AHMET MURAT ÖZEL: Dünyanın İçinden Çıkmadan Dünyaya Mesafe Koyan Şair

Şairler:

Dünyanın İçinden Çıkmadan Dünyaya Mesafe Koyan Şair

Ahmet Murat'ın Şiiri, Düşüncesi ve Sessiz Entelektüel Dünyası

Ahmet Murat hakkında yazmak, ilk bakışta kolay görünen fakat yaklaştıkça zorlaşan bir iştir. Şairin adı çağdaş Türk şiiri içinde uzun zamandır bilinir; kitapları yayımlanmış, şiirleri ödüllendirilmiş, denemeleri ve akademik çalışmaları genişlemiş, televizyon programları aracılığıyla edebiyat ve düşünce dünyasında görünür bir yer edinmiştir. Buna rağmen Ahmet Murat'ın kendisini şiirinin önüne geçiren, kendi poetikasını açıklayan, hayatını ve düşünce dünyasını uzun uzun anlatan bir yazar olmadığını söylemek mümkündür. Hakkındaki mevcut biyografik metinler de çoğunlukla hayatı, eserleri ve akademik görevleri sıralamakla yetinir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki madde de onun şair, yazar ve akademisyen kimliğini verir; şiirlerinin 1992'den itibaren çeşitli dergilerde yayımlandığını, 2014 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi ve 2017 Necip Fazıl Şiir Ödülü'ne layık görüldüğünü kaydeder.

Oysa Ahmet Murat'ın asıl biyografisi şiirlerinin arasında saklıdır.

Onu anlamak için yalnızca nerede doğduğuna, hangi üniversitede okuduğuna veya hangi görevlerde bulunduğuna bakmak yetmez. Bir şiirde neden “rızık” kelimesinin “fatura”nın yanında durduğunu, neden bir gökdelenin gölgesinde çoban gördüğünü, neden modern insanın hayatını kamera, rezidans, borsa ve aboneliklerle kuşatılmış hâlde anlattığını; neden bütün bu modern dünyanın ortasında Allah'tan, kaderden, kalpten, Hızır'dan, Fatiha'dan ve Asr Suresi'nden söz ettiğini anlamak gerekir.

Daha da önemlisi, bütün bunların neden aynı şiirde birbirine yabancı durmadığını anlamak gerekir.

Ahmet Murat'ın şiiri tam burada başlar.


Şairin geri çekildiği yerde şiir konuşmaya başlar

Ahmet Murat'ın edebî serüveni 1990'lı yılların başına kadar uzanır. TEİS kaydı şiir ve düzyazılarının 1992'den itibaren Yedi İklim, Kırklar, Hece, Dergâh, Virgül, Kaşgar ve 40ikindi gibi dergilerde yayımlandığını belirtir. İlk şiir kitapları Kaf ve Rengi (1999) ve Kış Bilgisi (2004) olur. Bunları Bir Şair Bisikletle, Kalbin Kararı ve Şarkıyı Kes izler. İbn Haldun Üniversitesi'ndeki akademik CV'sinde bu beş kitap sırasıyla 1999, 2004, 2016, 2014 ve 2018 tarihleriyle yer alır; TEİS kaydında ise Bir Şair Bisikletle 2010 olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla bu kitap için baskı/bibliyografya farkının ayrıca belirtilmesi gerekir.

Bu kitap adları bile tek başına ilginç bir seyir gösterir. Kaf ve Rengi daha kapalı, daha sembolik ve metafizik çağrışımları yoğun bir başlıktır. Kış Bilgisi tabiatın ve zamanın içinden konuşur. Bir Şair Bisikletle, şairi hareket hâlindeki gündelik hayatın içine yerleştirir. Kalbin Kararı, doğrudan insanın iç merkezine döner. Şarkıyı Kes ise modern hayatın gürültüsüne karşı bir müdahale gibi okunabilir.

Fakat bu kitapların birbirinden tamamen kopuk olduğunu düşünmek doğru olmaz. Ahmet Murat'ın şiirinde yıllar boyunca değişen esas şey, dünyaya bakışının kendisi değil, dünyanın şiire girme biçimidir.

Başlangıçtan itibaren insan, tabiat ve metafizik vardır. Zamanla bunların yanına şehir, tüketim, teknoloji, siyaset, ekonomik dil, medya ve modern gündelik hayat yerleşir. Şair geleneği terk ederek modernleşmez; modern hayatı gelenekle birlikte okumaya başlar.

Bu yüzden Ahmet Murat'ın şiirindeki dönüşümü “tasavvufî şiirden modern şiire geçiş” şeklinde açıklamak yanlış olur.

Daha doğru olan şudur:

Tasavvufî bakış, modern dünyanın içine doğru ilerler.


Dünyaya bakmak, dünyaya ait olmak değildir

Ahmet Murat'ın şiirini anlamanın en önemli anahtarlarından biri “mesafe” kavramıdır.

Şair dünyadan kaçmaz.

Tam tersine dünyaya fazlasıyla bakar.

Relief şiirinde “faturalar, abonelikler, rezidansta bir daire” vardır. Kamera vardır. Gökdelen vardır. Köy suyu vardır. Çoban vardır. İlintide arz-talep dengesi ve serbest piyasa vardır. Hafif Yaralamada bankacılar, otomobil reklamları, devlet, kiralık katiller ve ölüm fotoğrafları vardır.

Bunlar şiire dışarıdan eklenmiş güncel ayrıntılar değildir. Şairin modern hayatı nasıl gördüğünü gösterir.

Fakat Ahmet Murat'ın asıl meselesi fatura değildir; insanın faturaya indirgenmesidir.

Rezidans değildir; insanın sahip olduğu mekânla kendisini tanımlamaya başlamasıdır.

Borsa değildir; hayatın ölçüsünün piyasa değerine dönüşmesidir.

Kamera değildir; insanın insana doğrudan bakmayı bırakmasıdır.

Bu yüzden onun modernlik eleştirisi, basit bir “eski güzeldi, yeni kötü” nostaljisine dönüşmez. Modern dünyanın araçlarını, alışkanlıklarını ve dilini kullanarak modern insanın kendi hayatında neyi kaybettiğini sorar.


“Gökdelenin gölgesinde bir çoban”

Ahmet Murat'ın şiirindeki en kuvvetli görüntülerden biri Reliefteki:

“Gökdelenin gölgesinde bir çoban”

dizesidir.

Bu tek görüntü, şairin medeniyet tasavvurunun önemli bir bölümünü taşır.

Gökdelen yükselen şehrin, finansın, sermayenin ve teknik gücün simgesidir. Çoban ise insanın tabiatla kurduğu daha eski ilişkinin temsilcisidir. Fakat şair çobanı gökdelenin karşısına koymaz; gökdelenin gölgesine yerleştirir.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çoban kaybolmamıştır.

Modern dünya onu tamamen ortadan kaldıramamıştır.

Fakat artık gökdelenin gölgesindedir.

Ahmet Murat'ın şiirindeki gelenek-modernlik ilişkisi de buna benzer. Gelenek yok olmamıştır; fakat modern dünyanın devasa yapıları tarafından gölgelenmektedir.

Şairin işi, o gölgenin içindeki çobanı yeniden görmektir.


“Allah” ile “rezidans” aynı şiirde neden buluşuyor?

Ahmet Murat'ın şiir dilinin en özgün taraflarından biri, birbirinden çok uzak görünen sözlükleri aynı şiirin içine sokabilmesidir.

“Allah” ile “rezidans”ın yan yana gelmesi bu nedenle önemlidir.

“Rızık” ile “fatura” da öyle.

“Kader” ile “borsa” da.

Bu kelimeler yalnızca zıt dünyaları temsil ettikleri için yan yana getirilmez. Asıl mesele, modern insanın eski kavramların yerine yeni kavramları koymuş olmasıdır.

Rızık, insanın kendisine verilen hayat payını düşündüren bir kelimedir. Fatura ise modern ekonomik hayatın zorunluluğunu hatırlatır.

Kader, insanın hayat üzerindeki sınırlılığını kabul eden bir kavramdır. Borsa ise belirsizlik, risk, kazanç ve kayıp üzerinden işleyen modern ekonomik dünyanın dilidir.

Ahmet Murat bu iki dili karşı karşıya getirirken okura hazır bir hüküm vermez. Onların aynı insanın hayatında nasıl bir arada bulunduğunu gösterir.

Bu yüzden şiiri didaktik olmaktan kurtulur.

Şair “modern dünya kötüdür” demek yerine modern dünyanın kelimelerini şiire getirir ve onların birbirine değdiği yerde ortaya çıkan çatlağı gösterir.


Kalbin kırılması: Ahmet Murat'ın şiirindeki merkez

Ahmet Murat'ın şiirindeki en güçlü kelimelerden biri “kalp”tir.

Güç Bela Kurulmuş Cümlelerde:

“Sen kalbi kırıkların Rabbisin
Yani önce, en çok benim”

der.

Hafif Yaralamada ise:

“Allahım kalbimin kırıklarını al
Ya da kalbimi”

diye seslenir.

Bu kalp, yalnızca aşk şiirlerinin kalbi değildir.

Ahmet Murat'ın düşünce dünyasında kalp, insanın hakikatle ilişkisinin merkezidir. Bu nedenle kalbin kırılması yalnızca bir duygusal incinme değildir. İnsanın kendisini yeterli görme biçiminin bozulmasıdır.

İnsan kendisine ne kadar güvenirse güvensin, bir noktada kendi yetersizliğiyle karşılaşır.

Bu karşılaşma bazen hüzün şeklinde gelir.

Bazen dua şeklinde.

Bazen ölüm düşüncesi şeklinde.

Bazen de “İnsan en çok kendini bilmezmiş artık öğrendim” cümlesine dönüşür.

Bu cümle, Ahmet Murat'ın şiirini anlamak için belki de en önemli cümlelerden biridir.

Çünkü şair başkalarının bilgisizliğini değil, insanın kendisi hakkındaki bilgisizliğini sorgular.


İnsan dünyayı tanıyor, kendisini tanımıyor

İlk İntibada:

“İnsan en çok kendini bilmezmiş artık öğrendim”

dizesi, şiirin çok daha geniş bir düşünce dünyasına açılan kapısıdır.

İnsan modern çağda her şeyi bilmeye çalışmaktadır. Dünyayı ölçer, sınıflandırır, üretir, tüketir, haberleri izler, piyasaları takip eder, şehirler kurar.

Ama kendisini bilmez.

Ahmet Murat'ın akademik dünyasında İbn Atâullah el-İskenderî'ye duyduğu ilgi bu noktada özellikle önem kazanır. İbn Atâullah üzerine yaptığı doktora çalışmasının ve daha sonra yayımladığı kitabın yanı sıra, 2013'te onun Allah'ın varlığına dair kanıtlara yönelik eleştirilerini inceleyen akademik bir makalesi bulunmaktadır. Bu makale, İbn Atâullah'ın aklî kanıtları yalnızca epistemolojik açıdan değil, varlığın kendisine ilişkin daha ontolojik bir zeminden ele aldığını ortaya koyar.

Bu akademik ilginin şiire doğrudan “teori” olarak taşındığını söylemek doğru olmaz. Fakat Ahmet Murat'ın insanın kendi bilgisine duyduğu güveni sürekli sınayan şiirleriyle bu düşünsel dünyanın arasında güçlü bir akrabalık olduğu açıktır.

Şairin insanı küçümsemesinin nedeni insan düşmanlığı değildir.

Tam tersine, insanın kendisini olduğundan büyük görmesinden duyduğu rahatsızlıktır.


“Esbab-ı Mucibe”: Şairin kendisini sanık sandalyesine oturtması

Bu noktada Esbab-ı Mucibe şiiri özellikle önemlidir.

Şiir:

“Ben yaptım.”

diye başlar.

Sonra şair, çevresindeki bütün kötülükleri kendi üzerine almaya devam eder.

Meçhule giden geminin kaptanı odur. Ayağa batan diken ondan kaynaklanır. Dermansız dertler, şifasız kederler onun yüzündendir.

Bu, ilk bakışta mizahi bir abartı gibi görünür.

Fakat şiirin altında çok daha ciddi bir ahlaki tavır vardır.

İnsan her kötülük karşısında “onlar yaptı” demeye alışmıştır. Ahmet Murat ise bir anlığına bütün suçları kendi üzerine alır.

Bu, tasavvufî nefis muhasebesinin modern şiirdeki karşılıklarından biri olarak okunabilir.

Çünkü şairin asıl sorusu “Kim suçlu?” değildir.

“Benim bu kötülükte payım ne?” sorusudur.

Bu nedenle Ahmet Murat'ın şiirindeki “ben”, yalnızca yaralanmış kişi değildir.

Aynı zamanda kendisini sorgulayan kişidir.


Ölüm: Hayatın karşıtı değil, hayatın ölçüsü

Ahmet Murat'ın şiirindeki ölüm düşüncesi, dosyanın merkezinde bulunması gereken bir başka büyük damardır.

Yağmur Iscağında ölüm:

“En sahici olan şey olarak ölüm”

diye tanımlanır.

Sonra:

“Sağ gösterip sağ vurur, hiç aldatmamıştır
Hiç bekletmez, geç kalmaz kavline”

denir.

Bu dizeler Ahmet Murat'ın ölüm anlayışının temelini gösterir.

Çünkü hayatın içinde insanı aldatan pek çok şey vardır. İnsanlar aldatabilir. Siyaset aldatabilir. Piyasa aldatabilir. Reklam aldatabilir. İnsan kendisini bile kandırabilir.

Ölüm ise kandırmaz.

Ne vaat ettiyse onu gerçekleştirir.

Bu nedenle ölüm, Ahmet Murat'ta yalnızca korkulacak son değildir. Hayatın içindeki sahte kesinlikleri bozan bir kesinliktir.

İnsan ölüm karşısında bütün sahip olduklarının geçici olduğunu görür.

Tam da bu yüzden ölüm, şiirde hayatı anlamsızlaştırmaz.

Hayatı ciddileştirir.


Selahaddin Eyyubi'nin tabutundan sarkan el

Ahmet Murat'ın şiirindeki en güçlü imgelerden biri, senin bu dosyanın başlangıç noktasını oluşturan dizedir:

“Dünya denen şeyin de özeti
Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli”

Bu görüntünün şiir içindeki gücü, Selahaddin Eyyubi'nin tarihsel kişiliğinin çok ötesine geçer.

Selahaddin burada hükümdarlığın, kudretin ve dünyaya hükmetme gücünün simgesidir.

Fakat ölüm geldiğinde hükümdarın eli de sıradan bir insanın eli gibi hareketsizdir.

Hayatı boyunca tutan el artık hiçbir şeyi tutamaz.

Silah tutmuş olabilir.

Kalem tutmuş olabilir.

Mülk edinmiş olabilir.

İnsanların kaderini değiştirmiş olabilir.

Ama tabuttan dışarı sarkan elin artık dünyayla hiçbir mülkiyet ilişkisi kalmamıştır.

İşte Ahmet Murat'ın “dünya” kavramına bakışı burada yoğunlaşır.

Dünya, insanın eline geçebilecek bir şey değildir.

İnsan dünyada bulunur.

Dünyadan yararlanır.

Dünyayı değiştirir.

Ama sonunda elini dünyadan çeker.

Bu nedenle tabuttan sarkan el, şiirin yalnızca ölüm imgesi değil, iktidar ve mülkiyet eleştirisinin de en yoğun metaforudur.


Ekmek, rızık ve yarım kalmış hayat

Aynı şiirde:

“Yarım kalmış ekmekteki pay nafiledir”

denmesi, ölüm düşüncesini gündelik hayatın en sıradan nesnesine bağlar.

Ekmek burada çok güçlü bir kelimedir.

Çünkü ekmek hayatın kendisidir.

Çalışmadır.

Emektir.

Rızıktır.

İnsanın dünyadaki payıdır.

Fakat insanın payı ölümle birlikte kesilir.

Şair bunu:

“Buradaki rızık buraya kadarmış dendiği vakit
Başlayan asıl filmdir”

dizeleriyle daha da ileri götürür.

Burada İslâmî ahiret düşüncesi şiire doğal bir biçimde girer. Dünya hayatı sona ererken hakikat sona ermez.

Bu nedenle Ahmet Murat'ın ölüm şiiri nihilist değildir.

Ölüm bir yokluk duvarı değil, dünya ile öte arasındaki sınırdır.


Yağmurun ardından güneş

Ahmet Murat'ın ölüm şiirlerinin bütünü karanlık değildir.

Yağmur Iscağındaki:

“Her bungunluğun ardından yağmuru
Her yağmurun ardından güneşi beklememiz”

dizeleri, onun şiirindeki umut imkânını gösterir.

Yağmur burada yalnızca hüzün değildir.

Bekleyiştir.

Arınmadır.

Berekettir.

Yenilenmedir.

Hayatın yeniden başlamasıdır.

Bu nedenle şiirde ölüm düşüncesinin yanında hep bir dönüş ihtimali bulunur.

İnsan acı çeker ama güneşi bekler.

Kalbi kırılır ama dua eder.

Dünyanın geçici olduğunu bilir ama yine de ekmeğini yer.

Öleceğini bilir ama yaşamaya devam eder.

Ahmet Murat'ın insanı tam da bu çelişkinin içinde yaşar.


Bir kuşun yükseklik korkusu

Yağmur Iscağının son cümlesi:

“Bir kuşun yükseklik korkusudur ölüm.”

Şairin kuşlarla kurduğu ilişki burada özel bir anlam kazanır.

Kuş özgürlüğün ve gökyüzünün canlısıdır. Fakat ölüm onun özgürlüğünün içine bile korku yerleştirir.

İnsan için de böyledir.

İnsan yükselir.

Başarı kazanır.

Şehirler kurar.

Kendisine büyük bir hayat kurar.

Fakat yüksekliğin kendisi ölümü ortadan kaldırmaz.

Kuş uçmaya devam eder ama yüksekliğin korkusunu da taşır.

Ahmet Murat'ın Kuşlarla Sohbetin Şartları adlı deneme kitabının varlığı bu imge dünyasını ayrıca anlamlı kılar. Kitap 2018'de yayımlanmış, Arapçaya Fî Suhbat al-Tayr adıyla çevrilmiştir.

Kuşlar Ahmet Murat'ta yalnızca doğanın unsurları değildir. İnsanın kendisine dışarıdan bakmasını sağlayan varlıklardır.


Şehir büyürken insan küçülüyor

Ahmet Murat'ın modern şehir şiirlerinin merkezinde teknolojik gelişmeye karşı basit bir tepki yoktur.

Asıl mesele, insanın kendi kurduğu dünyada giderek daha küçük hâle gelmesidir.

Reliefte:

“Birbirimizin yerine kameraların gözlerinin içine bakıyoruz”

der.

Bu çok çağdaş bir dizedir.

Çünkü modern iletişim insanları birbirine yaklaştırırken aynı zamanda doğrudan karşılaşmayı da ortadan kaldırabilir.

İnsan artık insana değil, ekrana bakmaktadır.

Görüntü gerçeğin yerini almaktadır.

Kamera tanıklığın yerine geçmektedir.

Bu yüzden Ahmet Murat'ın şehir eleştirisi yalnızca beton eleştirisi değildir.

Temasın kaybolmasıdır.


“Hafif Yaralama”: Acının sıradanlaşması

Hafif Yaralama şiiri Ahmet Murat'ın toplumsal vicdanını en açık biçimde gösteren metinlerden biridir.

Şiirde çocukların ölümü, savaş, kiralık katiller, devlet, bankacılar, otomobil reklamları, ölüm fotoğrafları ve masumiyetin ispatlanması aynı hayatın parçaları hâline gelir.

Başlık ise bütün bu ağırlığın karşısında ironik biçimde “Hafif Yaralama”dır.

Yara hafif değildir.

Dünya ağır biçimde yaralanmıştır.

Fakat modern insanın en büyük problemlerinden biri, yaraya alışmasıdır.

Bir ölüm haberi gelir.

Bir görüntü izlenir.

Sonra başka bir haber gelir.

Sonra reklam.

Sonra alışveriş.

Sonra gündelik hayat.

Ahmet Murat'ın şiiri tam burada rahatsız edici bir soru sorar:

İnsan başkasının acısına ne kadar süre insan kalabilir?


“İlinti”: İman meydana çıktığında

İlintide:

“Cumhuriyet meydanına iniyorum
Göğsümde iman”

dizeleri bulunur.

Bu, Ahmet Murat'ın iman anlayışının yalnızca özel alana ait olmadığını gösterir.

Fakat hemen ardından:

“İniyorum dediysem yükseklik benden değil”

gelir.

Bu ikinci dize, ilkini dengeler.

Meydana çıkmak vardır ama kibir yoktur.

Söz söylemek vardır ama kendisini mutlaklaştırmak yoktur.

İman vardır fakat güç gösterisine dönüşmez.

Ahmet Murat'ın şiirindeki dinî duyarlılığın önemli farklarından biri burada görülür: iman, insanı büyüten değil, insanın kendi büyüklüğüne inanmasını engelleyen bir ölçü hâline gelir.


Hüzün neden kıymetlidir?

İlk İntibada:

“Hüznü, kibre tercih ederken”

denir.

Bu cümle Ahmet Murat'ın şiirindeki ahlaki yönü anlamak için çok önemlidir.

Çünkü modern kültür çoğu zaman insanı güçlü, kendinden emin, başarılı ve mutlu olmaya çağırır.

Ahmet Murat ise hüznün de insana öğreteceği bir şey olduğunu düşünür.

Hüzün, insanın kendi sınırlarını görmesidir.

Kibir ise bu sınırları unutmasıdır.

Bu nedenle şiirlerinde kırılganlık bir zaaf olarak sunulmaz.

Kırılmak, bazen insanın kendisini yeniden görmesinin yoludur.


Klasik metinlerden modern şiire uzanan yol

Ahmet Murat'ın akademik hayatı burada şiirle çok daha güçlü biçimde kesişir.

İbn Atâullah el-İskenderî üzerine yaptığı çalışmalar, onun Şâzeliyye'nin temel metinlerine yöneldiğini gösterir. İbn Ataullah el-İskenderî: Hayatı, Eserleri, Görüşleri kitabı 2014 tarihli; İbn Atâullah'ın Allah'ın varlığına dair kanıtlara yönelik eleştirisini inceleyen makalesi ise 2013'te yayımlanmıştır.

Ebü'l-Hasan eş-Şüşterî üzerine Hikâyem Ne Tuhaftır adlı çalışması 2018'de yayımlanmış; Şüşterî'nin el-Kasîdetü'n-Nûniyyesi üzerine ayrıca akademik bir makale kaleme almıştır.

Şâzeliyye üzerine çalışmaları da oldukça geniştir. “Şâzelî” ve “Şâzeliyye” maddelerini TDV İslâm Ansiklopedisi'ne yazmış; Tire Şâzelî Dergâhı, Balkanlarda Şâzeliyye'nin izleri, Osmanlı tasavvuf kültüründe Şâzeliyye literatürü ve Şâzelîliğin teşekkül dönemindeki zühd anlayışı üzerine çalışmalar yayımlamıştır. 2022'deki makalesi, Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî örneğinde tarikatların teşekkül dönemindeki aşırı zühd uygulamalarına yaklaşımını inceler.

Bunlar kuru bir akademik bibliyografya olarak görülmemeli.

Çünkü Ahmet Murat'ın şiirindeki “dünyaya mesafe” meselesinin düşünsel arka planını anlamak açısından önemlidir.

Dünya ile ilişkiyi tamamen kesmek başka şeydir.

Dünyaya teslim olmamak başka.

Ahmet Murat'ın şiirinin tavrı ikincisine daha yakındır.


Şairin araştırdığı gelenek yalnızca tasavvuf tarihi değildir

Akademik CV'sine bakıldığında Ahmet Murat'ın çalışma alanının yalnızca tarikat tarihiyle sınırlı olmadığı görülür. “Sufi ve Şiir” bildirisinden Yunus Emre'nin miskinliğine, modern Türk şiirinde Mevlânâ ve Mevlevîlikten Şeyh Galip'e, Niyâzî-i Mısrî'de bakmak ve görmekten İslâm düşüncesindeki vahdet-i mutlaka kavramına kadar uzanan geniş bir araştırma alanı vardır.

Özellikle “Modern Türk Şiirinde Hz. Mevlana ve Mevlevilik: Vefa mı, Veda mı?” başlığı, onun gelenek ile modern edebiyat arasındaki ilişkiyi doğrudan sorguladığını gösterir.

“Yunus Emre'nin Miskinliği Nereden Geliyor?” ise modern insanın sürekli güç, başarı ve görünürlük talep ettiği bir dünyada “miskinlik” gibi bir kavramın şiir ve düşünce açısından ne anlama geldiğini yeniden düşündürür.

Niyâzî-i Mısrî üzerine “Bakışın Eğitimi Üzerine: Niyâzî-i Mısrî'de Bakmak, Görmek ve Körlük” başlıklı çalışması ise Ahmet Murat'ın “görmek” meselesine yalnızca fiziksel bir eylem olarak bakmadığını ortaya koyar.

Bu ayrıntı, şiirindeki kamera ve bakış meselesini de düşündürüyor.

Modern insan çok şey görüyor olabilir.

Fakat gerçekten görüyor mu?


Ahmet Murat'ın “bakmak” meselesi

Bu nedenle Ahmet Murat'ın şiirinde göz ve bakış da ayrıca incelenmelidir.

Reliefte insanlar birbirlerinin yerine kameraların gözlerine bakarlar.

Niyâzî-i Mısrî üzerine akademik çalışmasında ise bakmak, görmek ve körlük arasındaki ilişkiyi inceler.

Bu iki metni birbirinden bağımsız düşünmek mümkündür; fakat aralarında dikkat çekici bir entelektüel yakınlık vardır.

Modern dünya görüntü bakımından zengindir.

Ekranlar, kameralar, reklamlar, gökdelenler, ışıklar...

Fakat görüntünün artması görmenin arttığı anlamına gelmez.

Ahmet Murat'ın şiiri tam burada derinleşir.

İnsan neye bakıyor ve baktığı şeyi gerçekten görüyor mu?

Bu soru onun şiirindeki modern insan eleştirisini sıradan tüketim eleştirisinin üzerine çıkarır.


“Sufi ve Şiir”: Şairin kendi meselesine dışarıdan bakması

Ahmet Murat'ın 2012 tarihli “Sufi ve Şiir” bildirisi, onun şairlik ve tasavvuf arasındaki ilişkiyi yalnızca kendi şiiri üzerinden değil, düşünsel ve tarihsel bağlamıyla da ele aldığını gösterir.

Bu nokta önemlidir.

Çünkü Ahmet Murat, tasavvufu şiirinin dekoru hâline getirmemiştir.

Klasik şiirden birkaç kelime alıp modern şiirin üzerine serpiştirmekten çok daha farklı bir yol izler.

Tasavvufun insan anlayışını modern hayatın içine sokar.

Bu yüzden onun şiirindeki “nefs”, “kibir”, “kalp”, “sabır”, “rızık”, “ölüm” gibi kelimeler klasik sözlükteki anlamlarını korurken çağdaş hayatın yeni meseleleriyle karşılaşırlar.


Akademisyen Ahmet Murat'ın genişleyen dünyası

Ahmet Murat'ın akademik üretimini şiirden tamamen ayrı bir alana koymak mümkün değildir.

CV'sinde “Çağdaş İslâm düşüncesi” ve “Çağdaş edebiyat” araştırma alanlarıyla birlikte tasavvuf tarihi ve tasavvuf edebiyatı belirtilmektedir. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde eğitimini tamamlamış; Selçuk Üniversitesi'nde İslâm felsefesi alanında yüksek lisans ve doktorasını yapmıştır. 2022'den itibaren İstanbul Medeniyet Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde doçent olarak görev yapmakta ve Tasavvuf Anabilim Dalı başkanlığını yürütmektedir.

Akademik kitapları arasında İbn Atâullah el-İskenderî ve Şeyh Mehmed Kudsi Çakılcı üzerine çalışmalarının yanında Hikâyem Ne Tuhaftır ve Avarelik Görgüsü gibi eserler bulunur. 2023'te Taşı Taşırmak: Bir Cami Risalesi yayımlanmıştır. Şiir kitaplarının yanında Belki de Üzülmeliyiz ve Kuşlarla Sohbetin Şartları da onun düzyazı dünyasını genişletir.

Burada özellikle Avarelik Görgüsü ve Taşı Taşırmak gibi kitapların dosyaya dâhil edilmesi önemli. Çünkü Ahmet Murat'ın entelektüel üretiminin yalnızca “akademik Ahmet Murat” ve “şair Ahmet Murat” şeklinde ikiye ayrılmasını engelliyor.

Onun dünyasında şiir, deneme, tasavvuf araştırması, kültür yazısı ve editörlük birbirine temas eden alanlardır.


“Sufilerin El Kitabı”ndan Cibran'a

Çevirileri de bu kültürel haritanın bir parçasıdır.

İbn Acîbe'den Sufilerin El Kitabı; Halil Cibran'dan Fırtınalar; Tevfik el-Hakîm'den Sanat Üzerine çevirmiştir. Ayrıca William Chittick'in Şâzeliyye ve Şiî İslâm ilişkisine dair bir metnini çevirmiştir.

Bu çeviri külliyatı da onun zihninin yalnızca tek bir edebî veya dinî kaynağa kapanmadığını gösterir.

Bir tarafta Cibran vardır.

Bir tarafta İbn Acîbe.

Bir tarafta Tevfik el-Hakîm.

Bir tarafta klasik tasavvuf.

Bu geniş okuma alanı, Ahmet Murat'ın şiirindeki farklı dillerin yan yana gelmesini daha anlaşılır kılar.


Modern Türkiye, Tanpınar ve mistisizm

Akademik çalışmalarının bir başka dikkat çekici yönü, modern Türk edebiyatının meselelerine tasavvufî düşünce açısından bakmasıdır.

Enstitü Bize Ne Söyler? kitabındaki “Modern Türkiye'nin Erken Döneminde Maneviyat ve Mistisizm: Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne Guénoncu Bir Bakış” başlıklı çalışması, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın modernleşme tecrübesini maneviyat ve mistisizm açısından okur.

Bu çalışma, Ahmet Murat'ın modernlik meselesini yalnızca şiirlerinde değil, akademik ve eleştirel yazılarında da takip ettiğini gösterir.

Dolayısıyla onun şiirindeki modern şehir, tüketim, beton, teknoloji ve yabancılaşma meselesi sonradan ortaya çıkmış bir ilgi değildir.

Modernleşme deneyiminin insanın manevî hayatında meydana getirdiği değişim, onun entelektüel dünyasının süreklilik taşıyan meselelerinden biridir.


Şiirin yanında duran deneme

Ahmet Murat'ın Belki de Üzülmeliyiz ve Kuşlarla Sohbetin Şartları gibi deneme kitapları, şiirde yoğunlaşan düşüncenin düzyazıda nasıl başka bir biçime büründüğünü görmek açısından önemlidir.

Özellikle Kuşlarla Sohbetin Şartları başlığı bile onun doğaya bakışındaki farklılığı gösterir.

Kuşlarla “sohbet etmek” için önce insanın kendi konuşma biçimini değiştirmesi gerekir.

Bu, Ahmet Murat'ın genel poetikasına da uyuyor.

Çünkü onun şiirinde insan sürekli konuşur ama her konuşma hakikate ulaşmaz.

Bazen susmak gerekir.

Bazen yağmuru dinlemek.

Bazen bir kuşa bakmak.

Bazen tabuttan sarkan bir eli görmek.

Bazen yarım kalmış ekmeğe bakmak.

Bazen de insanın kendisine dönmesi.


Şiddet, tarih ve merhamet

Ahmet Murat'ın şiirindeki kılıç, mermi, mızrak ve savaş imgeleri de bu bağlamda okunmalıdır.

Bağrı Yanık Bir Mermide çocukların ölümünden söz ederken savaş romantize edilmez.

Kırık Ayn'ada “mızrakların ucuna takılmış ayetler” görüntüsü daha da çarpıcıdır.

Ayet kutsal olanın dilidir.

Mızrak ise şiddetin.

Bu ikisinin birleşmesi, kutsalın iktidar tarafından araçsallaştırılmasına ilişkin son derece güçlü bir görüntü oluşturur.

Ahmet Murat'ın tarih ve tasavvuf araştırmaları da bu şiirsel duyarlılığın arkasındaki geniş tarih bilincini gösterir. Şâzeliyye'nin Balkanlardaki izlerinden Memlük Mısır'ındaki Kalenderîlere, Osmanlı tasavvuf kültüründen modern Türk şiirinde Mevlânâ ve Mevlevîlik meselesine kadar uzanan araştırmaları vardır. 2024'te yayımlanan “Memlük Mısır'ında Kalenderiler” makalesi de bu tarihsel ilginin devamıdır.

Tarih onun için geçmişte kalmış olayların deposu değildir.

Bugünün insanını anlamanın yollarından biridir.


Editör, yayıncı ve kültür insanı

Ahmet Murat'ın edebî kimliği yalnızca şiir kitaplarıyla sınırlı değildir.

Nihâyet dergisinin genel yayın yönetmenliğini sürdürmekte, İSAM ve Ketebe gibi kurumların yayın süreçlerinde görev almaktadır. Akademik CV'sinde ayrıca Necip Fazıl Ödülleri seçici kurul üyeliği bulunmaktadır.

Bu tarafı da önemlidir.

Çünkü Ahmet Murat yalnızca kendi şiirini yazan bir şair değildir.

Edebiyatın, düşüncenin ve tasavvufun dolaşım alanında da çalışan bir kültür insanıdır.

Edebiyat dergisi yönetmek, yayınevlerinin yayın kurullarında bulunmak, klasik metinleri çevirmek, akademik araştırma yapmak ve televizyon programları hazırlamak aynı entelektüel hayatın farklı görünümleridir.

2013-2014 arasında İrfan Meclisi, 2016'da Kudüs'te Ramazan, 2020-2022 arasında TRT 2'de 150 bölümlük Edebiyat Söyleşileri programlarını hazırlayıp sunmuştur. Bu çalışmalar da ödüllendirilmiş; 2019'da Türkiye Yazarlar Birliği, 2021'de Kahramanmaraş Belediyesi ve 2022'de ESKADER tarafından televizyon programı ödüllerine layık görülmüştür.

Bütün bunlar, Ahmet Murat'ın görünürlüğünü artıran işlerdir; fakat ilginç olan, bu kadar geniş bir kültür faaliyetinin içinde bile şiirlerinin önüne kendi kişiliğini koymamasıdır.


Ahmet Murat'ın sessizliği

Belki de Ahmet Murat dosyasının en önemli meselesi buradadır.

Şair kendisini çok anlatmıyor.

Ama şiirleri onun hakkında çok şey söylüyor.

“Ben yaptım” diyen bir ses var.

“İnsan en çok kendini bilmezmiş” diyen bir ses var.

“Sen kalbi kırıkların Rabbisin” diyen bir ses var.

“Allahım kalbimin kırıklarını al / Ya da kalbimi” diyen bir ses var.

“Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun” diyen bir ses var.

Fakat bütün bu cümlelerde bile şair kendisini bir kahramana dönüştürmüyor.

Kendisini sürekli yeniden sorguluyor.

Bu, belki de onun şiirindeki tasavvufî mirasın en belirgin biçimlerinden biridir.

Şair kendisini büyütmek yerine kendisinden şüphe etmeyi tercih ediyor.


“Dünyadan eli boş” değil, dünyaya elini bırakarak

Dosyanın başında aradığımız imgeyi şimdi daha geniş bir çerçeveye yerleştirmek mümkün.

Başlangıçta Kanuni'yi hatırlamıştın.

Sonra bunun Ahmet Murat'ın Yağmur Iscağı şiirindeki Selahaddin Eyyubi olduğunu bulduk:

“Dünya denen şeyin de özeti
Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli”

Bu dizeyi yalnızca “ölüm herkesi eşitler” şeklinde okumak yetersiz kalıyor.

Çünkü şiirdeki el, dünyaya sahip olma arzusunun organıdır.

İnsan eliyle tutar.

Eliyle kazanır.

Eliyle yazar.

Eliyle savaşır.

Eliyle sever.

Eliyle sahip olur.

Ama ölüm geldiğinde el artık hiçbir şeyi kendisine çekemez.

Bu yüzden tabuttan sarkan el, dünyadan eli boş gitmekten daha derin bir şeyi anlatır.

İnsan aslında dünyadan eli boş gitmez.

Dünyada yaptığı her şeyin ahlaki yükünü taşıyarak gider.

Fakat dünyaya ait olduğunu sandığı hiçbir şeyi yanında götüremez.

Selahaddin'in eli bu yüzden yalnızca bir hükümdarın eli değildir.

İnsanın dünyayla kurduğu bütün sahiplik ilişkisinin son görüntüsüdür.


Ahmet Murat'ın şiiri neden bugün önemli?

Çünkü Ahmet Murat'ın şiirindeki meseleler yalnızca “dinî şiir” kategorisine kapatılabilecek meseleler değildir.

Modern insanın temel problemlerini sorar:

İnsan neden sahip olduklarıyla kendisini tanımlar?

Neden bu kadar çok iletişim kurduğu hâlde birbirine ulaşamaz?

Neden dünyayı bu kadar iyi tanırken kendisini tanıyamaz?

Neden ekonomik değer ile insan değerini birbirine karıştırır?

Neden şehir büyüdükçe gökyüzünü kaybeder?

Neden ölümün kesin olduğunu bildiği hâlde hayatını sonsuzmuş gibi kurar?

Neden iman kibirden kurtulmak yerine bazen yeni bir kibir biçimine dönüşür?

Ve bütün bunların sonunda insanın kalbine ne olur?

Ahmet Murat'ın şiiri bu sorulara sloganlarla cevap vermez.

Onun gücü burada.


Son söz: Şiirin gerisindeki insan

Ahmet Murat'ı yalnızca “tasavvuf şairi” diye tanımlamak şiirindeki modernliği eksiltir.

Onu yalnızca “modern şair” diye tanımlamak ise şiirinin metafizik ve geleneksel derinliğini yok sayar.

Onu yalnızca “akademisyen şair” diye tanımlamak şiirlerinin duygusal ve estetik gücünü azaltır.

Onu yalnızca “İslâmî duyarlıklı şair” diye tanımlamak ise modern dünyayla kurduğu eleştirel ilişkinin genişliğini görmemize engel olur.

Ahmet Murat'ın özgünlüğü, bu alanlardan herhangi birine kapanmamasındadır.

İbn Atâullah üzerine çalışan akademisyenle Yağmur Iscağında Selahaddin Eyyubi'nin tabutundan sarkan eli gören şair aynı kişidir.

Şâzeliyye tarihini araştıran araştırmacıyla “gökdelenin gölgesinde bir çoban” gören şair aynı kişidir.

Yunus Emre'nin miskinliğini araştıran akademisyenle modern insanın kibirden kurtulmasını isteyen şair aynı kişidir.

“Sufi ve Şiir” üzerine konuşan araştırmacıyla “Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun” diye başlayan şair aynı kişidir.

Bunlar iki ayrı hayat değildir.

Tek bir zihnin farklı biçimleridir.

Belki Ahmet Murat'ın şiirini en doğru anlatan şey de budur: O, modern dünyayı terk ederek geleneğe sığınan bir şair değildir. Modern dünyanın bütün gürültüsünün içine girer; faturayı, borsayı, rezidansı, kamerayı, gökdeleni, reklamı ve piyasayı şiirine sokar. Fakat bunların hiçbirinin insanın son hakikati olduğuna izin vermez.

Çünkü şiirin bir yerinde mutlaka kalp vardır.

Bir yerinde yağmur.

Bir yerinde ekmek.

Bir yerinde dua.

Bir yerinde ölüm.

Ve sonunda, bütün dünyanın özeti olarak, bir hükümdarın tabutundan dışarı sarkan o el.

İnsan hayatı boyunca dünyaya doğru uzattığı elini, ölüm karşısında geri çekmek zorunda kalır.

Ahmet Murat'ın şiiri tam o anda susmaz.

Tam tersine, asıl sözü orada söylemeye başlar.

Dünya insanın eline sığmaz.
İnsan da dünyaya sığmaz.
Fakat insanın dünyada ne olduğu, elini çektiği anda ortaya çıkar.

İşte Ahmet Murat'ın şiirinin asıl ağırlığı burada.

O, dünyadan kaçmayı değil, dünyanın içinde insan kalabilmeyi mesele edinir.

Ve belki de bu yüzden şiirlerinin en kuvvetli tarafı, şairin kendisini göstermesi değil; kendini geri çektiği yerde okurun kendi yüzünü görmesine izin vermesidir.


Kategori: Deneme Şiir Sanatı
Etiketler: ChatGPT Biyografi