Susmak İle Anlaşılmak Arasındaki Uçurum Şiir: “Ben Ne Susuyorum, Sen Ne Anlıyorsun…”

Şairler:

Dünyanın Elinden Çekilen El: Ölüm, Rızık ve İnsan

Ahmet Murat'ın Yağmur Iscağı” şiiri, ilk bakışta ölüm üzerine kurulmuş bir şiir gibi görünür. Fakat şiirin derin yapısına girildiğinde ölümün tek başına merkez olmadığı görülür. Ölüm, burada insanın dünyayla kurduğu ilişkinin hakikatini açığa çıkaran son ölçüdür. Şiir; yağmurdan ölüme, ekmekten rızka, şehirden rezidansa, yıldızlardan gökdelenlere ve nihayet Selahaddin Eyyubi'nin tabutundan sarkan eline kadar ilerlerken aslında tek bir sorunun çevresinde dolaşır:

İnsan dünyada neye sahip olduğunu sanıyor ve ölüm geldiğinde elinde gerçekten ne kalıyor?

Şiirin gücü de buradan gelir. Ahmet Murat ölümden söz ederken yalnızca faniliği hatırlatmaz; modern insanın dünyayla kurduğu sahiplik, beklenti, tüketim ve anlam ilişkisini ölümün önünde sınar.

Şiirin sonunda gelen Selahaddin Eyyubi imgesi bu nedenle yalnızca çarpıcı bir tarihî gönderme değildir. Bütün şiirin geriye dönük anahtarıdır.


Şiirin ilk cümlesi: Susmak ile anlaşılmak arasındaki uçurum

Şiir:

“Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun…”

cümlesiyle açılır.

Bu çok önemli bir başlangıçtır. Çünkü burada henüz ölümden söz edilmez. Şiir önce anlamanın imkânsızlığı meselesini kurar.

“Ben ne susuyorum” ifadesi, sıradan anlamda “susuyorum” demekten farklıdır. Şair kendi sessizliğinin bile yanlış anlaşılabileceğini söyler gibidir. Karşısındaki kişi, şairin sustuğu şeyden başka bir şey anlamaktadır.

Böylece şiirin ilk gerilimi ölüm değil, insanın hakikati birbirine aktaramamasıdır.

Sonraki dizelerde ölümün gelişi de biraz böyle olacaktır. Ölüm, herkesin bildiği bir gerçek olmasına rağmen herkes onu başka türlü anlamaktadır. İnsan ölünün yaşını sorar, neden öldüğünü sorar, geride ne bıraktığını sorar. Oysa ölümün kendisi bütün bu ayrıntılara kayıtsızdır.

Şiirin başındaki “sen ne anlıyorsun” ile sonundaki ölüm düşüncesi arasında böyle gizli bir bağ vardır:

İnsan hakikati anlamlandırmaya çalışır; ölüm ise insanın verdiği anlamların hiçbirine ihtiyaç duymaz.


“Bir kılıcın üstünde yazıyordu bütün bunlar”

Hemen ardından gelen:

“Bir kılıcın üstünde yazıyordu bütün bunlar”

dizesi şiiri çok eski bir zamana açar.

“Kılıç” burada yalnızca savaşın nesnesi değildir. İktidarın, tarihin, fetihlerin, erkeklik ve kudret düşüncesinin de sembolüdür.

Şairin biraz sonra Selahaddin Eyyubi'ye ulaşacak olması bakımından bu dize özellikle anlamlıdır.

Kılıcın üzerinde “bütün bunların” yazılı olması, hayatın aslında güç ve mücadele üzerinden okunabileceğini düşündürür. İnsan tarih boyunca kılıçla kazanmış, kılıçla hükmetmiş, kılıçla korumuş, kılıçla öldürmüştür.

Fakat şiirin sonunda kılıç tutan el artık tabuttan sarkmaktadır.

Dolayısıyla şiirin başındaki kılıç, sonunda ele dönüşür.

Bu çok güçlü bir şiirsel harekettir.

Kılıç insanın gücünü gösterir.

El ise o gücün artık sona erdiğini.


“Uzun soluklu ölüm”: Ölüm yalnızca son anda gerçekleşmez

“Artık dostlarım bunu bir kenara yazsın, bu uzun soluklu ölümü”

Buradaki “uzun soluklu ölüm” ifadesi şiirin en önemli kavramlarından biridir.

Çünkü ölüm burada yalnızca kalbin durduğu an değildir.

İnsan ölümüne doğru yaşayarak ilerlemektedir.

Bir bakıma hayat, ölümün gerçekleşmesini bekleyen uzun bir süreçtir.

Fakat Ahmet Murat bunu karamsar bir nihilizmle söylemez. Tam tersine, insanın ölümlü olduğunu bilmesinin hayatı anlamlandırabileceğini düşünür.

Bu nedenle:

“Ömrümüz galiba ölülere üzülmekle
İmrenmek arasında geçip gidecek”

dizeleri son derece inceliklidir.

İnsan ölülerin arkasından üzülür.

Ama aynı zamanda onlara imrenir.

İlk bakışta tuhaf bir düşüncedir bu.

Ölüye neden imrenilsin?

Çünkü ölü artık dünyanın yüklerinden kurtulmuştur. Onun hesabı kapanmıştır. Bekleyiş sona ermiştir. Hırs sona ermiştir. Piyasa sona ermiştir. Fatura sona ermiştir. Başarı arzusu sona ermiştir.

Bu nedenle “ölülere imrenmek”, ölüm isteğinden çok dünyanın insan üzerindeki ağırlığından kurtulma arzusudur.


Tekrar eden insan

Şiirin hemen ardından gelen bölüm:

“İnsan tekrara düşen bir canlıdır gerçek
Her ölüm düşülen bir tekrar değilse nedir
Her bungunluğun ardından yağmuru
Her yağmurun ardından güneşi beklememiz.”

Burada ölüm, tabiatın döngüleriyle birlikte düşünülür.

İnsan sürekli tekrar eder.

Bunalır.

Yağmur bekler.

Yağmur gelir.

Sonra güneşi bekler.

Güneş gelir.

Sonra yeniden yağmur.

Fakat ölüm bu döngünün içindeki başka bir tekrar gibidir.

Her kuşak aynı ölümle karşılaşır.

İnsanlık ölümü keşfetmez.

Onu yeniden yaşar.

Bu yüzden:

“Her ölüm düşülen bir tekrar değilse nedir”

sorusu çok önemlidir.

Fakat burada “tekrar” basit bir monotonluk anlamında kullanılmıyor. İnsanlığın ölüm karşısındaki değişmez durumunu anlatıyor.

Teknoloji değişir.

Şehir değişir.

Ekonomi değişir.

İnsanların kullandığı kelimeler değişir.

Fakat ölüm değişmez.

Bu, şiirin modernlik eleştirisinin temelini oluşturur.


Yağmur: Şiirin adından daha büyük bir anlam

Şiirin adındaki “Yağmur”, metinde yalnızca meteorolojik bir olay değildir.

Şair:

“Her bungunluğun ardından yağmuru
Her yağmurun ardından güneşi beklememiz”

diyerek yağmuru insanın ruhsal hayatına bağlar.

Bunalımın ardından yağmur gelir.

Yağmurun ardından güneş.

Böylece yağmur bekleyişin ve yenilenmenin sembolüne dönüşür.

Bu nedenle şiirin ölümle dolu olmasına rağmen tamamen karanlık bir şiir olmadığını özellikle belirtmek gerekir.

Yağmur, ölümün karşısına konmuş basit bir “umut” simgesi değildir.

Daha derin bir şeydir:

İnsan, hayatın değişmez döngüleri içinde yeniden başlamayı bekleyen bir varlıktır.

Bu yüzden şiirde yağmurun işlevi, ölüm düşüncesini yumuşatmak değil; ölümün içine hayatın devam etme refleksini yerleştirmektir.


“Sana uzaksa elbet birilerine yakındır”

Şiirin bu kısa cümlesi de çok yoğun:

“Sana uzaksa elbet birilerine yakındır”

Buradaki “acı”yı düşünmek gerekir.

Şair hemen önce:

“Hangi açıdan bakarsan bak acı değişmez sadece
Bize gelişi böyle bu kaderin”

demiştir.

Acının kendisi değişmez; yalnızca insana geliş biçimi değişir.

Bu, şiirin kader anlayışının önemli bir yönüdür.

İnsan kendi başına gelen acıyı mutlaklaştırmaya eğilimlidir. Oysa kendi acısının yanında başkasının acısı da vardır.

Biri için uzak olan felaket, başka biri için hayatının tam ortasındadır.

Dolayısıyla şiir, kişisel acıyı insanlığın ortak kaderine doğru genişletir.


“Ölenin önce hep yaşını sorarlar”

Şiirin en yalın fakat en keskin gözlemlerinden biri:

“Ölenin önce hep yaşını sorarlar
Halbuki yaş ölümün umrunda değildir”

Burada Ahmet Murat'ın şiirinin önemli bir özelliği ortaya çıkar: gündelik hayatın sıradan bir cümlesinden metafizik bir düşünce çıkarabilmek.

Bir insan öldüğünde çevresindekiler:

“Kaç yaşındaydı?”

diye sorar.

Bu soru insana çok doğal gelir.

Ama şair ölümün açısından bakınca sorunun anlamsızlığını gösterir.

Ölüm için 18 ile 80 arasında fark yoktur.

İnsan için yaş önemlidir.

Ölüm için değil.

Bu iki bakış açısının arasındaki mesafe, şiirin bütününde vardır:

İnsan ayrıntılarla yaşar; ölüm ayrıntıları siler.


“Sessiz harf”: Ölümün görünmeden konuşması

Sonra şiir son derece güzel bir imgeye geçer:

“Ölüm bazen, geceleyin tüm pencerelerden yükselen bir sessiz harftir
Fısıldanır uykudaki ruhlarına şehrin”

Burada ölüm artık bireysel bir olay değildir.

Şehre fısıldanan bir harftir.

“Harfin” seçilmesi önemlidir.

Çünkü harf anlam taşır ama kendisi ses değildir.

Ölüm de böyledir.

Her yerde vardır.

Fakat çoğu zaman açıkça konuşmaz.

Pencerelerden yükselir.

Uyuyanların ruhlarına fısıldanır.

İnsanlar uyumaya devam eder.

Şehir yaşamaya devam eder.

Ama ölüm, bütün şehrin içinde sessizce dolaşır.

Burada Ahmet Murat'ın modern şehir tasviri ile metafizik düşüncesi birleşir.

Şehir ne kadar kalabalıklaşırsa kalabalıklaşsın, ölümün sessizliği onu bütünüyle kuşatır.


Aşı, duvar ve başarısız insan

Ardından çok sert bir kesme gelir:

“Sonra tutmayan aşılar
Ansızın karşımızda beliren bir duvar”

Buradaki “aşı”yı yalnızca tıbbi anlamıyla okumamak gerekir.

İnsan dünyada kendisini korumak için sürekli tedbirler geliştirir.

Aşı bunun en güçlü simgelerinden biridir.

Fakat bazı aşılar tutmaz.

Bazı duvarlar aşılamaz.

Bazı problemler çözülemez.

İnsan kendi hayatını kontrol edebileceğini sanırken bir anda önünde hiçbir yöntemle aşamayacağı bir sınır bulur.

Bu sınır sonunda ölümdür.

Şair bu nedenle ölümü:

“Her şey ile hiçbir şey arasında
En sahici olan şey olarak ölüm”

diye tanımlar.

Burada çok önemli bir paradoks vardır.

Her şey ile hiçbir şey arasında duran tek kesin şey ölümdür.

İnsan bütün hayatını “her şey”e doğru kurar.

Ama ölüm onu “hiçbir şey”e yaklaştırır.

Ölüm, bu iki uç arasındaki tek kesin gerçekliktir.


“Sağ gösterip sağ vurur”

“Sağ gösterip sağ vurur, hiç aldatmamıştır”

Bu dize, şiirin yüksek metafizik tonunu bir anda gündelik konuşmanın ironisine indirir.

“Sağ gösterip sol vurmak” deyiminin bilinçli biçimde değiştirilmesiyle ölümün aldatıcılığı olmayan bir gerçek olduğu söylenir.

Normalde bir insanın karşısındakini şaşırtması, beklemediği yerden vurması söz konusudur.

Ölüm ise böyle yapmaz.

Nereye vuracağını biliriz.

Bir gün geleceğini biliriz.

Ama yine de onu unutmuş gibi yaşarız.

Bu nedenle devamındaki:

“Hiç bekletmez, geç kalmaz kavline”

ifadesi önemlidir.

“Kavl” kelimesi şiirin dilini bir anda dinî/metafizik bir sözlüğe taşır.

Ölüm sözünden dönmez.

İnsan sözünden dönebilir.

Devlet sözünden dönebilir.

Dost sözünden dönebilir.

Piyasa değişebilir.

Ama ölüm, kendisine biçilen vakitte gelir.


Yarım kalan su ve yarım kalan ekmek

Şiirin şu bölümü özellikle dikkatle okunmalı:

“Tüm yarım kalan sulardaki aksilik
Ölülerin hafızasındaki yeri bu dünyanın
Yarım kalmış ekmekteki pay nafiledir”

Burada ölüm, gündelik hayatın en temel iki unsuruyla buluşur:

su ve ekmek.

Su tamamlanamayan hayatın akışını çağrıştırır.

Ekmek ise rızkı.

“Yarım kalmış ekmek” çok güçlü bir görüntüdür çünkü ölümün gündelik hayatı nasıl yarıda kestiğini gösterir.

İnsan sofraya oturur.

Ekmek vardır.

Fakat ekmek yarım kalır.

Çünkü hayat yarım kalmıştır.

“Pay” kelimesi de burada önemlidir.

İnsanın dünyadaki payı vardır.

Fakat bu pay ölümle sona erer.

Şiirin daha sonra söyleyeceği:

“Buradaki rızık buraya kadarmış”

ifadesinin hazırlığı burada yapılmaktadır.


“El ele, hep beraber atlamalıdır”: Şiirin en tehlikeli ironisi

Sonra şiir birden karanlık bir ironinin içine girer:

“Yıldızlara bakamıyorsak o çatılardan
El ele, hep beraber atlamalıdır”

İlk bakışta bu dizeler intihar çağrışımı taşır.

Fakat şiirin bütünü içinde bunu doğrudan bir intihar çağrısı olarak okumak bana göre şiirin asıl ironisini kaçırır.

Çünkü hemen sonrasında:

“Zaten, kimin rezidansı daha büyük ölümden?”

gelir.

Burada modern şehir hayatının dili ile ölümün dili çarpıştırılır.

İnsan gökdelenler yapmıştır.

Rezidanslar büyütmüştür.

Fakat hiçbir bina ölümden daha büyük değildir.

Dolayısıyla “çatılardan atlamak”, modern dünyanın insanı gökyüzünden koparmasına karşı kurulmuş karanlık bir ironidir.

İnsan yıldızlara bakamıyorsa sorun yalnızca gökyüzünün kaybolması değildir.

İnsanın bakışının aşağıya, maddî dünyaya kilitlenmesidir.


“Kimin rezidansı daha büyük ölümden?”

Bence şiirin en zekice dizelerinden biri budur:

“Zaten, kimin rezidansı daha büyük ölümden?”

Burada “rezidans” kelimesi olağanüstü bir iş görür.

Şair “ev” demiyor.

“Konak” demiyor.

“Yalı” demiyor.

Rezidans diyor.

Modern şehir yaşamının prestij, güvenlik, statü ve tüketim çağrışımlarını tek kelimeye yüklüyor.

Sonra bunu ölümle karşılaştırıyor.

Bir rezidans ne kadar büyük olabilir?

Bir insan kaç metrekareye sahip olabilir?

Kaçıncı katta oturabilir?

Ne kadar serveti olabilir?

Ölüm bunların hiçbirini ölçmez.

Bu yüzden soru ironiktir:

Ölümden daha büyük bir rezidans var mı?

Yoktur.

İşte modern dünyanın bütün mülkiyet dili bir anda anlamsızlaşır.


“Kendimizden başlamalıdır”

Bunun hemen ardından:

“Sorulacak bir soru varsa
Kendimizden başlamalıdır”

gelir.

Şiir burada dış dünyayı suçlamaktan vazgeçer.

Bu çok önemli.

Çünkü şimdiye kadar şehir, ölüm, piyasa, rezidans, insanlar, hayatın aksilikleri konuşulmuştur.

Ama nihayet soru insana döner.

Kendimizden başlamalıdır.

Bu, Ahmet Murat'ın şiirindeki ahlaki merkezin en açık ifadesidir.

Şair modern dünyayı eleştirirken kendisini onun dışına koymaz.

“Onlar böyle” demez.

“Biz” der.

Sonra daha da ileri gider:

“En bilinmezi kendisidir insanın”

İşte şiirin başındaki “Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun” cümlesine burada yeniden dönmüş oluruz.

İnsan karşısındakini anlamakta zorlanır.

Ama kendisini anlamakta daha da zorlanır.


“İstese de atlayamaz, boş bırakamaz”

Bu iki dize özellikle önemli:

“İstese de atlayamaz, boş bırakamaz”

Buradaki “boş” kelimesi şiirin önceki bölümleriyle birlikte düşünülmelidir.

İnsan boşlukta yaşayamaz.

Dünyayı boş bırakamaz.

Kendi hayatını boş bırakamaz.

Sorumluluklarını boş bırakamaz.

Anlam arayışını boş bırakamaz.

Ölüm düşüncesine rağmen hayatı sürdürür.

Bu nedenle şiir ölümün karşısında insanı yaşamaya mahkûm eder.

Ama bu “mahkûmiyet” yalnızca olumsuz değildir.

Yaşamak, insanın elinde kalan sorumluluktur.


Selahaddin Eyyubi'nin eli: Şiirin bütün düğümlerini çözen imge

Ve sonunda o dize gelir:

“Dünya denen şeyin de özeti
Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli”

Burada şiirin bütün parçaları bir araya gelir.

Kılıç.

İktidar.

Ölüm.

Ekmek.

Rızık.

Rezidans.

Dünya.

İnsan.

Hepsi o elde toplanır.

Selahaddin Eyyubi tarihsel hafızada büyük bir hükümdar ve askerî liderdir. Şiirde ise öncelikle dünya üzerinde kudret sahibi olmuş insanın ölüm karşısındaki görüntüsüdür.

Bu nedenle elin tabuttan sarkması çok önemlidir.

Eğer yalnızca “Selahaddin öldü” denilseydi şiir çok daha sıradan bir fanilik düşüncesine indirgenebilirdi.

Ama el dışarı sarkmaktadır.

El hâlâ görünmektedir.

Sanki dünya ile son bir temas sürmektedir.

Fakat o el artık hiçbir şeyi tutamamaktadır.

İşte şiirin en büyük ironisi burada:

İnsanın dünyayla ilişkisinin temel aracı olan el, ölümle birlikte dünyaya hiçbir şey yapamaz hâle gelir.

Kılıç taşıyan el.

Hükmeden el.

Savaşan el.

Sahip olan el.

Sonunda yalnızca sarkan bir eldir.


“Buradaki rızık buraya kadarmış”

Selahaddin imgesinin hemen ardından gelen:

“Buradaki rızık buraya kadarmış dendiği vakit
Başlayan asıl filmdir”

dizeleri bu nedenle çok önemlidir.

Burada “rızık” kelimesi şiirin bütün ekonomik ve gündelik sözlüğünü yeniden anlamlandırır.

Fatura vardı.

Rezidans vardı.

Ekmek vardı.

Pay vardı.

Şimdi “rızık” geliyor.

Bu kelime modern ekonomik “kazanç” kavramından farklıdır.

Kazanç, insanın elde ettiği şeydir.

Rızık ise insana verilen payı ve nasibi düşündürür.

Dolayısıyla Selahaddin'in tabutundan sarkan eli, mülkiyet fikrinden rızık fikrine geçişin eşiğidir.

İnsan “kazandım” der.

Şiir ise “buradaki rızık buraya kadarmış” der.

Bu küçük fark, Ahmet Murat'ın dünya görüşünün çok önemli bir tarafını ortaya çıkarır.


“Başlayan asıl film”

Ve ölümün hemen sonrasında:

“Başlayan asıl filmdir”

denir.

Bu dize şiirin nihilizme düşmesini kesin olarak engeller.

Eğer ölüm her şeyin sonu olsaydı, tabuttan sarkan el yalnızca yokluğu anlatırdı.

Ama “başlayan asıl film” ifadesi, ölümün bir geçiş olduğunu söyler.

Buradaki “film” kelimesi de özellikle dikkat çekici.

Şair “hayat” veya “ebediyet” gibi daha yüksek, klasik bir kelime seçebilirdi.

Ama “film” diyor.

Son derece modern, gündelik ve hatta sinemasal bir kelime.

Böylece metafizik düşünceyi modern dilin içine yerleştiriyor.

Bu, Ahmet Murat'ın şiirinin temel yöntemlerinden biri:

Klasik hakikati modern kelimeyle söylemek.


“Adınız bir istatistiğe veri olur”

Son iki bölümden biri:

“Adınız bir istatistiğe veri olur”

Modern insanın ölümden sonra nasıl anonimleştiğini anlatır.

Hayattayken insan kendisini benzersiz sanır.

Bir adı vardır.

Bir hikâyesi vardır.

Bir evi vardır.

Bir mesleği vardır.

Bir ailesi vardır.

Bir serveti vardır.

Ölümden sonra ise bütün bu ayrıntılar istatistiğin içine girebilir.

Kaç kişi öldü?

Kaç yaşındaydı?

Kaç kişi aynı gün öldü?

Kaç kişi savaşta öldü?

İnsan bir “veri”ye dönüşebilir.

Bu dize, şiirin başındaki:

“Ölenin önce hep yaşını sorarlar”

dizesine geri döner.

Başta yaş soruluyordu.

Sonda ad istatistiğe dönüşüyor.

Böylece bireysel insan hikâyesi, ölüm karşısında sayısal bir veriye dönüşüyor.


Ve son cümle: “Bir kuşun yükseklik korkusudur ölüm”

Şiirin son dizesi:

“Bir kuşun yükseklik korkusudur ölüm.”

Bu, şiirin belki de en şiirsel ve en kapalı cümlesidir.

Kuşun tabiatı uçmaktır.

Yükseklik onun özgürlüğüdür.

Fakat ölüm, kuşun özgürlük alanının içine bile korku sokar.

Bu nedenle ölüm yalnızca yere düşmek değildir.

Yükseklikten korkma ihtimalidir.

Burada insan ile kuş arasında güçlü bir benzerlik kurulur.

İnsan da dünyaya yükselmek ister.

Başarı ister.

Kudret ister.

Bilgi ister.

Büyük binalar yapar.

Gökyüzüne uzanır.

Fakat ne kadar yükselirse yükselsin ölüm korkusu onunla birlikte yükselir.

Dolayısıyla şiirin sonunda ölüm, insanın dünyaya ulaşamaması değil; ulaştığı her yüksekliğin içinde bile kendi faniliğini taşımasıdır.


Şiirin asıl merkezini şimdi başka türlü okumak mümkün

Bu şiiri yalnızca “ölüm şiiri” diye adlandırmak bana artık yetersiz geliyor.

Çünkü ölüm, şiirin konusu olmaktan çok şiirin ölçüsüdür.

Şair dünyadaki her şeyi ölümün karşısına çıkarır ve sorar:

Bir kılıç ölümden büyük olabilir mi?

Bir şehir?

Bir rezidans?

Bir ekmek?

Bir servet?

Bir isim?

Bir istatistik?

Bir insanın kendisi?

Cevap her defasında aynıdır: Hayır.

Fakat şiir burada “öyleyse hiçbir şeyin anlamı yok” demiyor.

Tam tersine, ölüm bütün sahte anlamları temizledikten sonra asıl anlamın başlamasına izin veriyor.

“Buradaki rızık buraya kadarmış” dendiği anda “başlayan asıl film” bu yüzden çok önemlidir.


Ahmet Murat'ın şiir dünyası açısından en önemli nokta

Bu şiirin Ahmet Murat'ın genel şiir dünyasındaki yeri, gelenek ile modernliği birbirinden ayırmaması bakımından çok değerlidir.

Şiirde Selahaddin Eyyubi vardır; ama aynı şiirde rezidans vardır.

Rızık vardır; ama istatistik vardır.

Kader vardır; ama aşı vardır.

Ölüm vardır; ama şehir vardır.

Yıldız vardır; ama gökdelen vardır.

Ekmek vardır; ama dünya vardır.

Yani şair modern dünyaya geleneksel dünyanın dışından bakmıyor.

Geleneksel bir metafizik bakışla modern dünyanın içine bakıyor.

Bu ayrım çok önemli.

Çünkü “modern dünyadan kaçan şair” okuması bu şiiri eksiltir.

Ahmet Murat dünyadan kaçmıyor.

Tam tersine, dünyanın bütün ayrıntılarını görüyor.

Fakat gördüğü her şeyi ölümün ve rızkın bilgisiyle yeniden tartıyor.

Bu nedenle “rezidans” ile “rızık” aynı şiirde bulunabiliyor.

Biri insanın dünyada sahip olduğunu sandığı şeyi, diğeri ise dünyada kendisine verilmiş olan payı ifade ediyor.

Biri mülkiyetin, diğeri nasibin kelimesi.

Selahaddin'in eli ise ikisinin arasındaki farkı bir anda görünür kılıyor.


Şiirin en derin cümlesi hangisi?

Bana göre:

“Dünya denen şeyin de özeti / Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli”

Ama bunun nedeni yalnızca çok çarpıcı bir imge olması değil.

Bu iki dize, şiirin başından beri kurulmuş bütün dünyayı geriye doğru aydınlatıyor.

“Uzun soluklu ölüm”ü açıklıyor.

“Ölülerin” neden insanlara hem hüzün hem imrenme uyandırdığını açıklıyor.

“Rızık” kelimesini açıklıyor.

“Rezidans”ı açıklıyor.

“Yarım kalmış ekmek”i açıklıyor.

“İstatistik”i açıklıyor.

Hatta son dizedeki kuşun yüksekliğe duyduğu korkuyu bile açıklıyor.

Çünkü insan ne kadar yükselirse yükselsin, sonunda eli dünyadan çekilecektir.

Fakat Ahmet Murat'ın şiiri tam burada nihilizme düşmez.

El dünyadan çekildiğinde hikâye bitmez.

“Başlayan asıl filmdir.”

Bence şiirin gerçek ağırlığı tam olarak bu iki dize arasındaki gerilimdedir:

Tabuttan sarkan el ile başlayan asıl film arasında.

Biri dünyanın bittiği noktadır.

Diğeri insanın dünya sandığı şeyin aslında bütün hikâye olmadığının fark edildiği yer.

Ve böyle bakınca “Yağmur Iscağı”, yalnızca ölüm üzerine yazılmış bir şiir olmaktan çıkar; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin, ölüm karşısında yeniden ölçülmesi üzerine yazılmış bir şiire dönüşür.

Bu nedenle yağmur da şiirin başlığında öylesine durmuyor. Yağmur, insanın bütün bu ölüm bilgisine rağmen hâlâ bekleyen, arınan, yenilenen ve güneşi uman tarafıdır.

Şairin dünyası bütünüyle karanlık değildir.

Ama aydınlık da ucuz değildir.

Güneş, ancak yağmurdan sonra gelir.

Ve insan, ancak elinin dünyadan çekileceğini bildiğinde dünyada neyi gerçekten tutması gerektiğini düşünmeye başlar.