dökülen gelinciklere bakamıyorum.
Gözlerim doluyor.
Süreyya Berfe'nin,
“Yaprakları dökülen gelinciklere bakamıyorum.
Ama, yaşayıp gidiyorum bu çağda.”
dizeleri bende bu yüzden karşılığını buluyor.
Çünkü gelinciğin güzelliği ile geçiciliği birbirinden ayrılmıyor.
Açıyor.
Parlıyor.
Rüzgârda sallanıyor.
Sonra yaprakları dökülüyor.
Ve insan, az önce bütün dikkatiyle baktığı o çiçeğin artık eski hâlinde olmadığını görünce, yalnızca bir çiçeğin soluşuna değil, hayatın ne kadar incinebilir olduğuna da bakıyor.
Berfe'nin şiirlerini yeniden tararken, yıllar önce beni o iki dizeye götüren şeyin yalnızca kişisel bir yakınlık olmadığını gördüm.
Gelincik onun şiirlerinde de tek bir anlam taşımıyordu.
Bazen çocukluğun içinden çıkıp gelen bir düş:
“Düşlerim bir gelincik ormanı
büyüdüğüm bahçelerden çıkagelmiş
utangaç bir gelincik ormanı.”
Bazen kimsesizlik:
“Ey kimsesiz gelincik!
N'olurdu kuş olsaydın
bir defacık dinleseydim seni.”
Bazen şairin kendi hayatıyla yan yana duran kırılgan bir canlılık:
“Ben de yaşıyorum
şu boynu bükük gelincikler de.”
Bazen açtığında rüzgârı susturan bir güzellik:
“Gelinciklerin açtığını gören rüzgâr
hemen dindi.”
Bazen baharın kendisi:
“Gelincik düştü kıra.”
Bazen de ölümün ve geçiciliğin hemen yanı başındaki hayat.
Bütün bunları yan yana getirdiğimde, yıllar önce kendime aldığım o iki dizeyi artık daha iyi anlıyorum.
“Hayat hikâyem mi?
Tarlaların kıyısındaki gelincikler.”
Belki de bu dizenin beni ilk gördüğüm anda yakalamasının nedeni, kendimi gelinciğe benzetmem değildi.
Hayatımda asıl hatırlamaya değer olan şeylerin, tarlanın kendisinden çok kıyısında açan çiçekler olduğunu sezmiş olmamdı.
Hayatın kendisi ise elbette çok daha genişti.
Sevdiğim insanlar vardı. Yanımda yürüyenler, bana hayat verenler, benden önce var olanlar ve benden sonra yaşayacak olanlar... Eşim, çocuklarım, anne babam, dostlarım...
Belki insanın hayat hikâyesi tam da burada tamamlanıyor: Kendi başına açan bir çiçeği fark etmek kadar, yanında açan insanların yapraklarını da korumayı öğrenmekte.
Benim hatırladıklarım çoğu zaman dizeler, kitaplar ve şiirlerin peşinden geçirilen günler oldu; ama bu şiirlerin bana öğrettiği hayat, yalnızca kitapların içinde kalmadı.
Gelincik, bir şiir imgesinden çıkıp hayatın içine karıştı.
İnsanlara bakışımın içine.
Sevme biçimimin içine.
Susmam gereken yerlerin içine.
Dokunmamam gereken yerlere.
Ve belki en çok da incitmemeye çalışma biçimimin içine.
Yıllar önce o iki dizeyi gördüğümde tereddüt etmeden,
“Bu benim hayatım,”
demiştim.
Bugün, aradan geçen yıllara ve Berfe'nin şiirlerinde karşıma çıkan bütün o gelinciklere baktığımda, o ilk sezgimin nedenini biraz daha iyi anlıyorum.
Bazı dizeleri insan seçmiyor yalnızca.
Bazı dizeler insanın hayatında kendilerine yer açıyor.
Benim hayatımda o yerin adı galiba gelincik.
Tek başına açan.
Kendi yerini bulan.
Kırılgan ama kökünü toprağa sıkıca tutunduran.
Dokununca yapraklarını döken.
Sahip olunmak istemeyen.
Her bahar, kimse çağırmadan kendi yerinden yeniden çıkıp baharı selamlayan bir gelincik.
Ve belki bana bütün bunları anlatırken, en sessiz hâliyle şunu da söylüyor:
İncinmiş olabilirsin.
Ama incitmek zorunda değilsin.
Hâlâ aynı yerde duruyor:
Tarlaların kıyısında.