Yapay Zekâ Çağında Yayıncılığın Asıl Sorusu: İnsanlar Neden Kitap Satın Almaya Devam Etsin?

Şair: Şiir Antolojim

11 Eylül 2026

Yapay zekânın yayıncılık üzerindeki etkisi çoğu zaman yanlış bir soruyla tartışılıyor: “Yapay zekâ kitap yazabilir mi?”

Elbette bu önemli bir soru. Yapay zekânın roman, öykü, şiir, çocuk kitabı, çeviri ya da araştırma metni üretmesinin yazarlar ve yayıncılar açısından ciddi sonuçları olacaktır. Fakat yayıncılık sektörünün önündeki daha büyük ekonomik mesele başka yerde duruyor:

İnsanlar neden kitap satın almaya devam etsin?

Çünkü yapay zekâ yalnızca kitabı üreten insanlarla rekabet etmiyor. Bazı alanlarda kitabın kendisinin yerine getirdiği işlevlerle de rekabet etmeye başlıyor.

Bu ayrım, önümüzdeki yıllarda yayıncılık sektöründe yaşanabilecek dönüşümü anlamak bakımından hayati önemdedir.

Bir yayınevi açısından yapay zekâ; çeviri, redaksiyon, son okuma, kapak tasarımı, dizgi, tanıtım metni, katalog hazırlama, sosyal medya, veri analizi ve pazarlama gibi süreçlerin maliyetini düşürebilecek bir teknolojidir. Okur açısından ise aynı teknoloji; bilgi bulma, metin açıklama, karşılaştırma yapma, özetleme, yabancı dilden çeviri, biyografik araştırma, kaynak tarama ve hatta belirli bir konuda kendisine özel bir metin oluşturma aracıdır.

Dolayısıyla yapay zekâ yayıncılığı iki taraftan aynı anda sıkıştırabilir:

Kitabın üretiminde insana duyulan ihtiyacı azaltırken, bazı kitap türlerinde tüketicinin kitaba duyduğu ihtiyacı da azaltabilir.

Asıl kırılma burada başlayacaktır.

Yayıncının yapay zekâyı kullanmaması ekonomik olarak giderek zorlaşabilir

Yapay zekâ tartışmalarında sık kullanılan iyimser bir formül var: “Yapay zekâ insanların yerini almayacak; yapay zekâyı kullanan insanlar kullanmayanların yerini alacak.”

Bu ifade ilk aşama için doğru olabilir. Fakat şirket ekonomisi açısından eksiktir.

Bir yayınevinde daha önce beş kişinin yaptığı iş yapay zekâ kullanan iki kişi tarafından yapılabiliyorsa şirket açısından sonuç yalnızca çalışanların “daha verimli” hâle gelmesi değildir. Bir süre sonra üç kişinin maliyetinin sorgulanmasıdır.

Yayıncılıkta bunun gerçekleşmesi için yapay zekânın insanlardan daha iyi olması da gerekmez. Yeterince iyi ve çok daha ucuz olması yeterlidir.

Nitekim uluslararası yayıncılık araştırmaları yapay zekânın şimdiden idari işler, pazarlama, veri analizi, editoryal süreçler ve metadata optimizasyonu gibi alanlara girdiğini gösteriyor. Çeviri ve telif/lisanslama gibi daha hassas alanlarda kullanım şimdilik daha düşük olmakla birlikte, bunun teknolojik sınır kadar hukuki ve mesleki dirençle de ilişkili olduğu görülüyor.

Bu nedenle yayıncılıktaki muhtemel dönüşümün yalnızca “AI destekli çalışan” üzerinden okunması yanıltıcı olabilir. Daha muhtemel ekonomik zincir şudur:

Yapay zekâ önce yardımcı olur; ardından bir çalışanın üretkenliğini yükseltir; sonra aynı işi yapmak için gereken çalışan sayısını azaltır; en sonunda bazı görevlerin bağımsız bir meslek olarak ekonomik alanını daraltır.

Bunun ilk baskısını hissetmesi muhtemel gruplar arasında çevirmenler, düzeltmenler, redaktörler, kapak ve grafik tasarımcıları, dizgiciler, tanıtım metni yazarları, sosyal medya çalışanları ve belirli editoryal görevleri yapan çalışanlar bulunuyor.

Bunun artık tamamen teorik bir ihtimal olmadığına dair işaretler var. Society of Authors'ın araştırmalarında çevirmenlerin yüzde 36'sı üretken yapay zekâ nedeniyle iş kaybettiğini bildirdi; illüstratörlerde de benzer bir baskı görülüyor. Daha sonraki araştırmalarda çevirmenlerin gelecekteki gelirlerine ilişkin kaygısı daha da belirginleşti.

Bu nedenle “yapay zekâ insanı tamamen ortadan kaldırmaz” cümlesi sektör açısından fazla rahatlatıcıdır. Bir mesleğin ortadan kalkması gerekmez. O meslekteki iş hacminin yüzde 20, 30 veya 50 azalması bile binlerce insan açısından yapısal dönüşüm anlamına gelir.

Türkiye'de dönüşüm daha sert yaşanabilir

Türkiye yayıncılık sektörünün yapay zekâ dönüşümüne güçlü bir ekonomik dönemde girdiği söylenemez.

Türkiye Yayıncılar Birliği'nin değerlendirmelerinde yayıncılığın temel üretim girdilerinin çok büyük bölümünün ithalata bağımlı olduğu, kur ve enflasyon hareketlerinin maliyetleri ağırlaştırdığı ve yayıncıların fiyatlandırma ile yayın programlarını sürekli yeniden değerlendirmek zorunda kaldığı belirtiliyor.

2026 verileri de sektör üzerindeki baskının sürdüğünü gösteriyor. YAYFED verilerine göre Mayıs 2026'da kitap üretimi 23,8 milyon adet civarında gerçekleşirken önceki yılın aynı ayına göre yüzde 14 geriledi. Ocak-Mayıs döneminde ise üretim yaklaşık 142 milyon adetten 129,7 milyon adede düştü; küçülme yüzde 9 oldu. Daha önemlisi, bazı kategorilerde gerileme ortalamanın oldukça üzerinde gerçekleşti: yetişkin kültür yayınlarında yaklaşık yüzde 16, akademik yayınlarda yüzde 7 küçülme kaydedildi. Buna karşılık yetişkin kurgu edebiyatında yüzde 7 artış görüldü.

Bu rakamları doğrudan yapay zekâya bağlamak yanlış olur. Türkiye'deki ekonomik koşullar, satın alma gücü, kâğıt ve baskı maliyetleri ve başka birçok faktör daha belirleyicidir.

Fakat tam da mesele budur.

Yapay zekâ, ekonomik olarak rahat bir yayıncılık sektörüne değil, zaten maliyet baskısı altında bulunan bir sektöre geliyor. Böyle bir ortamda personel maliyetlerini azaltabilecek teknolojilerin benimsenme teşviki çok daha güçlü olabilir.

Türkiye Yayıncılar Birliği'nin Haziran 2026'da gerçekleştirdiği 12. Türkiye Yayıncılık Kurultayı'nın temasının “Kitabın Geleceği: Algoritma, Toplum ve Pazar” olması tesadüf değildir. Kurultayda yapay zekâ ve telif haklarının yanında algoritmalar, e-ticaret, dikkat ekonomisi, azalan tirajlar ve talep üzerine baskı modellerinin aynı çerçevede tartışılmış olması, meselenin artık yalnızca teknolojik olmadığını gösteriyor.

Yayıncılık sektörünün önündeki problem giderek bir pazar problemi hâline geliyor.

Asıl tehlike üretimde değil, talepte olabilir

Yayıncı açısından yapay zekânın cazibesi açıktır: maliyet azaltmak.

Fakat yayıncılığın karşılaşabileceği daha derin problem okurun davranışında ortaya çıkabilir.

İnsanlar kitapları yalnızca edebî haz almak için satın almıyor. Kitap tarih boyunca aynı zamanda bilgiye ulaşmanın, bir konuyu öğrenmenin, araştırmanın, yabancı bir kültürü tanımanın, bir düşünürü anlamanın, biyografik bilgi edinmenin ve başka metinlere ulaşmanın temel araçlarından biri oldu.

Yapay zekâ bu işlevlerin bir bölümünü kitabın dışına taşıyor.

Örneğin geçmişte İran şiirini araştırmak isteyen bir okurun antolojilere, şair biyografilerine, edebiyat tarihlerine ve çeviri kitaplarına başvurması gerekebilirdi. Sanskrit edebiyatındaki belirli bir metni araştıran kişi çeviriler, sözlükler ve akademik kaynaklar arasında dolaşmak zorundaydı. Bir Osmanlı şairinin hayatındaki belirli bir olayı araştırmak için eski gazetelere, biyografik kaynaklara ve makalelere ulaşması gerekebilirdi.

Bugün bunların hepsinin ortadan kalktığını söylemek doğru değildir.

Fakat araştırmanın maliyeti dramatik biçimde düşmüştür.

Ve yayıncılık açısından üzerinde durulması gereken esas mesele budur.

Haziran 2026'dan başlayan küçük bir deney

Bunun nasıl gerçekleşebileceğini görmek için teorik bir gelecek senaryosuna ihtiyaç yok. Küçük ölçekli fakat dikkat çekici bir örnek zaten mevcut.

Haziran 2026'dan itibaren Şiir Antolojim'de yapay zekâ desteğiyle yoğun bir edebiyat araştırması, çeviri ve çözümleme süreci yürütmeye başladım. Bunu bir üniversitenin araştırma projesi kapsamında, akademik bir kadroyla veya profesyonel bir araştırma ekibiyle yapmadım.

Üstelik tam zamanlı olarak da çalışmadım.

Yalnızca boş zamanlarımı verdim.

Birkaç ay içinde ortaya çıkan malzemenin hacmi, yapay zekânın kitapla ilişkisini anlamak bakımından bence yazılmış yüzlerce teorik gelecek senaryosundan daha açıklayıcıdır.

Şiir Antolojim'in ChatGPT etiketi altında kısa süre içinde yüz elliyi aşan çalışma birikti. Bunların tamamı aynı türde değil: şiir çevirileri, şiir çözümlemeleri, biyografiler, karşılaştırmalı okumalar, tarihsel araştırmalar ve kaynaklara dayanan uzun incelemeler bulunuyor.

Burada önemli olan sayıdan çok yapılan işin niteliği.

İran şiirinden Pervîn-i İ'tisâmî, Nîmâ Yûşic, Hûşeng İbtihâc, Ahmed Şamlu, Sîmîn Bihbehânî, Muhammed Rızâ Şefîî Kedkenî gibi isimler üzerine çalışıldı; şiirler çevrildi, şairlerin hayatları ve poetikaları araştırıldı.

Hint edebiyatına geçildiğinde Rig-Veda'daki Purūravas ile Urvaśī diyaloğu üzerinde çalışıldı; Tirukkural'ın aşk bölümlerinden yüzlerce beyit Türkçeye aktarıldı; Bilhana'nın şiirleri incelendi.

Rilke'den Pessoa'ya, Neruda'dan Octavio Paz'a uzanan farklı edebiyatlar üzerinde çalışmalar yapıldı.

Fakat belki daha önemlisi, çalışmalar yalnızca “şiir çevir” veya “bu şiiri yorumla” düzeyinde kalmadı.

Tokadizade Şekib örneği neden önemli?

Tokadizade Şekib Efendi üzerine yapılan çalışma bunun iyi bir örneğidir.

Burada mesele yalnızca Tokadizade'nin şiirlerini yorumlamak değildi. Şairin oğlunun ölümü, ardından kendi intiharı ve dönemin gazetelerinin bu ölümü nasıl haberleştirdiği araştırıldı.

1932 tarihli gazete metinleri bulundu ve karşılaştırıldı. Anadolu gazetesinin “Nihayet İntihar Etti” başlığındaki “nihayet” kelimesinin haber anlatısı içerisindeki anlamı incelendi. Başka gazete haberleriyle karşılaştırmalar yapıldı. Şairin evlat acısı, biyografisi ve ölümü arasındaki bağ araştırıldı.

Bu artık sıradan anlamıyla bir şiir yorumu değildir.

Arşiv araştırması, biyografi, tarihsel bağlam, metin karşılaştırması ve edebî yorumun bir araya geldiği, akademik araştırmaya benzeyen bir çalışma biçimidir.

Benzer biçimde Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarındaki Olric üzerine çalışmalarda yalnızca karakterin romandaki konuşmaları toplanmadı; Olric'in Turgut Özben'in iç sesi, öteki beni ve edebiyat tarihindeki yeri üzerine kapsamlı bir okuma yapıldı.

Biyografi çalışmalarında da aynı yöntem ortaya çıktı: şairlerin hayatı, eserleri, poetikaları, söyleşileri ve farklı kaynaklar bir araya getirildi.

Bunlara “akademik makale” demek doğru olmaz; hakem değerlendirmesinden geçmiş akademik yayınlar değiller. Fakat akademik araştırmanın yaptığı işlerin önemli bir bölümünü taklit eden metinlerdir: kaynak bulmak, kaynakları karşılaştırmak, yabancı dilden metin aktarmak, tarihsel bağlam kurmak, biyografik verileri birleştirmek ve bunlardan yorum üretmek.

Yayıncılık açısından asıl uyarı burada yatıyor.

Bir amatör bunu birkaç ayda yapabiliyorsa…

Bu deneyimin önemli tarafı benim akademisyen olmamamdır.

Profesyonel bir İran edebiyatı araştırmacısı, Sanskritolog, Osmanlı basın tarihi uzmanı veya karşılaştırmalı edebiyat akademisyeni değilim. Çalışmaların büyük bölümünü mesleki zamanımın dışında gerçekleştirdim.

Buna rağmen birkaç ay içerisinde normal şartlarda farklı uzmanlık alanlarına, kitaplara, makalelere, sözlüklere, çevirilere ve arşivlere dağılmış araştırma süreçlerinin önemli bir kısmını tek bir arayüz üzerinden yürütebildim.

Buradan “Artık kitaba ihtiyaç yok” sonucu çıkmaz.

Ama çok daha rahatsız edici başka bir sonuç çıkar:

Bir amatör bile yapay zekâ yardımıyla bu kadar geniş bir araştırma alanında hareket edebiliyorsa, araştırma yöntemini bilen bir akademisyen, yüksek lisans veya doktora öğrencisi bu araçlarla ne yapabilir?

Ve bunun hemen arkasından yayıncılık açısından daha önemli soru gelir:

Bu insanlar eskisi kadar çok kitap satın almak zorunda kalacaklar mı?

Sorunun cevabının her kitap türü için aynı olması mümkün değildir.

Bir doktora öğrencisi temel kaynakları yine okumak zorunda olacaktır. Bir tarihçi arşiv belgesini kontrol etmek zorundadır. Bir edebiyat araştırmacısı hakkında yazdığı romanı gerçekten okumadan ciddi bir çalışma yapamaz. Yapay zekânın halüsinasyonları ve kaynak hataları nedeniyle doğrulama ihtiyacı da ortadan kalkmaz.

Fakat araştırmanın her aşaması temel kaynak okumaktan oluşmaz.

Araştırmacı aynı zamanda isim arar, kavram araştırır, bibliyografya çıkarır, bir kitabın hangi bölümünün kendisi için önemli olduğunu anlamaya çalışır, yabancı dildeki metni çözmeye uğraşır, biyografik ayrıntı arar, iki görüşü karşılaştırır ve kimi zaman yalnızca tek bir bilgi için yüzlerce sayfalık bir kitaba başvurur.

İşte yapay zekâ bu ara katmanların önemli bir bölümünü ele geçiriyor.

Dolayısıyla gelecekte araştırmacının hiçbir kitap satın almaması gerekmiyor. Eskiden yirmi kitaba başvurması gereken bir araştırma sürecinde on iki kitaba, sonra sekiz kitaba ihtiyaç duyması bile yayıncılık ekonomisini değiştirmeye yeter.

En savunmasız alanlardan biri akademik ve kültür yayıncılığı olabilir

Bu nedenle yapay zekânın kitap satışları üzerindeki etkisi bütün kategorilerde aynı olmayacaktır.

Romanın durumu farklıdır. İnsan bir romanı yalnızca “hikâyede ne olduğunu öğrenmek” için okumaz. Dil, atmosfer, estetik deneyim, yazarla kurulan ilişki ve eserin bütünlüğü önemlidir. Aynı nedenle şiir kitabının tamamen yapay zekâ tarafından ikame edilmesi kolay değildir.

Çocuk kitabında ebeveyn-çocuk ilişkisi, fiziksel nesne ve görsellik önemlidir.

Fakat referans kitapları, genel kültür kitapları, bazı biyografiler, popüler tarih kitapları, giriş düzeyindeki araştırma kitapları, sözlük ve başvuru eserleri ile belirli akademik yayın türleri çok daha açık bir rekabet alanındadır.

Çünkü bunların önemli bir bölümünde tüketicinin amacı yalnızca “kitabı okumak” değildir.

Bir sorunun cevabını bulmaktır.

Kitap cevap almak için satın alınıyorsa ve yapay zekâ aynı cevabı birkaç saniye içinde, kullanıcının bilgi düzeyine göre açıklayarak, gerektiğinde başka dillere çevirerek ve ardından sorulan yeni sorulara cevap vererek sağlayabiliyorsa kitabın ekonomik konumu değişir.

2026'nın ilk beş ayında Türkiye'de akademik yayın üretiminin yüzde 7, yetişkin kültür yayınlarının yaklaşık yüzde 16 gerilemiş olması tek başına yapay zekânın etkisini kanıtlamaz. Fakat bu kategorilerin aynı zamanda yapay zekânın işlevsel olarak en fazla rekabet edebileceği kategoriler arasında bulunması geleceğe ilişkin dikkate değer bir işarettir.

Kitap artık yalnızca başka kitaplarla rekabet etmiyor

Yayıncılık uzun süre kendi içindeki rekabeti düşündü.

Bir roman başka romanla, bir yayınevi başka yayıneviyle, kitap televizyonla, sinemayla veya daha sonra sosyal medyayla rekabet ediyordu.

Yapay zekâ farklıdır.

Çünkü televizyon size okuduğunuz kitap hakkında soru sorduğunuzda cevap vermez. Sosyal medya bir metni sizin bilgi seviyenize göre yeniden açıklamaz. Bir arama motoru bulduğu onlarca sonucu sizin için kendiliğinden sentezlemek zorunda değildir.

Yapay zekâ ise kullanıcıyla etkileşimli bir bilgi ilişkisi kurar.

Bir kitabı okurken anlaşılmayan kavram açıklatılabilir. Bir şairin biyografisi sorulabilir. Şiir başka bir çeviriyle karşılaştırılabilir. Tarihsel bağlam araştırılabilir. Ardından aynı konuşmanın içinde yeni sorular üretilebilir.

Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca “dijital içerik” değildir.

Bazı alanlarda kişiselleştirilmiş kitap benzeri bir bilgi hizmetidir.

Üstelik statik değildir.

Kitap okura aynı metni verir. Yapay zekâ ise okurun sorusuna göre metni yeniden kurar.

Bu nedenle gelecekte yayıncının rakibi yalnızca diğer yayınevleri olmayabilir. Rakibi, okurun “Bu bilgiyi öğrenmek için neden 350 lira verip bu kitabı almalıyım?” sorusuna birkaç saniye içerisinde alternatif cevap sağlayabilen sistemler olacaktır.

Telif meselesindeki büyük paradoks

Burada yayıncılık açısından son derece ironik bir durum ortaya çıkıyor.

Yapay zekâ sistemlerinin yeteneklerinin gelişmesinde kitapların, makalelerin, internet metinlerinin ve başka telifli içeriklerin kullanılması dünya çapında büyük hukuki tartışmalara neden oldu.

Yazarlar ve yayıncılar haklı olarak şu soruyu soruyor:

Eserlerimiz yapay zekâyı eğitmek için hangi şartlarda kullanılabilir?

Fakat ekonomik açıdan bunun arkasında daha sert ikinci bir soru bulunuyor:

Kitaplarla eğitilmiş sistemler sonunda kitapların pazarını küçültürse ne olacak?

ABD Copyright Office yapay zekâ konusunda telif edilebilirlik, eğitim verileri ve dijital kopyalar gibi başlıkları ayrı raporlarla ele alıyor. Avrupa Birliği de genel amaçlı yapay zekâ modellerine telif politikaları ve eğitim içeriğine ilişkin şeffaflık yükümlülükleri getiriyor.

Bunlar önemli adımlar.

Ancak telif tartışması yalnızca “Bir kitabın izinsiz kullanılıp kullanılmadığı” meselesine indirgenirse ekonomik dönüşümün büyük kısmı gözden kaçacaktır.

Çünkü bir gün bütün eğitim verileri hukuken lisanslanmış olsa bile yapay zekâ yine kitap talebini azaltabilir.

Yayıncı telif ücretini almış fakat uzun vadede müşterisinin bir bölümünü kaybetmiş olabilir.

Kitap ortadan kalkmayacak; fakat kitap ekonomisi küçülebilir

Burada “kitabın sonu geliyor” gibi sansasyonel bir sonuca varmak gerekmiyor.

Kitap beş yüz yıllık modern yayıncılık tarihi boyunca radyo, sinema, televizyon, internet, e-kitap, sosyal medya ve akıllı telefon gibi teknolojilerle karşılaştı ve varlığını sürdürdü.

Yapay zekâ da kitabı ortadan kaldırmayacaktır.

Fakat bir kültürel nesnenin varlığını sürdürmesiyle o nesnenin etrafındaki ekonomik ekosistemin aynı büyüklükte kalması aynı şey değildir.

Plak ortadan kalkmadı.

Gazete ortadan kalkmadı.

Mektup ortadan kalkmadı.

Basılı ansiklopedi de tamamen yok olmadı.

Ama bunların toplumdaki ekonomik ağırlıkları dramatik biçimde değişti.

Kitabın geleceğini tartışırken de doğru soru “Kitap yaşayacak mı?” değildir.

Elbette yaşayacaktır.

Doğru soru şudur:

Bugünkü yayıncılık sektörünü ayakta tutacak kadar insan, bugünkü sıklıkta ve bugünkü çeşitlilikte kitap satın almaya devam edecek mi?

Daha az çalışan, daha az kitap, daha küçük tiraj

Yapay zekâ ile ekonomik baskı aynı anda ilerlerse yayıncılıkta birbirini besleyen bir döngü ortaya çıkabilir.

Satışların azalması yayınevlerini maliyet azaltmaya zorlar. Yapay zekâ maliyet azaltmanın yollarından biri olur. Daha az editör, çevirmen, tasarımcı ve başka çalışanla üretim yapılır. Riskli kitaplara daha az yatırım yapılır. Tirajlar küçülür. Daha güvenli ve satacağı öngörülebilen eserlere yönelim artar. Niş ve kültürel açıdan değerli fakat ekonomik getirisi sınırlı eserlerin yayımlanması zorlaşır.

Böyle bir dünyada kitap üretimi bitmez.

Hatta yapay zekâ sayesinde üretilen başlık sayısı artarken kitap başına düşen insan emeği ve ekonomik değer azalabilir.

Bu paradoks önemlidir.

Geleceğin yayıncılık krizi kitap kıtlığı biçiminde değil, tam tersine içerik bolluğu biçiminde gelebilir.

Binlerce yeni kitap, milyonlarca dijital metin, sınırsız yapay zekâ üretimi…

Fakat daha az sürdürülebilir yazar kariyeri, daha az profesyonel çevirmen, daha az editör, daha küçük tirajlar ve okurun dikkatini çekmek için giderek daha sert bir rekabet.

İnsan yazarlığının değeri yeniden tanımlanabilir

Bütün bunların başka bir sonucu daha olacaktır.

Yapay zekâ üretimi çoğaldıkça “insan tarafından yazılmış olmak” başlı başına kültürel bir değer hâline gelebilir.

El yapımı ürünlerin seri üretim çağında kazandığı anlamın benzeri edebiyatta ortaya çıkabilir.

Okur belirli kitapları yalnızca metnin içeriği için değil, arkasında gerçek bir insan deneyimi bulunduğunu bildiği için satın alabilir.

Bu durumda yazarın biyografisi, itibarı, üslubu ve okurla kurduğu güven ilişkisi daha önemli hâle gelir.

İlginç biçimde yapay zekâ, sıradan metnin ekonomik değerini azaltırken gerçekten güçlü yazarlığın kültürel değerini yükseltebilir.

Fakat bunun bedeli orta katmanın daralması olabilir.

En çok satan büyük yazarlar yaşamaya devam eder. Prestijli edebiyat varlığını korur. Koleksiyon değeri taşıyan kitaplar satılır.

Asıl baskı, yayıncılığın geniş orta sınıfında hissedilebilir: orta ölçekli yazarlar, çevirmenler, editörler, akademik yazarlar, kültür kitapları ve sınırlı okur kitlesine hitap eden çalışmalar.

Benim birkaç aylık deneyimimin söylediği şey

Şiir Antolojim'de Haziran 2026'dan bu yana yaptığımız çalışmaların yayıncılık sektörü açısından değeri, ortaya çıkan metinlerin kusursuz olması değildir.

Değiller.

Yapay zekâ hata yapıyor. Kaynakları yanlış eşleştirebiliyor. Çeviride nüans kaybedebiliyor. Akademik kaynak kontrolü gerekiyor. İnsan editörlüğü ve yönlendirmesi olmadan kolaylıkla yüzeysel metinler üretebiliyor.

Fakat bunların hiçbiri asıl gözlemi ortadan kaldırmıyor.

Birkaç ay içinde, yalnızca boş zamanlarını kullanan bir insan, yapay zekâ yardımıyla daha önce çok daha büyük zaman, kaynak ve uzmanlık erişimi gerektiren bir araştırma alanı oluşturabildi.

İran şiirinden Vedalara, Tirukkural'dan Bilhana'ya, Rilke'den Pessoa'ya, Oğuz Atay'dan Tokadizade Şekib'e uzanan çalışmalar yapıldı.

Çeviriler üretildi.

Biyografiler hazırlandı.

Şiirler çözümlendi.

Gazete arşivleri araştırıldı.

Farklı kaynaklar karşılaştırıldı.

Uzun incelemeler oluşturuldu.

Bunların hiçbiri “153 kitap artık satın alınmayacak” anlamına gelmez.

Fakat çok daha önemli bir şeyi gösterir:

Bir okurun bilgi üretme kapasitesi ile sahip olduğu fiziksel kitap sayısı arasındaki tarihsel bağ zayıflamaya başlamıştır.

Yüzyıllar boyunca daha derin araştırma yapmak, büyük ölçüde daha fazla kaynağa erişmek anlamına geliyordu.

Şimdi erişimin yanına yeni bir güç ekleniyor:

Kaynağı arayan, bulan, çeviren, açıklayan, karşılaştıran ve kullanıcıyla birlikte yeniden işleyen bir sistem.

Bu değişimin yayıncılık üzerindeki gerçek etkisini henüz görmüş değiliz.

Çünkü 2026, olgunlaşmış bir yapay zekâ çağının sonu değil; muhtemelen başlangıcıdır.

Bugünkü sistemler bile bir amatörün birkaç ay içerisinde böylesine geniş bir araştırma alanında dolaşmasına imkân veriyorsa beş yıl sonraki sistemlerin bir akademisyene, yazara, öğrenciye veya sıradan okura neler sağlayacağını düşünmek gerekir.

Ve yayıncıların kendilerine sormaları gereken soru tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Yapay zekâ kitap yazabilir mi?

Evet, giderek daha fazla yazabilecek.

Yapay zekâ çeviri yapabilir mi?

Evet, giderek daha iyi yapacak.

Editörlük, redaksiyon, kapak, dizgi ve pazarlama süreçlerine girecek mi?

Zaten giriyor.

Fakat bunlardan daha önemli bir soru var:

Yapay zekâ, insanın kitaptan beklediği şeylerin bir bölümünü kitabı satın almadan sağlayabilir mi?

Cevap evetse yayıncılığın karşısındaki dönüşüm yalnızca teknolojik değildir.

Ekonomiktir.

Ve belki de yayıncılık tarihinin en büyük kırılmalarından biri, yapay zekânın çok iyi kitap yazdığı gün değil; okurun bazı kitapları satın almadan da aradığı bilgiye, yoruma, çeviriye ve araştırma desteğine ulaşabildiğini fark ettiği gün başlayacaktır.