Edebiyatın Aynasında İnsan — 19 Kitaptan Hayata, İnsana ve Kendimize Dair Çıkarımlar II
16 Eylül 2026
Stefan Zweig
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Beklentinin Kurduğu Gerçeklik
Stefan Zweig'ın "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" eserinde genç kız, gece yarısı evlerinin merdivenlerinden gelen ayak seslerini duyar. Aynı binada yaşayan yazar R.'yi uzaktan izlemektedir. O gece kapının önündeki sesleri duyunca gelen kişinin R. olduğunu düşünür; soğuktan titreyerek kapıyı açar ve onun gerçekten geldiğini görür. Fakat R. yalnız değildir, yanında başka bir kadın vardır. Genç kız kapının arkasında sessizce kalır ve beklediği karşılaşmanın kendi hayalindeki gibi olmadığını o anda anlar.
İnsan zihni, eksik olanı tamamlamakta şaşırtıcı derecede başarılıdır. Bir ses, bir bakış, kısa bir mesaj ya da yarım kalmış bir cümle, elimizdeki gerçeklerden çok daha büyük anlamlara dönüşebilir. Özellikle bir şeyi çok istediğimizde, yaşananlarla olmasını umduğumuz şey arasındaki farkı görmek zorlaşır, zihnimiz gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine ona kendi beklentimizi ekler. Sonra hayal kırıklığı yaşadığımızda yalnızca olan şeye değil, kafamızda kurduğumuz ihtimalin yıkılmasına da üzülürüz. Belki de bazı acıların asıl nedeni, gerçeğin kötü olması değil, onu uzun süre başka türlü hayal etmiş olmamızdır.
Dostoyevski
Beyaz Geceler
Sığınak Sandığımız İnsanlar
Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanında, isimsiz anlatıcı günlerce Nastenka’nın dertlerini dinler ve onu teselli eder. Nastenka, söz verdiği tarihte dönmeyen nişanlısının acısını çekmektedir. Adam bu süreçte kadına derinden âşık olur. Nastenka nihayet nişanlısından ümidini kesip ona olan sevgisinin bir yanılgı olabileceğini söylediği ve adamın sevgisine karşılık vermeyi kabul ettiği gece, beklenen nişanlı çıkagelir. Nastenka anında adamın yanından ayrılıp sevgilisine koşar; yalnızca bir an için geri dönüp anlatıcıyı öper ve vedalaşır, ardından günlerce kendisine destek olan bu kişiyi arkasında bırakarak eski sevgilisiyle birlikte uzaklaşır.
İnsan, zor bir dönemden geçerken kendisine destek olanları genellikle kalıcı bir yol arkadaşı değil, geçici bir sığınak olarak görür. Yaşadığı kriz bitene kadar bu insanların varlığına ihtiyaç duyar. Fakat işleri yoluna girdiğinde ya da asıl beklediği fırsat karşısına çıktığında, o güne kadar kendisine omuz veren kişileri kolayca geride bırakır. Birinin en kötü gününde yanında olmak, onun hayatında sağlam bir yer edinmek anlamına gelmez. Çoğu zaman iyileşen insan, ayağa kalktığında ilk iş olarak kendisine koltuk değneği olan kişiyi bir kenara bırakır.
Mihail Bulgakov
Usta ve Margarita
Değeri Görülmeyen Emeğin Sessizliği
Mihail Bulgakov’un "Usta ve Margarita" romanında, "Usta" lakaplı yazar yıllarını vererek Pontius Pilatus üzerine büyük bir emekle bir roman yazar. Eserini yayımlatmak umuduyla dönemin edebiyat çevrelerine sunduğunda, kitabın sanatsal derinliği kimsenin umurunda olmaz, aksine, eser yüzeysel eleştirmenler tarafından acımasızca karalanır ve reddedilir. Ortaya koyduğu onca emeğin zerre kadar takdir görmediğini fark eden Usta, büyük bir hayal kırıklığıyla yazma tutkusunu yitirir. Sonunda, uğruna hayatını verdiği eserinin el yazmalarını kendi elleriyle sobaya atıp yakar.
İnsan, ortaya koyduğu emeğin ve ürettiği değerin karşılık bulmadığını hissettiğinde o çabayı sürdürme hevesini yavaş yavaş kaybeder. Genelde hayatımızda bize iyi gelen, severek tükettiğimiz veya takip ettiğimiz şeylerin tükenmez bir enerjiyle kendi kendine var olmaya devam edeceğini sanırız. Oysa hiçbir üretim, hiçbir fikir sadece üretenin tek taraflı hevesiyle ayakta kalamaz. Ortadaki emeğin yaşaması ve çoğalması için, o emeğe kıymet verenlerin "bunu görüyorum ve devam etmesini destekliyorum" diyerek ona omuz vermesine ihtiyaç vardır. Çünkü değeri bilinmeyen ve sahip çıkılmayan her çaba, günün birinde yorulup kendi köşesine çekilmeye mecbur kalır.
Binbir Gece Masalları
Kamburun Hikâyesi
Haklı Çıkma Uğruna Kaybedilen İlişkiler
Binbir Gece Masalları’ndaki "Kamburun Hikâyesi"nde, bir kambur konuk olduğu evde yemek yerken boğazına balık kılçığı takılır ve nefessiz kalarak yere yığılır. Ev sahipleri, adamın durumuna müdahale etmek yerine cinayetle suçlanmaktan korkarak onu gizlice komşuları olan bir doktorun kapısına bırakıp kaçarlar. Kapıyı açan doktor karanlıkta kamburun üzerine düşüp onu kendisinin öldürdüğünü sanır ve paniğe kapılarak bedeni bir tüccarın evine taşır. Gece boyunca hiç kimse adamın gerçekten ölüp ölmediğini kontrol etmez; kamburun bedeni, sırf suçlanmaktan korkan insanlar tarafından elden ele dolaştırılır.
İkili ilişkilerde bir sorun yaşandığında, tarafların ilk eğilimi durumu düzeltmek değil, suçu karşı tarafa atmaktır. Ortada çözülmesi gereken bir mesele varken kişiler, çoğu zaman, kendini temize çıkarmanın peşine düşer. Tartışma anlarında ortak bir yol bulma isteği kaybolur, yerini kendini savunma ve haklı çıkma telaşı alır. Çoğu ilişki çözülemeyecek kadar zor meseleler yüzünden değil, tarafların sorumluluk almaktan kaçıp hatayı sürekli birbirinin üzerine yıkması yüzünden biter.
William Golding
Sineklerin Tanrısı
Yüzünü Kaybeden İnsanın Sınırları
William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” romanında Jack, adaya düştükleri ilk günlerde elinde bıçak olmasına rağmen bir domuz yavrusunu öldürmeye cesaret edemez. Domuz yavrusu sarmaşıklara sıkışmışken bıçağını kaldırır, ancak canlı ete saplanacak bıçağın ve akacak kanın dehşeti karşısında duraksar; domuz kurtulup kaçar. Ancak daha sonra, av sırasında yüzünü kil ve kömürle boyar. Suyun yüzeyindeki yansımasına baktığında artık kendisini değil, “yabancı” birini görür. Yüzündeki boya bir maskeye dönüşür ve Jack, bu maskenin arkasına saklanarak utanç ve öz-bilinçten kurtulur. Bu değişimin hemen ardından Jack ve avcıları ilk domuzlarını öldürür. Böylece başlangıçta canlı ete bıçak saplamaktan ve kan görmekten çekinen Jack’in, giderek avdan ve kan dökmekten haz alan vahşi bir avcıya dönüşmesinin yolu açılır.
İnsan, eylemlerinin sınırlarını çoğu zaman kendi ahlakıyla değil, başkaları tarafından izlenip yargılanma ihtimaliyle çizer. Bireyin kimliği gizlendiğinde, normalde asla cesaret edemeyeceği bir saldırganlığa bürünmesi de bu yüzdendir. Eylemlerinin kendisine fatura edilmeyeceğini bilmek, kişiye pervasızca saldırabileceği bir dokunulmazlık hissi sunar. Toplumsal düzeni ayakta tutan ana unsur insanın içindeki mutlak iyilik değil, eylemlerin kişiye mal edileceği korkusudur; anonimlik sağlandığı an, o medeniyet zırhı saniyeler içinde çöker. Yüzü olmayan insanın utancı da olmaz.
Matt Haig
Gece Yarısı Kütüphanesi
Yaşanmamış Hayatların Kusursuzluğu
Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi romanında Nora, geçmişte farklı kararlar verseydi nasıl bir hayat yaşayacağını bizzat deneyimleme fırsatı bulur. Yıllardır en büyük pişmanlıklarından biri olarak gördüğü, evlenmekten son anda vazgeçtiği eski nişanlısı Dan’le olan alternatif hayatına gider. Dan’in yıllar önce kurduğu kırdaki pub’ı açma hayalinin gerçekleştiği bu hayatta Nora ve Dan evlidir ve birlikte bir pub işletmektedirler. Nora başlangıçta geçmişte kaçırdığını düşündüğü bu hayatın aradığı mutluluk olduğunu sanır. Ancak kısa süre içinde pub’ın ciddi bir borç yükü altında olduğunu, Dan’in yoğun biçimde alkol kullandığını ve Erin adlı bir kadınla onu aldattığını öğrenir. Evliliklerinin de sorunlu olduğunu fark eden Nora, yıllarca pişmanlık duyduğu bu seçimin aslında sandığı gibi kusursuz bir hayatın kapısını kapatmadığını anlar. Böylece, vermediği bir karar yüzünden elinden kaçırdığını düşündüğü “ideal hayatın” da kendi sorunları, hayal kırıklıkları ve mutsuzlukları olduğunu görür.
Geçmişte seçilmeyen yollar, zihinde her zaman sorunsuz birer ihtimal olarak korunur. Kişi mevcut hayatında bir zorlukla karşılaştığında, faturayı hemen geçmişte vermediği o karara keser. Devam edilmeyen bir ilişkinin veya kabul edilmeyen bir iş teklifinin ardında, hiçbir sorunun yaşanmadığı kusursuz bir alternatif kurgular. Yaşanmayan ihtimaller hata barındırmaz; çünkü gerçeğin sınavından hiç geçmemişlerdir. Farklı bir tercih yapmak insanı dertlerden kurtarmaz, sadece mücadele edeceği dertlerin türünü değiştirir. Geriye dönüp bakıldığında duyulan ağır pişmanlık, gerçekten kaçırılmış bir mutluluğa değil, zihnin sadece yaşanmadığı için kusursuzlaştırdığı bir hayale aittir.
Oğuz Atay
Tutunamayanlar
Başkasını Ararken Kendini Bulmak
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın intihar ettiğini gazeteden öğrenir. Önce bu ölümün nedenini anlamaya çalışır. Selim’i tanıyan insanlarla tek tek görüşür, onun geçmişine dair parçaları toplamaya başlar. Fakat her yeni görüşmede Selim’in başka bir yönünü öğrenirken kendi hayatına da başka gözlerle bakmaya başlar. Evine, işine, alışkanlıklarına ve yıllardır sorgulamadan sürdürdüğü düzenine karşı içinde bir huzursuzluk belirir. Selim’i ararken, farkında olmadan kendisini aramaya başlamıştır.
İnsan bazen başka birinin hayatına bakarken kendi hayatındaki eksikleri fark ediyor. Bir arkadaşımızın yaptığı bir seçim, birinin cesaret edip işini bırakması, başka birinin yıllardır ertelediği şeyi sonunda yapması bizi neden bu kadar düşündürüyor? Çünkü başkasında gördüğümüz şey, çoğu zaman kendimizde yapmaya cesaret edemediğimiz bir ihtimâli hatırlatıyor. Bazen bir başkasının hayatına duyduğumuz merak, aslında kendi hayatımızdan ne kadar memnun olduğumuzu anlamanın en kolay yolu oluyor.
Charles Dickens
İki Şehrin Hikâyesi
Bir Başkasının Gözünde Yeniden Kendini Görmek
Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanında Sydney Carton, bir gün Lucie’yi evinde yalnız bulur ve onunla konuşmak ister. Lucie, Carton’ın yüzündeki değişikliği fark edince iyi olup olmadığını sorar. Carton, hayatını boşa harcadığını, kendisini toparlayamayacak kadar kötü bir hâle geldiğini söyler. Lucie ise hâlâ değişebileceğini, daha iyi bir insan olabileceğini düşünür. Carton bunu kabul etmese de Lucie’yi tanıdıktan sonra içinde uzun zamandır ölmüş sandığı bazı iyi duyguların yeniden uyandığını anlatır ve ondan hiçbir karşılık beklemeden, kendisinin ve sevdiklerinin iyiliği için her şeyi yapabileceğini söyler.
Bir insanın kendisi hakkında verdiği hüküm, bazen başkalarının onun hakkında gördüğünden çok daha acımasız olabiliyor. Kendimizi yıllarca aynı hataların, aynı başarısızlıkların ve aynı alışkanlıkların içinde gördüğümüzde, değişmenin artık mümkün olmadığına inanabiliyoruz. Oysa dışarıdan gelen küçük bir güven, samimi bir yakınlık ya da birinin bizde hâlâ iyi bir taraf görmesi, kendimiz hakkında kurduğumuz kesin hükmü sarsabiliyor. İnsan bazen gerçekten değiştiği için değil, bir başkasının ona farklı bakması sayesinde kendisine yeniden bakmaya başlıyor. Bu yüzden bir insanın hayatında, ona ne kadar değer verdiğimizi söylemekten daha önemli bir şey de onun kendisinde artık göremediği değeri ona hatırlatmak olabilir.
Peyami Safa
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dünyaya İçimizden Bakarız
Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” romanında hasta çocuk, hastaneden morali bozuk bir hâlde çıktıktan sonra mahallesinden geçer. Yıllardır gördüğü tahta evler, o gün ona başka türlü görünür: yağmurda ve fırtınada biraz daha eğrilip büğrülen, sanki kendileri de hastalanmış yapılar gibidir. Çocuk, çevresindeki bu yıpranmış evlere bakarken kendi bedenini ve yıllardır çektiği hastalığı hatırlar; mahallenin görüntüsü, farkında olmadan kendi ruh hâlinin bir yansımasına dönüşür.
İnsan, yaşadığı olaylardan çok, o olayların kendi içinde bıraktığı duyguyla dünyayı algılıyor. İçimizde korku varsa en sıradan ihtimali bile bir tehdit olarak görebiliyor, kendimizi değersiz hissettiğimizde başkasının ilgisizliğini küçümsenmek olarak yorumlayabiliyor, umudumuzu kaybettiğimizde önümüzde duran imkânları bile göremeyebiliyoruz. Üstelik çoğu zaman bunun farkında olmadığımız için kendi ruh hâlimizi dış dünyanın gerçeği sanıyoruz. Oysa aynı insan, aynı ev, aynı sokak ve aynı hayat; insanın içi değiştiğinde bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bu yüzden bazen değiştirmemiz gereken ilk şey dışımızdaki şartlar değil, dünyaya bakarken içimizden taşıdığımız duygudur. Çünkü insan, içinde ne taşıyorsa çoğu zaman karşısında da onu görüyor.
Victor Hugo
Sefiller
İyiliğin Karşısında Düşen Zırh
Victor Hugo'nun "Sefiller" romanında Jean Valjean, kendisini evine alan piskoposun gümüş takımlarını çalıp kaçar. Kısa süre sonra jandarmalar onu yakalayıp piskoposun karşısına getirdiğinde Valjean tekrar hapse gireceğinden emindir. Ama Piskopos onu ele vermek yerine, önce alaycı bir tonla Valjean'a dönüp “Size takımların yanı sıra gümüş şamdanları da almanızı söylemiştim, böylece iki yüz franka satabilecektiniz. Onları da takımlarla birlikte neden götürmediniz?" der; jandarma komutanı bunun üzerine Valjean'ın yakalandığında anlattığı hikâyenin -gümüşün kendisine hediye edildiğinin- doğru olduğunu anlayıp onu serbest bırakır, Piskopos da şömine rafındaki şamdanları alıp Valjean'a uzatır. Hayatı boyunca sadece şiddet görmüş Valjean, hiç hak etmediği bu iyilik karşısında afallar. Onu yıllarca ayakta tutan o öfkeli ve sert savunma duvarı, bu tek sahnenin altında un ufak olur.
Dilimizde utanç duymayı anlatan "mahcup" kelimesi, Arapçada örtmek ve gizlemek anlamına gelen "hicap" kökünden türemiştir. Yani mahcup olmak; görünmez olmayı dilemek, bir perdenin arkasına saklanma arzusudur. İnsan, kendisine yapılan bir kötülüğe öfkeyle çok rahat karşılık verir. Fakat hiç beklemediği, karşılıksız bir iyilik gördüğünde elindeki bütün silahlar düşer. Nefret insanı zırhlandırırken, hesapsız bir şefkat onu çırılçıplak bırakır. O güne kadar kendi katılığına güvenen kişi, bu iyiliğin ağırlığı altında kendi eksikliğiyle yüzleşir ve o an sadece bir perdenin arkasına saklanmak, yani mahcup olmak ister.
Dostoyevski
Yeraltından Notlar
Gururun Ardındaki Çaresizlik
Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar"ında isimsiz anlatıcı, bir gece fahişe Liza'ya öyle şefkatli sözler söyler ki kadının içinde yeni bir umut doğar. Liza bu sözlere tutunup birkaç gün sonra adamın döküntü evine gelir. Ama tam o sırada uşağıyla aşağılayıcı bir kavganın ortasında yakalanan adam, kendi yoksulluğunu ve acınası halini Liza'nın gözü önünde ifşa olmuş bulunca dehşete kapılır. Bu ezikliği bastırmak için önce kadına ağır hakaretler eder, anlattığı her şeyin yalan olduğunu haykırır; aralarında yaşanan yakınlaşmanın ardından ise bunun da sadece bir intikam olduğunu itiraf edip onu aşağılamak için eline zorla para sıkıştırır. Amacı onu dibe çekip kendi sahte üstünlüğünü yeniden kurmaktır. Ama Liza, bu öfke patlamasının altındaki çaresizliği ve adamın kendini bile sevemeyişini görür. Liza, adam fark etmeden parayı sessizce masaya bırakıp evden çıkar; adam ise kendi yarattığı kibrin ve zehrin içinde yine yapayalnız kalır.
Dilimizde genellikle onur veya haysiyetle karıştırılıp yüceltilen "gurur" kelimesi, aslında Arapçada "aldanmak, boş hayale kapılmak ve kendini kandırmak" anlamına gelen "ğ-r-r" kökünden türemiştir. Yani etimolojik olarak gurur, kişinin kendi sınırlarını ve değerini koruması değil; aksine, kendi eksikliğiyle yüzleşmekten kaçmak için büründüğü sahte bir kılıftır. İnsan, kendi yetersizliğiyle, sevgisizliğiyle ya da karşısındakinin ona sunduğu saf şefkatle baş edemediğinde çoğunlukla bu "gurur" kalkanına sığınarak hırçınlaşır. Kendini sevmeyi beceremeyen kişi, karşısındakinin ona uzattığı eli bir lütuf veya ayna gibi algılar, o aynada kendi zavallılığını görmemek için de ilk iş o aynayı kırmaya, yani karşısındakini aşağılamaya çalışır. Ancak birini ezerek ya da ona tepeden bakarak kurulan kaba kibir duvarı, kişinin gücünü değil, bizzat kendi gerçeğine bile katlanamayan çaresizliğini ele verir.
Sun Tzu
Savaş Sanatı
Öfkenin Geçici, Yıkımın Kalıcı Olması
Sun Tzu, "Savaş Sanatı" kitabında liderleri karar alırken duygularına yenik düşmemeleri konusunda uyarır: "Bir hükümdar asla sırf öfkelendiği için ordusunu sefere çıkarmamalı, bir komutan sırf içerlediği için savaşa girmemelidir. Öfke zamanla geçer, yerini dinginliğe bırakabilir; hiddet diner, sükûnet geri dönebilir. Ancak yok edilmiş bir ülkeyi yeniden kurmak ya da ölüleri hayata döndürmek imkânsızdır." Sun Tzu, anlık bir öfke patlamasıyla alınan yıkıcı kararların, sonradan pişmanlık duyulsa bile telafi edilemeyecek kalıcı enkazlar yaratacağını söyleyerek savaşın asla hınçla değil, mutlak bir soğukkanlılıkla yönetilmesi gerektiğini vurgular.
İnsan, bir ilişkide incindiğinde veya tartışmanın dozu arttığında, içindeki öfkeyi kusarak karşısındakine üstünlük kuracağını ve böylece rahatlayacağını sanır. O ânın hararetiyle, ağzından çıkan kelimelerin nasıl bir yıkım yaratacağını umursamadan en acıtacak yerlere pervasızca saldırır. Oysa fırtına dinip öfke dağıldığında, geriye sadece "kazanılmış" bir kavga değil, onuru kırılmış bir insan ve temelinden sarsılmış bir bağ kalır. Kendi hıncını tatmin etmek uğruna söylenen sözler, sinir yatışıp yerini pişmanlığa bıraksa bile bir daha asla geri alınamaz. İnsanın kendi egosunu soğutmak için karşı tarafın ruhunda açtığı tahribat, sonradan dilenen hiçbir özürle onarılamaz çünkü anlık bir sinirle darmadağın edilen bir güveni, tıpkı savaşta ölenler gibi, yeniden hayata döndürmek imkânsızdır.
Sezgin Kaymaz
Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir
Aşkın İçimizde Kurduğu Yasaklar
Sezgin Kaymaz’ın "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" romanında, Musa ile evindeki “Misafir” arasında “yasaklamadan yasaklamak” üzerine bir diyalog geçer. Kadın, bir insana açıkça kural koymadan da onu kısıtlamanın yollarını sayar: Örneğin birine okumayı öğretmemek, ona mektup yazmayı yasaklamanın ta kendisidir. Ya da küçük bir çocuğa yanan bir sigarayı verip midesini bulandırdığında, ona sigarayı sen yasaklamamış olursun; çocuk kendi yasağını kendi koyar. Fakat kadına göre bu işin en kalıcı, en kusursuz yolu aşktır. Birbirini çok seven iki insan kâğıt üzerinde birbirine hiçbir şeyi yasaklamaz, ancak karşısındakini üzmemek için kendi içlerinde öyle çok sınır çizerler ki, ortada tek bir kural bile yokken oturup kalkmak dâhil her şey sessiz bir yasağa dönüşür.
İnsan, hayatındaki kısıtlamaların her zaman dışarıdan gelen bir baskıyla, sert bir "yapma" kelimesiyle kurulduğunu sanır. Özgürlüğü, kimsenin ona karışmaması ve kuralların ortadan kalkması olarak tanımlar. Oysa birine gerçekten derin bir bağla bağlandığımızda, dünyadaki en katı sınırları kendi ellerimizle çizeriz. Karşımızdakini incitmeme, onun yüzünü düşürmeme veya o bağı zedelememe kaygısı, dışarıdan dayatılan hiçbir otoritenin kuramayacağı kadar kesin bir hapishane inşa eder içimizde. Bazen insanı en hareketsiz bırakan şey başkasının ona dikte ettiği kurallar değil, sevdiği zarar görmesin diye kendi ayaklarına bizzat taktığı prangalardır. Çünkü en aşılmaz yasaklar, kimsenin bize bir şey dayatmadığı ama bizim o bağı korumak uğruna kendi özgürlüğümüzden sessizce ve gönüllü olarak vazgeçtiğimiz o "yasaksız" alanlarda başlar.
Jack London
Martin Eden
Fırtınadan Sonra Gelen Sevginin Geç Kalması
Jack London’ın "Martin Eden" romanında, Martin hakkında gazetelerde asılsız bir haber çıkar ve bir anda tüm şehrin hedefi hâline gelip dışlanır. O güne kadar sırf ona lâyık olabilmek için açlığa ve sefalete katlandığı nişanlısı Ruth'un, bu linç ortamında ona inanmasını, yanında durmasını bekler. Fakat Ruth, itibarının zedelenmesinden korkarak ona kestirip atan soğuk bir mektup gönderir ve Martin'i o kargaşanın ortasında yalnız bırakır. Aylar sonra rüzgâr tersine dönüp de Martin herkesin peşinden koştuğu, zengin ve şöhretli bir yazar olduğunda ise Ruth gizlice onun otel odasına gelir, her şeyi geride bırakıp ona dönmek için yalvarır. Ancak Martin, karşısında gözyaşı döken bu kadına baktığında sadece koca bir hiçlik hisseder çünkü o çaresiz ve karanlık günlerinde elini bırakan kadının, şimdi şöhretine sunduğu bu tutkunun artık hiçbir anlamı kalmamıştır.
İnsan, kalbini bütünüyle açtığı birinin, hayat zorlaştığında da aynı cesaretle yanında duracağına inanır. Kurulan bağın gücüne aldanıp bütün dünya karşısına dikilse bile o kişinin kendisiyle aynı yolda kalacağını sanır. Oysa bir duygunun ne kadar gerçek olduğu rahat günlerde değil tam uçurumun kenarındayken sırf kendi konforu bozulmasın diye seni gözden çıkarıp çıkarmamasında gizlidir. En çok şefkate ve desteğe ihtiyaç duyduğun o kırılma anında yalnız bırakıldıysan, kendi başının çaresine bakıp o enkazdan tek başına çıktıktan sonra kapına gelen kimsenin artık o boşluğu doldurması mümkün değildir. Fırtına dindikten sonra sunulan hiçbir sevgi gösterisinin ya da pişmanlığın, ilk terk edilişin açtığı yarayı kapatmaya gücü yetmez. “Eğer insanlar hayatında en olmaları gerektiği yerde yoklarsa hayatının hiçbir ânında olmamaları gerekir.”
Jane Austen
Gurur ve Önyargı
Kendi Yargılarımızın Bizi Yanıltması
Jane Austen’ın "Gurur ve Önyargı" romanında, Elizabeth Bennet kendini insan sarrafı sanan, başkalarının niyetini bir bakışta çözdüğüne inanan bir kadındır. Ancak Bay Darcy'nin eline tutuşturduğu o uzun mektubu okuduğunda kendi zihniyle çok sert bir şekilde yüzleşir. Mektupta, ilk günden beri güvendiği Wickham’ın aslında bir sahtekâr, nefret ettiği Darcy’nin ise haklı olduğu ortaya çıkar. Elizabeth o an şu gerçeği fark eder: Wickham’a inanmıştır çünkü adam onun kibrini okşamıştır, Darcy'den nefret etmiştir çünkü adam ilk tanıştıklarında onun gururunu kırmıştır. O çok güvendiği yargı yeteneği, aslında sadece incinmiş egosunun onu kandırmasından ibarettir.
İnsan, başkaları hakkındaki kararlarının tamamen mantıklı ve tarafsız gözlemlere dayandığına inanmak ister. Birini sevdiğinde onun iyi biri olduğunu, sevmediğinde ise gizli bir kötülük taşıdığını zanneder. Oysa karşımızdaki kişiyle ilgili yargılarımızı belirleyen şey çoğu zaman onun gerçekte kim olduğu değil bize kendimizi nasıl hissettirdiğidir. Egomuzu besleyen, kibrimizi okşayan insanları iyi ve doğru bulmaya, zayıflıklarımızı yüzümüze vuran veya kibrimizi zedeleyenleri ise kusurlu görmeye çok yatkınızdır. Aslında bir başkasına duyduğumuz öfke ya da hayranlık, çoğunlukla kendi içimizdeki onaylanma ihtiyacının dışarıya yansımış hâlinden başka bir şey değildir.
Gündüz Vassaf
Cehenneme Övgü
Sıfatların Ardında Kaybolan İnsan
Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” kitabında, gündüz vakti insanların nasıl görünmez bir tutsaklık yaşadığı anlatılır. Güneşin doğuşuyla birlikte herkesin üzerine belirli kimlikler yapışır. İşçi, patron, memur veya öğrenci gibi ünvanlar gün boyu davranışları sınırlar. Gece bastırdığında ise toplumsal hiyerarşiler silinir. Resmiyetin bittiği saatlerde toplumsal kimlikler hükmünü yitirir ve insan, üzerine giydirilen rollerden sıyrılarak kendi varlığıyla baş başa kalır.
İnsan, gün içinde başkalarının beklentilerini karşılamak için sürekli farklı yüzler takınır. Toplumun biçtiği rollere uyum sağlamak, zamanla asıl benliği gölgeler. Kişi, çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirirken çoğunlukla kendi iç sesini susturur. Asıl yorgunluk bedensel bir çabadan değil sürekli başkalarının kurallarına göre kurgulanmış bir yaşamı sürdürmekten kaynaklanır. Birey ancak kimsenin kendisini izlemediği anlarda, tüm sıfatlarından arınarak gerçekten kim olduğunu hatırlar.
Alain-Fournier
Adsız Ülke
Hayalin Ardından Gerçeğe Ulaşmak
Alain-Fournier’nin “Adsız Ülke” romanında Augustin Meaulnes, yolunu kaybedip tesadüfen gizemli bir malikâneye varır. İçeride bir şenlik vardır. Meaulnes burada Yvonne ile tanışır. Sainte-Agathe’ye döndüğünde aklında artık yalnızca malikâne ve Yvonne’u yeniden bulmak vardır. Geçmişte yaşadığı o büyülü dünyanın peşine düşer ve sonunda Yvonne’u bulup onunla evlenir. Fakat kavuştuğu gerçeklik, zihninde yıllarca büyüttüğü o anının aynısı değildir. Geçmişteki şenlikten geriye kalan dünya değişmiş, hayalindeki büyülü atmosfer de gerçeklikte karşılığını bulmamıştır.
İnsan, erişemediği bir amacı, hayatı ya da kişiyi zihninde sürekli büyütür. Hedefe nihayet kavuşulduğunda, eldeki gerçeklik zihindeki beklentiyle çoğu zaman uyuşmaz. Zihinde yaratılan kurgu pürüzsüzdür, gerçeğin ise her zaman eksik yanları vardır. Kişi, hayalindeki kusursuzlukla gerçeğin sıradanlığı arasında kaldığında derin bir boşluk yaşayabilir. Büyük umutlarla varılan menzil, uzaktan kurulan hayalin yerini tutmadığında, içteki heves yerini çoğu zaman bir hayal kırıklığına bırakır.
Montaigne
Denemeler — “Alışkanlık”
Küçük Tavizlerin Büyüyen Yükü
Montaigne, Denemeler eserinin "Alışkanlık" bölümünde, bir köylü kadının hikâyesini anlatır. Kadın, yeni doğan bir danayı kucağına alıp sevmeyi âdet edinir ve her gün kucağında taşır. Sonunda duruma öylesine alışır ki, dana büyüyüp koskoca öküz olduğunda bile kucağında taşımaya devam eder.
İnsan ilişkilerinde başlangıçta sıradan görünen tavizler, sürekli tekrarlandıkça katı kurallara dönüşür. Biri sınırlarınızı ilk kez ihlâl ettiğinde mesele basit görünür ve genellikle sessiz kalınır. Ancak eylem tekrarlandıkça mevcut durum karşı tarafın hakkı, sizin ise göreviniz hâline gelir. Başta kolayca reddedilebilecek basit talepler, zamanla mecburi bir düzene evrilir. Kişiyi asıl yıpratan şey âniden beliren sorunlar değil, vaktinde itiraz edilmediği için yavaşça büyüyen ve sonunda insana tamamen boyun eğdiren alışkanlıklardır.
Lev Tolstoy
Anna Karenina
Arzunun Sonunda Kalan Boşluk
Lev Tolstoy’un "Anna Karenina" romanında, Kont Vronski uzun bir sürecin ardından nihayet Anna ile birlikte yaşama hedefine ulaşır. İkili İtalya’ya yerleştiğinde önlerindeki tüm toplumsal engeller kalkar. Ancak çok geçmeden Vronski, kavuştuğu bu yeni hayatın ona beklediği doyumu sağlamadığını hisseder. Uğruna kariyerini ve itibarını feda ettiği bu birleşme, hayal aşamasındaki beklentiyi karşılamaz. Vronski, uğruna her şeyi göze aldığı arzusuna ulaştığında, geriye sadece can sıkıntısının kaldığını fark eder.
İnsan, eksikliğini hissettiği bir şeye sahip olduğunda hayatındaki tüm boşlukların dolacağına inanır. Bütün çabasını, zihninde büyüttüğü bir hedefe varmak için harcar. Oysa arzulanan şeye ulaşıldığı an, hedefe yüklenen anlam da sönmeye başlar. Çoğu zaman kişiyi motive eden şey, sonucun kendisi değil, ona ulaşma ihtimalinin yarattığı beklentidir. Kişi, mutlak tatmin getireceğini sanarak bedel ödediği hayale kavuştuğunda, asıl mutluluğun sahip olmakta değil, yalnızca arzu etme eyleminin kendisinde gizli olduğunu anlar.
Jean-Paul Sartre
Bulantı
Anlamlar Çekildiğinde Geriye Kalan Dünya
Jean-Paul Sartre’ın "Bulantı" romanında, Antoine Roquentin bir parkta otururken gözü, bankın hemen altında toprağa saplanmış bir kestane ağacı köküne takılır. Zihninde "ağaç kökü" olarak kodladığı nesnenin üzerindeki kavramlar ve etiketler birdenbire silinir. Karşısında hiçbir amacı ya da nedeni olmayan, sadece orada duran bir kütle kalır. İnsanın dünyadaki eşyalara yüklediği anlamlar ve işlevler ortadan kalktığında, geriye kalan bu varoluş hâli Roquentin'e bulantı hissini tüm yoğunluğuyla yaşatır.
İnsan, hayattaki her şeyin bir amacı ve mantıklı bir açıklaması olduğuna inanmak ister. Belirsizliğin içinde kaybolmamak için etrafındaki eşyalara, durumlara ve kendisine sürekli etiketler yapıştırır. Çoğu zaman dünyayı sadece kendi yarattığı kurgunun içinden izler. Oysa günlük rutinin telaşı bir anlığına durup anlamlar aradan çekildiğinde, kişi içinde yaşadığı düzenin nedensizliğiyle yapayalnız kalır.
Gabriel García Márquez
Kırmızı Pazartesi
Herkesin Gördüğü Kötülük ve Kalabalığın Sessizliği
Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanında, Santiago Nasar’ın öldürüleceği kasabadaki hemen herkes tarafından saatler öncesinden bilinir. Cinayeti işleyecek olan kardeşler niyetlerini hiç gizlemez; ellerindeki bıçaklarla beklerken karşılarına çıkan insanlara Santiago’yu öldüreceklerini açıkça söylerler. Ancak o sabah bu haberi duyan kasabada cinayet yine de engellenemez. Kimi kardeşlerin tehditlerini sarhoşların boş böbürlenmesi sanır, kimi bunun kendi sorumluluğu olmadığını düşünür, kimi de Santiago’nun veya annesinin zaten haberdar edilmiş olması gerektiğini varsayar. Birkaç kişinin onu uyarma çabası ise notun görülmemesi, yanlış kişilerin aranması, yanlış anlaşılmalar ve peş peşe gelen tesadüfler yüzünden sonuçsuz kalır. Sonunda Santiago Nasar, öldürüleceğini artık öğrenmiş olmasına rağmen evinin kapısına ulaşamaz ve Vicario kardeşleri tarafından öldürülür.
İnsan, bir kötülüğün gelişini herkesin gördüğü durumlarda sorumluluğun kendine düşmediğini sanır. Gözünün önünde alenen bir haksızlık yaşanırken, "Nasıl olsa bir başkası müdahale eder" düşüncesine sığınıp adım atmaktan kolayca kaçar. Çoğu zaman etrafta ne kadar çok şahit varsa, ortaya o kadar büyük bir tepkisizlik çıkar. Kişi, sadece izleyici kalarak elini temiz tuttuğunu düşünse de aslında herkesin bilip de önüne geçmediği o kötülükler, tam da kalabalığın sessizliğinden güç alır.
Binbir Gece Masalları
Tüccar ve İfrit
Önemsiz Sandığımız Sözlerin Başkasındaki Yankısı
Binbir Gece Masalları’ndaki "Tüccar ve İfrit" hikâyesinde, yolculuk yapan bir tüccar dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturur. Torbasındaki hurmaları yerken çekirdeklerini sağa sola dikkatsizce fırlatmaya başlar. O sırada aniden bir ifrit belirir ve tüccarı öldüreceğini söyler. Neye uğradığını şaşıran adam sebebini sorduğunda ifrit, "Az önce fırlattığın çekirdeklerden biri yoldan geçen oğlumun göğsüne isabet etti ve onu öldürdü" der. Tüccarın tamamen kendi dünyasında, umursamazca yaptığı sıradan bir hareket, hiç görmediği birinin hayatına mâl olmuştur.
İnsan bazen sadece içinden geleni söylemeye odaklanır ve ağzından çıkan kelimelerin kime, nereye çarpacağını hiç hesaba katmaz. Üzerinde düşünülmeden, öylesine söyleniveren bir sözün, karşı tarafın hangi hassas noktasına ya da bir yarasına isabet edeceği çoğu zaman hiç önemsenmez. Sadece kendi anlık duygumuza o kadar gömülürüz ki bizim için havaya fırlatılmış bir çekirdek kadar önemsiz olan bir cümlenin, başkasının dünyasında nasıl bir hasar bıraktığını fark etmeyiz bile. Çoğu insan, sadece kendi fikrini söyleme rahatlığıyla hareket ederken, aslında karşısındakinin taşıdığı ağır bir yükü vurduğunun farkına bile varmaz.
José Saramago
Körlük
Ateş Kapıya Gelene Kadar Sessizlik
José Saramago’nun "Körlük" romanında, salgına yakalananlar eski bir akıl hastanesinde karantinaya alınır. Sadece bir doktorun karısı görme yetisini korur ama eşiyle kalabilmek için kör numarası yapar. Hastanedeki koşullar vahşileştikçe, silahlı bir grup yiyeceklere el koyar ve koğuştakilerden önce değerli eşyalarını, ardından da kadınları talep eder. Görebilen tek kişi olan kadın, etrafındaki çaresizliğe, aşağılanmaya ve tecavüzlere günlerce şahit olur ancak açığa çıkma korkusuyla başlarda hiçbir şeye müdahale etmez. Vahşet katlanılamaz bir noktaya gelip çember daraldığında ise sakladığı makası alıp çete liderini öldürür.
İnsan, elinde engelleyecek gücü olsa bile tehlike doğrudan kendisine dokunana kadar kötülüğü izlemeye çok yatkındır. Haksızlık ne kadar büyük olursa olsun, kendi güvenlik alanını bozmamak için başkalarının acısına sessiz kalıp eylemsizliği seçer. Çoğu zaman zulme karşı harekete geçmemizi sağlayan şey içimizdeki adalet duygusu değil, sıranın bize geldiğini anlamamızdır. İnsan, başkaları yanarken çoğunlukla sadece izler; sessizliğini ancak ateş kendi kapısına dayandığında bozar.
Victor Hugo
Notre-Dame’ın Kamburu
Görüntünün Gölgesinde Kaybolan Değer
Victor Hugo’nun "Notre-Dame’ın Kamburu" romanında, Esmeralda katedraldeki odasında bir sabah iki vazo bulur. Biri çok şık bir kristal vazodur ancak çatlaktır, içindeki suyu sızdırdığı için çiçekler solmuştur. Diğeri ise kaba bir toprak çömlektir ancak suyu muhafaza ettiği için içindeki çiçekler taptaze ve canlıdır. Quasimodo'nun gizlice bıraktığı bu vazolar, aslında gösterişli ama içi boş Yüzbaşı Phoebus ile çirkin ama kalbi güzel Quasimodo'nun birer simgesidir. Ancak Esmeralda, çömlekteki o taze çiçeklere dönüp bakmaz bile, gider şık kristal vazodaki solmuş çiçekleri alır ve bütün gün göğsünde taşır.
İnsan, dışarıdan beğenmediği bir şeyin içine bakmaya zahmet etmez. Görüntüsünü kaba veya çirkin bulduğu herhangi bir şeyin içinde ne taşıdığıyla ilgilenmez bile. İkili ilişkilerde de ilk eşik her zaman görüntüdür ve göze hitap etmeyen biri peşinen yok sayılır. Çoğu insan sırf dış görünüşü güzel diye içi tamamen boş kişilere yıllarca katlanıp dururken, kendisine gerçekten iyi gelecek insanları sırf görüntüsünü beğenmediği için daha tanımaya bile yeltenmeden hayatından eler.
İhsan Oktay Anar
Suskunlar
İnsanı Sese Dönüştüren Yaralar
İhsan Oktay Anar’ın "Suskunlar" romanında, bir kamışın ney hâline gelme süreci detaylı bir fiziksel işlem olarak tasvir edilir. Sazlıktan koparılan sıradan bir kamışın enstrümana dönüşebilmesi için önce içinin tamamen oyulup boşaltılması, ardından kızgın bir demirle gövdesinin dağlanarak delinmesi gerekir. Kamış, ancak kendi özünden ciddi bir parça kaybettikten ve ateşle yakıldıktan sonra ustanın nefesini sese dönüştürebilecek yapıya kavuşur.
İnsan, karakterinin en temel çizgilerini genellikle sorunsuz dönemlerde değil, hayatın getirdiği zorluklarla mücadele ettiği anlarda inşa eder. Yıpratıcı bir süreçle yüzleşmek, kişiyi kendi zihnindeki savunma mekanizmalarından ve kibrinden arındırır. Çoğu zaman insanı dış dünyaya karşı daha algısı açık hâle getiren şey, kazandığı başarılar değil yaşadığı sıkıntılı dönemlerin içeride bıraktığı boşluktur. Kişi ancak kalkanlarından sıyrıldığı zaman, çevresindeki gerçekleri kendi zihninin filtreleri olmadan duymaya başlar.
J.D. Salinger
Çavdar Tarlasında Çocuklar
Değişen Dünyada Değişmeyen Bir Yere Sığınmak
J.D. Salinger'ın "Çavdar Tarlasında Çocuklar" romanında, Holden Caulfield çocukluğunda sıkça gittiği Doğa Tarihi Müzesi'ni anlatır. Onu bu müzede en çok etkileyen şey, cam vitrinlerin arkasındaki sergilerin hiçbir zaman değişmemesidir. Eskimo her ziyarette aynı şekilde balık tutmakta, geyikler hep aynı noktadan su içmektedir. Holden için müzenin asıl cazibesi, içerideki hiçbir şeyin yaşlanmaması ve değişen tek şeyin vitrinlere bakan kişinin kendisi olmasıdır. Dışarıdaki dünyanın karmaşasından ve insanların sürekli başkalaşmasından yorulan Holden, zamanın tamamen durduğu bu mekânı zihninde güvenli bir sığınak olarak konumlandırır.
İnsan, hayatındaki belirsizlikler ve hızlı dönüşümler karşısında genellikle sabit kalabilen, öngörülebilir alanlara sığınma eğilimindedir. Büyümenin, yaşlanmanın veya insan ilişkilerinin sürekli bir akış hâlinde olması, kişide zamanı durdurma arzusu yaratabilir. Çoğu zaman bu tür bir değişmezlik arayışı, geçmişe duyulan basit bir özlemden ziyade, kaybedilmesinden korkulan güvenli düzene tutunma çabasıdır. Birey, çevresindeki her şeyin kontrolü dışında şekillendiği dönemlerde, eski hâlini koruyan hatıralara veya sabit mekânlara yönelerek yaşadığı belirsizlik hissini hafifletmeye çalışır.
Albert Camus
Yabancı
Kaybedilince Anlaşılan Bağlar
Albert Camus’nun "Yabancı" romanında, Meursault'nun komşusu Salamano ile yaşlı köpeği arasında yıllara yayılan tuhaf bir ilişki vardır. Salamano köpeğine sürekli kötü davranır, ona hakaret eder ve her yürüyüşte onu hırpalar. İkisi arasındaki bu hırçın ve sevgisiz görünen rutin, köpeğin bir gün aniden kaybolmasıyla tamamen bozulur. Meursault, yıllarca köpeğinden nefret ettiğini söyleyen bu huysuz adamın, hayvanın kaybolduğu gece odasında çaresizce ağladığını duyar. Salamano, her gün şikâyet ettiği ve eziyet ettiği köpeği olmadan hayatına nasıl devam edeceğini bilemez.
İnsan, hayatında sürekli var olan ve varlığına alıştığı bağlara karşı zamanla duyarsızlaşma veya tahammülsüzleşme eğilimindedir. Birlikteliğin getirdiği aşinalık hissi, karşı tarafa duyulan asıl ihtiyacın üzerini örtebilir. Çoğu zaman bir ilişkinin gerçek derinliği, bağın sorunsuz ilerlediği anlarda değil; aniden koptuğu zamanlarda ortaya çıkar. Dışarıdan bakıldığında sevgisiz veya yıpratıcı gibi görünen pek çok rutinin ardında, kaybedildiğinde yerini hiçbir şeyin dolduramayacağı derin bir bağımlılık hissi yatar.
Irvin D. Yalom
Nietzsche Ağladığında
Kendi Hapishanesini Kurup Kendi Kaçışını Aramak
Irvin D. Yalom’un "Nietzsche Ağladığında" romanında, doktor Josef Breuer, hayatını kendi erdemlerinin, görev bilincinin ve sadakatinin ördüğü boğucu bir hapishane olarak görür. Bu düzenden tek kaçış yolu olarak eski hastası Bertha'ya duyduğu saplantılı aşka tutunur. Ancak Nietzsche ile yaptığı uzun yüzleşmeler sonucunda Breuer, Bertha'nın aslında bir amaç değil, bir araç olduğunu fark eder. Bu saplantı; doktorun yaşlanma korkusundan, giderek yaklaşan ölüm gerçeğinden ve kusursuz görünmek uğruna kendi elleriyle inşa ettiği bu hapishaneden kaçmak için zihninde yarattığı bir savunma mekanizmasıdır. Hayatını bir kurban gibi değil, bizzat kendi tercihleriyle var ettiği gerçeğini kabullendiğinde, o büyük takıntı da kendiliğinden dağılıp gider.
İnsan, kendi hayatındaki içsel bir boşlukla veya tıkanıklıkla yüzleşmekten kaçındığında, genellikle zihninde sığınabileceği hayali bir kurtarıcı yaratma eğilimindedir. Yaşanan tatminsizliğin faturası mevcut koşullara kesilirken, dışarıdan gelen bu yeni saplantı kişiye geçici bir özgürlük yanılsaması sunar. Ancak çoğu zaman bireyi asıl hapseden şey çevresindeki insanlar veya dışsal baskılar değil kendi elleriyle ördüğü o güvenli ama boğucu duvarlardır. Dışarıdan bakıldığında yıkıcı bir tutku gibi görünen pek çok duygunun ardında, insanın kendi gerçeğini reddetmek için inşa ettiği bir kaçış çabası yatar.
Émile Zola
Germinal
Başkalarının Hayatına Kendi Eksikliğimizden Bakmak
Émile Zola’nın "Germinal" romanında, maden müdürü Mösyö Hennebeau açlıktan isyan eden işçilerin evine doğru yürüyüşünü pencereden izler. Karısının kendisini aldattığını yeni öğrenmiş olan Hennebeau, dışarıdaki bu öfkeli kalabalığa bakarken korku yerine derin bir kıskançlık hisseder. İşçilerin yaşadığı sefaleti tamamen göz ardı ederek, onların duygularını özgürce yaşayabilen şanslı insanlar olduğunu düşünür. Fiziksel olarak hiçbir eksiği bulunmayan ama iç dünyası yıkılmış bu adam, sokakta ekmek için bağıran kalabalığa bakıp asıl acının açlık değil, sevgisizlik olduğuna inanır.
İnsan, başkalarının hayatını genellikle kendi eksiklikleri üzerinden değerlendirme eğilimindedir. Kendi içinde çözemediği bir dert olduğunda, bu dertten muaf görünen herkesi, onların başka hangi ağır bedelleri ödediğine bakmaksızın şanslı sayar. Dışarıdan rahat görünen bir hayata sahip olanlar bile, içlerindeki temel bir yoksunluk yüzünden ellerindeki diğer tüm imkânları değersizleştirebilir. Çoğu zaman bir başkasının hayatına duyulan gıpta, karşı tarafın gerçekte ne kadar mutlu olduğuyla değil; kişinin kendi hayatında neyi kaybettiği ve manevi anlamda neye açlık duyduğuyla ilgilidir.
Dostoyevski
Budala
İnsan Fırsatı Bulduğunda Zamanı da Kanıksar
Dostoyevski'nin "Budala" romanında, Prens Mişkin kurşuna dizilmek üzere olan ve cezasının infazına sadece beş dakika kalan bir adamın hikâyesini anlatır. Adam kalan vaktini titizlikle böler: İki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya, iki dakikasını kendini dinlemeye, son bir dakikasını da etrafına bakmaya ayırır. Ölüme saniyeler kala içinden, "Acaba affedilsem, hayata geri dönsem ne olurdu? Her dakikayı bir asır gibi yaşardım, tek bir ânı bile ziyan etmezdim!" diye geçirir. Gerçekten de son anda affedilir ve ona yeni bir ömür bağışlanır. Daha sonra Prens Mişkin'e adamın bu sözünü tutup tutmadığı sorulduğunda ise şu cevabı verir: "Hayır, tutmadı. Bağışlanan dakikaların birçoğunu yine boş yere harcadı."
İnsan, zihninde her zaman koşullar değiştiğinde ya da eline yeni bir şans geçtiğinde zamanın kıymetini çok daha iyi bileceğine inanma eğilimindedir. Kendisine yeni bir fırsat sunulduğunda hiçbir şeyi ziyan etmeyeceğine dair kendine büyük sözler verir. Ancak arzulanan noktaya ulaşıldığında ya da imkânlar genişlediğinde, kişi genellikle başlangıçtaki farkındalığını hızla kaybeder ve yine alıştığı ritme döner. Çoğu zaman hayatın veya zamanın hakkını verememenin nedeni elde yeterli fırsatın olmaması değil insanın, elinin altında sürekli var olduğunu düşündüğü her şeyi hızla sıradanlaştırıp kanıksamaya yatkın doğasıdır.
Tolga Acaroğulları