Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî Şiiri Üzerine
Daha uzun yaşamak isteyene şaşarım.
Ölüm anında duyulan hüzün,
Doğum anında duyulan sevinçten daha büyüktür!
Ölüm uykusu vücudun dinlendiği bir uyumadır.
Yaşam dediğin bir uyuklama gibidir.
***
Tanıdığım milletler ne kadar da cahiller!
Kimbilir ondan öncekiler daha da sapıktılar!
Cuma günleri sefahatle yöneticilerine dua ederler,
Neredeyse minber ağlayacak!
***
Ömrümden altmış yıl gelip geçti,
Ellerim bir dizgini bile tutamadı.
Bir ev değil, çeyrek bir evim bile yok,
Bu sebeple gizleyeceğim bir korkum da olmadı.
Anladım ki ben, babası da fani olan bir faniyim,
Yeryüzü de, cinler de, insanlar da gözümden düştü.
***
Ey gül, kuşluk vakti açsın goncanı,
Nasıl ağlarsın sebepsiz yere?
Hayatın zorluğu artırmamışken gamını,
Şikâyet etmen, hayret veriyor bizlere.
***
Bana geri dönün ey hatıralarım,
Çünkü soldu ve öldü kalbim.
Hayatımın geçmişinde yaşamaktayım,
Bu benim hayatım, hayattan payım.
***
Ey ölüm! Ebediliğime dokunamazsın,
Dilediğince hükmet, sade sen değilsin hüküm veren.
Nabzımın sahibi olduğun gibi,
Ruhuma sahip olsan da sen.
Ben, şiirimle var olacağım,
Zamanın şiirin kıymetini görmezden gelmesine rağmen.
Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî
Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî — Ölüm, Hayat ve Dünyadan Vazgeçiş
Ebu’l-Alâ el-Ma’arrî’nin bu dizelerinde ortak bir düşünce etrafında birleşen güçlü bir dünya reddi, ölüm bilinci ve insan toplumuna karşı derin bir yabancılaşma vardır. Şair, hayatı kendiliğinden değerli kabul etmez; aksine insanın dünyaya gelişini, yaşamasını ve ölümünü sorgular. Fakat bu karamsarlık basit bir umutsuzluk değildir. Metinlerin arkasında, insanın dünyadaki konumuna, toplumsal değerlere, iktidara, dine ve sahip olma arzusuna yönelik köklü bir sorgulama bulunur.
Ölümün doğumdan üstün tutulması
“Daha uzun yaşamak isteyene şaşarım.”
Ma’arrî için yaşamın uzaması başlı başına bir nimet değildir. Hatta ölüm, hayatın karşıtı olmaktan çok onun doğal tamamlayıcısıdır.
“Ölüm anında duyulan hüzün, doğum anında duyulan sevinçten daha büyüktür” düşüncesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü burada insanın doğumla kazandığı hayat ile ölümle kaybettiği hayat arasında bir değer karşılaştırması yapılır.
Şairin bakışında doğum sevinci sorgulanabilir, ölüm hüznü ise daha anlaşılırdır.
Ardından gelen:
“Ölüm uykusu vücudun dinlendiği bir uyumadır.
Yaşam dediğin bir uyuklama gibidir.”
ifadeleri bu düşünceyi daha da ileri taşır.
Normalde ölüm “uyku”ya, yaşam ise “uyanıklık”a benzetilir. Ma’arrî ise bu düzeni tersine çevirir. Ölüm huzurlu bir uyku, hayat ise kısa ve anlamsız bir uyuklama hâline gelir.
Bu, onun dünyaya karşı temel tavrını özetleyen çok güçlü bir metafordur.
Topluma ve dinî gösterişe yönelik eleştiri
İkinci bölümde kişisel karamsarlık yerini toplumsal eleştiriye bırakıyor:
“Tanıdığım milletler ne kadar da cahiller!”
Buradaki öfke yalnızca insanlara değil, insanların düşünmeden benimsedikleri inançlara ve davranışlara yönelmiştir.
Cuma günleri yöneticilere dua edilmesi ve minberin ağlamak üzere olması, şairin gözünde din ile iktidar arasındaki ilişkinin ironik bir görüntüsüdür.
Burada çok sert bir karşıtlık kuruluyor:
İbadet → yöneticiyi övme → toplumun cehaleti
Ma’arrî, dinî mekânın olması gereken yer ile insanların orada yaptıkları arasındaki çelişkiyi gösteriyor.
“Minber ağlayacak” ifadesi ise şiirin en çarpıcı ironilerinden biridir. İnsanların ağlaması gerekirken minber ağlamak üzeredir.
Sanki kutsal olan, insanların davranışlarından utanmaktadır.
Sahip olmamak ve korkusuzluk
Üçüncü bölümde şairin hayat anlayışı kişisel bir itirafa dönüşüyor:
“Ömrümden altmış yıl gelip geçti,
Ellerim bir dizgini bile tutamadı.”
Burada yalnızca maddi başarısızlık değil, dünyaya bağlanmamış olma duygusu vardır.
“Bir ev değil, çeyrek bir evim bile yok,
Bu sebeple gizleyeceğim bir korkum da olmadı.”
Bu çok önemli bir düşüncedir.
Normalde insanın sahip olduğu şeyler arttıkça güveninin de arttığı düşünülür. Ma’arrî bunun tam tersini söylüyor:
Sahip olduğun şey arttıkça kaybetme korkun da artar.
Evi olmayan insanın evini kaybetme korkusu yoktur. Malı olmayanın malını koruma endişesi yoktur.
Dolayısıyla yoksunluk burada yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda özgürlük biçimi hâline geliyor.
Sonunda şair kendisini bütün dünyadan koparır:
“Yeryüzü de, cinler de, insanlar da gözümden düştü.”
Bu artık yalnızca maddi dünyadan vazgeçmek değildir. İnsan, toplum ve hatta görünmeyen varlıklar dünyası bile onun gözünde değerini kaybetmiştir.
Gülün ağlaması: Hayatın erken acısı
Dördüncü bölüm diğerlerinden daha farklı bir tonda:
“Ey gül, kuşluk vakti açsın goncanı,
Nasıl ağlarsın sebepsiz yere?”
Burada gül, hayatın başlangıcındaki canlılığın ve güzelliğin sembolü olarak düşünülebilir.
Kuşluk vakti açan gül henüz hayatın bütün zorluklarını yaşamamıştır. Bu nedenle şair onun erkenden ağlamasına şaşırır:
“Hayatın zorluğu artırmamışken gamını...”
Burada ilginç bir paradoks vardır:
Henüz acı yaşamamış olan neden üzülür?
Fakat Ma’arrî'nin genel dünyasına baktığımızda cevap daha karanlıktır: Belki de var olmak bile başlı başına bir hüzün sebebidir.
Yani acının ortaya çıkması için hayatın insanı yaralamasını beklemeye gerek yoktur.
Hatıralara dönmek: Yaşanmış hayatın sığınağı
Beşinci bölümde ilk defa daha kişisel ve duygusal bir Ma’arrî görüyoruz:
“Bana geri dönün ey hatıralarım,
Çünkü soldu ve öldü kalbim.”
Burada geçmiş artık yalnızca geçmiş değildir. Geçmiş, şairin gerçek hayatıdır.
“Hayatımın geçmişinde yaşamaktayım,
Bu benim hayatım, hayattan payım.”
Bu dizeler oldukça hüzünlüdür.
Şair mevcut zamandan kopmuş, kendi hayatının geçmişinde yaşamaya başlamıştır. İnsan geleceğe doğru ilerlerken Ma’arrî tersine dönüyor: Onun hayatı geçmişte kalmıştır.
Bu yüzden hatıralar bir tür varoluş alanıdır.
İnsan bugünde yaşarken geçmişi hatırlayabilir; burada ise bunun tersi gerçekleşir:
Şair geçmişte yaşarken bugünü yalnızca sürdürmektedir.
Ölümle hesaplaşma ve şiirin ölümsüzlüğü
Son bölüm ise bütün metnin en güçlü noktasıdır:
“Ey ölüm! Ebediliğime dokunamazsın...”
İlk bakışta ölümden korkmayan bir şair görüyoruz. Fakat daha derinde çok önemli bir dönüşüm var.
Başlangıçta Ma’arrî:
“Hayatın değeri nedir?”
diye sorarken, finalde:
“Ben öldükten sonra ne kalacak?”
sorusuna cevap veriyor.
Cevabı ise:
“Ben, şiirimle var olacağım.”
Bu dize bütün karamsarlığın içinde beklenmedik bir umut taşıyor.
Şair bedensel ölümlülüğünü kabul ediyor fakat sözünün ölümden daha uzun yaşayabileceğine inanıyor.
Burada şiir, ölümün karşısına çıkarılan tek gerçek güç hâline geliyor.
Ölüm bedeni alabilir.
Nabzı durdurabilir.
Ruhu bile ele geçirebilir.
Ama insanın bıraktığı söz, başka insanların zihninde yaşamaya devam edebilir.
Bu yüzden şiir yalnızca estetik bir uğraş değildir; Ma’arrî için ölümlülüğe karşı bir direnme biçimidir.
Genel olarak şiirin dünyası
Bu parçaları birlikte düşündüğümüzde Ma’arrî’nin düşüncesinde birkaç temel damar ortaya çıkıyor:
1. Hayata kuşkuyla bakar.
Yaşamı kutsal ve mutlaka arzu edilmesi gereken bir nimet olarak görmez.
2. Ölümü korkulacak bir son olarak görmez.
Ölüm onun için dinlenme, uyku ve dünyevî yüklerden kurtuluş anlamına gelebilir.
3. Dünyaya sahip olmayı reddeder.
Mal, mülk ve makam insanı özgürleştirmekten çok ona kaybetme korkusu verir.
4. Topluma güvenmez.
İnsanların cahilliği, iktidar karşısındaki tutumları ve dinî davranışları onun sert eleştirisinin hedefidir.
5. Geçmişe sığınır.
Şimdiki zaman anlamını yitirdiğinde hatıralar insanın elinde kalan son sığınak olur.
6. Fakat şiirden vazgeçmez.
Belki de metnin en büyük ironisi budur: Hayatın anlamsızlığını savunan şair, kendi sözlerinin ölümden sonra yaşayacağına inanır.
Bu nedenle Ma’arrî'nin karamsarlığı tamamen nihilist bir boşluk değildir. Dünyaya karşı büyük bir güvensizlik taşısa da düşünceye ve şiire olağanüstü bir değer verir.
Sonuç
Bu dizelerde Ma’arrî adeta üç aşamalı bir yolculuk yapıyor:
Hayatı sorgular → dünyadan uzaklaşır → şiire sığınır.
Bu yüzden metnin sonundaki “şiirimle var olacağım” düşüncesi özellikle önemlidir. Çünkü bütün şiir boyunca ölümün üstünlüğünü kabul eden şair, finalde ölüme karşı küçük ama güçlü bir zafer ilan eder.
Beden ölecektir; fakat söz, onu okuyan biri olduğu sürece yeniden doğacaktır.
Ma’arrî'nin asıl tesellisi belki de burada gizlidir: Yaşamdan vazgeçilebilir; ama insanın düşüncesinin yaşamaya devam etmesinden vazgeçmek gerekmez.