Namazdaki Gözyaşından Kayıp Çocuğun Gözyaşına
11 Eylül 2026
Bu gece beni William Blake’in “Kayıp Küçük Oğlan” ve “Bulunan Küçük Oğlan” şiirlerine götüren şey, Tanrı’nın kaybolan çocuğun karşısına baba suretinde çıkmış olmasıydı.
Namazda Rabbimin huzurunda gözyaşı döktüm. Neden ağladığımı tam olarak bilmiyordum. Namaz sonrasında ise babamı anımsadım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, gün içinde babasıyla sorunları olan iki insanla karşılaşmış olmamın da bu çağrışımda payı olduğunu fark ediyorum. Her ikisi de bir biçimde baba şefkatinden mahrum kalmıştı. Biri, bugün yaşadığı psikolojik sorunların altında bunun yattığından habersizdi; diğeri ise bunun farkındaydı ama yanında bulunan babasından çok uzaktı.
Belki de bütün bunların ardından Blake’in çocukları zihnimde yeniden belirdi.
Önce “Bulunan Küçük Oğlan” şiirini ChatGPT’ye çözümlemesi için verdim. Kendisinden özellikle hangi noktalara yoğunlaşmasını istediğimi belirttim. Yaptığı yorumlardan biri beni gerçekten sarstı:
“Bir anlamda çocuğun ağlaması, onun dünyadaki sınırını kabul ettiği andır. Bir yere kadar kendi başına gidebilmiştir; fakat ıssızlığın içinde kendi yönünü bulamayınca ağlamaya başlar.”
Ardından gelen cümle ise zihnimde daha da uzun süre kaldı:
“Ben buradan tek başıma çıkamıyorum.”
Bu cümlenin beni neden bu kadar sarstığını şimdi daha iyi anlıyorum.
Şiirde çocuk bir yere kadar kendi başına ilerleyebiliyor. Bir ışığın peşinden gidiyor. Fakat sonunda ıssızlığın içinde kendi yönünü bulamıyor ve ağlamaya başlıyor. Ağlaması bir zayıflık değil. Bir anlamda kendi sınırına geldiğini kabul etmesi.
“Ben buradan tek başıma çıkamıyorum.”
Namazda yaşadığım şeyle bunun arasında kurulabilecek bağ da tam burada başlıyor.
Elbette ikisini birebir aynı psikolojik olay olarak görmek doğru olmaz. Fakat ikisinde de insanın kendi kontrolünün ve kendi yeterliliğinin ötesinde bir noktaya gelmesi söz konusu olabilir.
Gündelik hayatta insan sürekli bir şeyleri çözmeye, planlamaya, kontrol etmeye, yetişmeye, karar vermeye ve taşımaya çalışıyor. Kendisini güçlü tutuyor. Bir şey olduğunda önce ne yapması gerektiğini düşünüyor. Fakat namazda bütün bunlar bir anlığına geri çekiliyor. İnsan Rabb’inin huzurunda sadece duruyor.
Belki de tam o duruşta, gündelik hayatın içinde fark edilmeyen veya ertelenen bir duygu yüzeye çıkıyor.
Benim için de namazda gelen gözyaşının belirli bir sebebi yoktu. Fakat namaz sonrasında babamı hatırlamam ve gün içinde baba şefkatinden mahrum kalmış iki insanla karşılaşmış olduğumu fark etmem, geriye dönüp baktığımda bu duygunun etrafında başka bir anlam alanı oluşturdu.
Çünkü insan ne kadar büyürse büyüsün, baba ile çocuk arasındaki ilk güven duygusunun izlerini bütünüyle geride bırakmıyor.
Çocuk için baba, yalnızca onu tehlikeden çıkaracak kişi değildir. Baba, aynı zamanda:
“Ben tek başıma değilim.”
duygusudur.
Bir çocuğun babasının sesini duyması bile bazen yeterlidir. Baba oradaysa, çocuk dünyanın bütününü anlamasa da korkusunun içinde kendisini bütünüyle yalnız hissetmez.
Blake’in çocuğu da tam bunu söylüyor:
“Baba! Baba! nereye gidiyorsun?
Ah yürüme bu kadar hızlı.
Konuş baba, konuş küçük oğlunla,
Kaybolacağım yoksa.”
Dikkat edince çocuk “Beni kurtar” demiyor.
“Bana yolu göster” de demiyor.
Önce:
“Konuş baba.”
diyor.
Yani onun en temel ihtiyacı, babasının orada olduğunu bilmek.
Bu ayrıntı benim için şimdi çok daha anlamlı. Çünkü çocuk için babanın sesi, yalnızca bir ses değildir; varlığının işaretidir. Baba konuştuğu sürece çocuk onunla arasındaki bağın sürdüğünü hisseder.
Baba uzaklaşırken çocuk yalnızca fiziksel olarak geride kalmaktan korkmaz. Kendisini dünyaya bağlayan güven duygusunun da kopmasından korkar.
Bu nedenle:
“Kaybolacağım yoksa.”
sözü yalnızca “Yolumu bulamam” anlamına gelmez.
Bir çocuğun dünyasında bunun çok daha derin bir karşılığı vardır:
“Sen gidersen ben ne yapacağımı bilemem.”
Belki de gün içinde karşılaştığım o iki insanı düşündüğümde Blake’in çocuğunun “Konuş baba” deyişi bana daha ağır geliyor. Çünkü baba şefkatinin eksikliği yalnızca geçmişte kalmış bir aile meselesi olmayabilir. İnsan büyüse bile, çocukluğunda karşılanmamış bazı ihtiyaçlar içinde yaşamaya devam edebilir.
Kimi zaman insan bunun farkında bile olmayabilir.
Kimi zaman ise neyin eksik olduğunu bütün açıklığıyla bilir ama eksikliğin kaynağı hâlâ yanı başındadır.
Bu iki insanı düşündüğümde, çocuğun babasına yönelttiği o yalın çağrı daha da anlamlı geliyor bana. Çünkü bazen insanın istediği şey çok büyük değildir.
Sadece babasının kendisiyle konuşması, onu görmesi, onun yanında olduğunu hissettirmesidir.
Belki insanın bütün hayatı boyunca aradığı bazı güven duygularının kökü burada yatıyordur.
Ve belki baba şefkatinin eksikliği, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak kalmayıp insanın kendisiyle, dünyayla ve hatta Rabbiyle kurduğu ilişkiye dair bazı duygulara da dokunabiliyordur. Bunu herkes için kesin bir psikolojik açıklama olarak söylemiyorum. Fakat şiirin bende uyandırdığı düşünce bu.
Tam burada Blake’in diğer şiiri, “Bulunan Küçük Oğlan”, benim için çok daha büyük bir anlam kazanıyor.
Orada çocuk yine kayboluyor ve ağlıyor. Fakat bu kez:
“hep yakında olan Tanrı”
ortaya çıkıyor.
Ama Tanrı çocuğun karşısına Tanrı'nın görkemli ve aşkın görüntüsüyle çıkmıyor.
“Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.”
İşte beni bu kadar etkileyen yer tam burası.
Tanrı, çocuğun anlayabileceği en yakın surette geliyor.
Bir baba olarak.
Çünkü küçük çocuk için Tanrı'nın sonsuz kudretini anlamak mümkün olmayabilir. Fakat babasının elini tanır. Babasının sesini tanır. Babasının kendisini nasıl koruduğunu bilir. Babasının yanında korkusunun nasıl azaldığını bilir.
Bu yüzden Blake’in Tanrı'sı çocuğa kendi büyüklüğünü anlatmak yerine çocuğun bildiği sevgi biçimine dönüşüyor.
Sonra:
“Öptü çocuğu ve tuttu elinden”
diyor şiir.
Bu iki hareket benim için çok güçlü.
Öpmek sevginin, elinden tutmak ise korumanın hareketi.
Tanrı çocuğa bir ders vermiyor.
Onu sorgulamıyor.
Neden kaybolduğunu sormuyor.
Onu suçlamıyor.
Önce öpüyor, sonra elinden tutuyor.
Ve onu annesine götürüyor.
Bu, bana Rabbimizin kuluna yakınlığını düşündürüyor.
Kur’an’da:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
buyruluyor. (Kaf, 50/16)
İnsanın Rabbiyle ilişkisini düşündüğümde, Blake’in “hep yakında olan Tanrı” ifadesi bu yüzden bana çok dokunuyor. Şiirde çocuk kendisini yalnız zannediyor ama Tanrı hep yakında. İnsanın Rabbiyle ilişkisinde de yakınlık her zaman insanın hissettiği bir yakınlık olmayabilir. İnsan bazen yalnız olduğunu, kendi başına kaldığını, yükünü kendisinin taşımak zorunda olduğunu düşünebilir. Fakat İslami düşüncede Allah’ın yakınlığı bizim hissetmemize bağlı değildir. O bizi, bizim Onu düşündüğümüzden daha fazla düşünüyor.
Belki namazda gelen gözyaşımın bana anlatmaya çalıştığı şeyi de kesin olarak bilmiyorum.
Ama insanın Rabb’inin huzurunda durduğu o anda, kendi yeterliliğinin sınırını hissetmesi bana artık çok daha anlaşılır geliyor.
Çünkü namaz, insanın “Ben yaparım” dediği yerden bir anlığına çıkıp “Rabbim” dediği yerdir.
İnsan kıyamda durur. Rükûda eğilir. Secdede alnını yere koyar.
Ve bütün bunların içinde beden bile insana şunu hatırlatır:
“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi...” (er-Rûm, 54)
Belki de gözyaşı, bu teslimiyetin kelimesiz hâllerinden biridir.
İşte Blake’in çocuğunun ağlaması bana bu yüzden dokunuyor.
Çocuk bir yere kadar kendi başına gidebilmiştir. Bir ışığın peşinden gitmiştir. Fakat ıssızlığın içinde artık kendi yönünü bulamamaktadır.
Ve ağlar.
Bu ağlama bir başarısızlık değildir.
Kendi sınırını kabul etmektir.
“Ben buradan tek başıma çıkamıyorum.”
İnsanın Rabb’inin huzurunda ağlamasıyla bunun arasında kurulabilecek bağ da belki burada ortaya çıkıyor.
Çünkü İslam’da kulun Allah karşısındaki en temel hakikatlerinden biri aczidir. İnsan güçlü olabilir, çalışabilir, düşünebilir, planlayabilir, mücadele edebilir. Fakat nihayetinde kendi varlığının bile sahibi değildir. Muhtaçtır.
“…İnsan zayıf yaratılmıştır.” (en-Nisâ, 28)
Belki secdede gözyaşının gelmesi, insanın bunu zihniyle söylemeden bir anlığına hissetmesidir:
“Ben buradan tek başıma çıkamıyorum.”
Ve belki bunun karşısında insanın söyleyebileceği en güzel kelime de “Rabbim”dir.
Burada Blake’in iki şiiri benim için birbirine bağlanıyor.
Kayıp Küçük Oğlanda çocuk:
“Baba, konuş benimle,
Kaybolacağım yoksa.”
diyor.
Bulunan Küçük Oğlanda ise Tanrı gelir.
Çocuğu öper.
Elinden tutar.
Ve onu annesine götürür.
Birinde çocuk babanın yokluğundan korkarak ağlıyor.
Diğerinde ise Tanrı, baba suretinde ortaya çıkıp ağlayan çocuğun elini tutuyor.
İşte benim için asıl tevafuk burada.
Gün içinde baba şefkatinden mahrum kalmış iki insanla karşılaşmışım.
Sonra namazda Rabbimin huzurunda ağlamışım.
Namazdan sonra babamı hatırlamışım.
Ve ardından zihnim beni, Tanrı’nın kaybolmuş bir çocuğun karşısına baba kılığında çıktığı Blake şiirine götürmüş.
Bütün bunları kesin olarak ilahî bir işaret diye yorumlayamam. Böyle bir hüküm vermek bana düşmez. Fakat buna tevafuk demek bana çok anlamlı geliyor.
Çünkü bazen insanın yaşadığı şeyin anlamını hemen çözmesi gerekmiyor.
Belki de daha güzel olan, önce onun kendisinde neye dokunduğunu fark etmek.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, Blake’in çocuğunun şu sözleri bana çok daha ağır geliyor:
“Konuş baba, konuş küçük oğlunla,
Kaybolacağım yoksa.”
Çünkü bu yalnızca bir çocuğun babasına seslenişi değil.
Bazen insanın içindeki çocuğun da yıllar sonra hâlâ taşıdığı bir cümle olabilir:
“Baba, beni gör.”
“Baba, benimle konuş.”
“Baba, beni bırakma.”
Ve belki bunun daha derininde, insanın Rabbiyle kurduğu ilişkide bambaşka ama ona temas eden bir çağrı vardır:
“Rabbim beni tek başıma bırakma” (Enbiya Suresi 8)
İslam'ın söylediği ise insanın bu çağrısına çok daha baştan verilmiş bir cevabı taşır: Allah kuluna şah damarından daha yakındır.
Belki insan bunu her zaman hissedemez.
Belki bazen gecenin içinde, bataklığın ortasında, babasının ardından giden o küçük çocuk gibi kendisini yalnız zanneder.
Fakat yalnızlık hissi ile gerçekten yalnız olmak aynı şey değildir.
Blake’in şiirinde de çocuğun bilmediği şey budur: Tanrı zaten yakındadır.
Ve belki namazda gelen o gözyaşını düşünürken benim için en dokunaklı nokta da burasıdır.
İnsan bazen kaybolduğu için ağlamaz.
Bazen artık tek başına yolunu bulamayacağını fark ettiği için ağlar.
Bazen bütün gün taşıdığı şeyleri bir anlığına taşıyamaz.
Bazen kendi gücünün sınırına gelir.
Ve belki o anda gözyaşı, insanın Rabbine söyleyebildiği en yalın cümledir:
“Buradayım.
Beni gör.
Ben tek başıma değilim.”
Belki de Blake’in iki küçük oğlan şiirinin bana bıraktığı en güçlü düşünce budur:
İnsan bazen bir yol aramaz; kendisine uzanacak bir el arar.
Ve benim için bu gece o elin şiirdeki karşılığı baba, inancımdaki karşılığı ise Rab oldu.