İçlerinde Bir Şey Söner
12 Eylül 2026
Charles Bukowski’nin birkaç dizesi vardır; insan onları ilk okuduğunda basit bir ayrılık cümlesi sanabilir. Oysa bazı cümleler, üzerinde biraz daha uzun durduğunuzda, kendilerinden çok daha büyük bir acının kapısını açarlar:
“Gümbür gümbür atıyordu kalbim.
Hüzün vardı atışında.
Kadın senden soğumuşsa, unut gitsin.
Seni severler, sonra içlerinde bir şey söner...”
Bütün mesele o son üç kelimede saklıdır: “bir şey söner.”
Ne söner?
İnsan bunu bilmek istiyor. Hele sevdiği kadın kendisinden uzaklaşmaya başlamış bir erkekse, bilmekten başka çaresi de yok. Çünkü “artık seni sevmiyorum” cümlesi bile bir sonuçtur; insanın asıl öğrenmek istediği, o sonuca götüren şeyin ne olduğudur. Kadın hangi gece değişti? Hangi sözün ardından içinde bir şey biraz daha karardı? Hangi davranışın ardından eskisi gibi beklememeye başladı? Ne zaman senin geleceğini merak etmekten vazgeçti? Ne zaman sana anlatacağı bir şeyi içinde tutmayı, sana anlatmaktan daha kolay buldu? Ne zaman kızgınlığı azaldı da bunun yerini yorgunluk aldı? Ne zaman yorgunluğu sessizliğe dönüştü? Ve ne zaman, belki sen hiçbir şey fark etmezken, seninle ilgili geleceği zihninde kurmayı bıraktı?
İnsanın sevdiği kadının kendisinden soğuması, yalnızca sevilmemek değildir. Daha ağır bir şeydir. Çünkü sen hâlâ seviyorsundur. Hâlâ onun yüzüne baktığında geçmişteki kadını görüyorsundur. Hâlâ onun sana nasıl baktığını, sana nasıl dokunduğunu, bir zamanlar seni beklediğini, seni özlediğini, sana kızarken bile aslında senden bir şey istediğini hatırlıyorsundur. Senin zihninde kadın hâlâ bütün bunların toplamıdır. Fakat onun zihninde sen artık aynı adam olmayabilirsin.
Aynı insan olup birbiriniz için aynı insan olmaktan çıkabilirsiniz.
İşte erkek için çaresizliğin başladığı yer burasıdır.
Çünkü ben bu dosyayı yalnızca “kadın neden soğur?” sorusunun peşinden giderek yazmak istemiyorum. Beni asıl ilgilendiren, bir erkeğin sevdiği kadının içinde kendisi için ayrılmış yerin kapanmaya başladığını fark ettiğinde yaşayacağı çaresizlik. On binlerce şiirin arasında aşkın en güzel sözlerini okumuş bir insanın, kendi hayatının en önemli anında söyleyecek söz bulamaması. Dante'nin Beatrice için söylediklerini, Neruda'nın ayrılıklarını, Tsvetayeva'nın kırgınlıklarını, Mayakovski'nin aşkın karşısındaki çırpınışını, Aragon'un sevdiği kadının ardından kurduğu dünyayı okuyup durmuş bir adamın, kendi sevdiği kadın karşısında birdenbire bütün kelimelerinin yetersiz kaldığını görmesi.
Şiirlerin hiçbirinde yazmayan bir cümleyi arıyorsun:
“Gitme. Seni burada tutacak ne varsa söyle bana.”
Ama hangi kelime?
Hangi kelime, yıllardır birikmiş bir yorgunluğu tek gecede silebilir?
Hangi özür, zamanında edilmemiş bütün özürlerin yerine geçebilir?
Hangi “seni seviyorum”, yıllardır duyulmamış “seni görüyorum” cümlesinin yerini tutabilir?
Belki hiçbirisi.
Belki Bukowski'nin “unut gitsin” demesindeki sertlik buradan geliyor. Bu söz, sevgisiz bir insanın kayıtsızlığı değildir. Tam tersine, içinde hâlâ acı taşıyan birinin acımasızca vardığı sonuçtur. Kadın senden soğuduysa, artık onu eskisi gibi sana baktıracak bir gücün olmayabilir. Çünkü sevgi, dışarıdan zorla açılabilen bir kapı değildir. Bir insan seni seviyorsa sana doğru gelir; seni bekler; senden haber almak ister; sesini duymak ister; seni anlamaya çalışır. Ama içindeki o hareket bir gün durduğunda, sen ne kadar çok hareket edersen et, aranızdaki mesafe kapanmayabilir.
Üstelik kadın çoğu zaman bunu senden önce yaşamaya başlamıştır.
Sen henüz “Bir şeyler ters gidiyor” demeden önce o bunu hissetmiş olabilir. Sen hâlâ ilişkinizi koruduğunu düşünürken o ilişkinin içinde yalnız kalmaya başlamış olabilir. Sen bir tartışmayı bitmiş bir tartışma olarak görürken, o aynı tartışmanın kendisinde bıraktığı duyguyu günlerce taşımış olabilir. Sen özür dileyip konuyu kapatmış olabilirsin; o özrü kabul ettiği hâlde içinde bir şey eski yerine dönmemiş olabilir.
Çünkü bazı kırılmalar konuşularak kapanmaz.
Konuşulur, affedilir ve yine de insanın içindeki yerini değiştirir.
Kadın bir süre sonra seninle kavga etmeyi bile bırakabilir. İşte erkek için en tehlikeli yanlış anlamalardan biri budur. Kavganın bitmesini barış sanmak. Oysa insan bazen kavga etmeyi, karşısındakinden artık hiçbir şey beklemediği için bırakır. Bir zamanlar “Beni neden anlamıyorsun?” diye saatlerce konuşan kadın, bir gün omuzlarını silkip “Boş ver” diyebilir. Erkek bunu olgunluk zanneder. Kadın ise belki ilk kez, anlaşılma ihtiyacından vazgeçmiştir.
İlişkinin ölümü bazen büyük bir gürültüyle gelmez.
Bazen yalnızca bir kadının artık açıklama yapmamasıyla gelir.
Ve bu sessizliğin içinde Bukowski'nin o belirsiz “şey”i biraz daha söner.
Bir Zamanlar Sevilen Adam
Aziz Nesin'in aşk ve evlilik üzerine günlüklerinde söylediği şu cümle, bu sönüşün başlangıcına götürür bizi:
“Sevmek tanımaktır. Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar.”
Aşkın başlangıcında insanın karşısındaki kişi hakkında bildiği şeyler azdır. Fakat bu eksiklik, aşkın düşmanı değil, çoğu zaman yakıtıdır. Bilmediğimiz yerleri umutla doldururuz. Bir bakıştan karakter çıkarır, bir sözden gelecek kurarız. Sevdiğimiz insanın henüz tanımadığımız taraflarını çoğu zaman kendi gönlümüzün iyi taraflarıyla tamamlarız. Onu olduğundan daha anlayışlı, daha cömert, daha sadık, daha derin, daha cesur görürüz. Belki o gerçekten böyledir; belki değildir. Bunu zaman gösterecektir.
Sonra zaman gösterir.
Birlikte yaşamak, insanı romantik anlardan çıkarıp tekrarların içine sokar. İnsan artık sevdiği kişinin yalnızca kendisine güzel davranırken nasıl olduğunu değil, hayat zorlaştığında nasıl biri olduğunu görür. Yorgunken nasıl konuştuğunu, öfkelendiğinde ne yaptığını, karşısındaki insan ağladığında ne kadar dayanabildiğini, kendisinden özveri istendiğinde ne kadar verebildiğini, kendi hatasıyla yüzleştiğinde ne yaptığını görür.
İşte “tanımak” böyle bir şeydir.
Ve bazen tanımak, sevgiyi büyütür.
Bazen de onu tüketir.
Kadının içinde sönen ilk şey belki aşk değildir. Hayranlık olabilir.
Çünkü insan sevdiği kişiyi yalnızca sevmek istemez; ona hayran olmak da ister. Onun gözünde güçlü, güzel, güvenilir, değerli bir insan görmek ister. Bir gün kadın erkeğine baktığında yalnızca “kocam”ı görmeye başlarsa, fakat bir zamanlar gördüğü o özel adamı artık göremiyorsa, ilişkinin duygusal dokusu değişir. Adam hâlâ iyi bir koca olabilir, iyi bir baba olabilir, evin bütün sorumluluklarını yerine getiriyor olabilir; fakat kadının içinde onu özel kılan şey kaybolmuş olabilir.
Bu çok acı bir ihtimaldir.
Çünkü insanın kendisine duyulan sevgiden çok, kendisine duyulan hayranlığın kaybolduğunu fark etmesi bazen daha ağır gelir.
Ve bunu fark ettiğinde elinden ne gelir?
Daha çok çalışmak mı?
Daha çok para kazanmak mı?
Daha güzel hediyeler almak mı?
Daha romantik olmak mı?
Belki.
Ama hayranlık bir muhasebe sonucu verilmez. İnsan “Şu kadar iyi davranırsam beni yeniden hayranlıkla izler” diye hayranlık kazanamaz.
O yüzden bazı erkeklerin sonradan gösterdiği büyük çaba, kadının gözünde neden karşılık bulmaz, bunu anlamak gerekir. Erkek davranışını değiştirmeye başlamıştır; kadın ise adam hakkındaki kanaatini çoktan değiştirmiştir.
Aradaki fark budur.
“Artık Tanıyorum Onu”
Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'inde bu kırılmanın çok daha çıplak bir hâli vardır:
**“Artık sevmiyorum onu. Çünkü ancak beni anlayan yüce gönüllü, soylu bir insanı sevebilirim. Çünkü ben de öyleyim, o bana layık değil! Neyse, Tanrı kusurlarını bağışlasın. Yanıldığımı anlamakta geç kalmaktansa böylesi daha iyi. Artık tanıyorum onu. Bitti her şey...
Eh, yetişir artık bu kadar! Sanırım söylenecek her şeyi söyledik. Hem siz, hem de ben mutluyuz, değil mi? Öyleyse ne olur keselim bunu; başka şeylerden konuşalım!”**
Burada insanın dikkatini “Artık sevmiyorum onu” cümlesi çekiyor. Fakat asıl ağır cümle biraz sonra geliyor:
“Artık tanıyorum onu.”
Sanki aşkın ölüm belgesi budur.
Çünkü kadın artık karşısındaki adam hakkında bir kanaate ulaşmıştır. Başlangıçtaki ihtimal ortadan kalkmıştır. Onun için mesele, adamın bir gün başka türlü davranıp davranmayacağı değildir; adamın aslında nasıl biri olduğuna karar vermiş olmasıdır.
Bunun içinde elbette gurur da vardır. İnsan terk ederken kendi geçmişini de açıklamak zorundadır. “Ben yanıldım” demek ağırdır. “Ben onu yanlış tanımışım” demek daha da ağırdır. Bu yüzden insan bazen kendisini korumak için karşısındaki kişiyi kesin bir hüküm içine yerleştirir. “O bana layık değil” der. “Artık tanıyorum onu” der. Böylece geçmişte verdiği sevginin hesabını kendisine açıklayabilir.
Fakat metnin sonunda konuşmayı kesmek istemesi, bu hükümden daha önemlidir. “Söylenecek her şeyi söyledik.”
İlişkilerde bundan daha tehlikeli bir cümle az bulunur.
Çünkü söylenecek her şeyi söylemek, her zaman bir konuşmanın tamamlandığını göstermez. Bazen bir insanın artık konuşarak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inandığını gösterir.
Kadın önce kendisini anlatır.
Sonra karşısındaki adamı anlatmaya çalışır.
Sonra ilişkinin sorunlarını anlatır.
Sonra kendi acısını anlatır.
Sonra bunların hiçbirinin işe yaramadığını görür.
Ve bir gün artık anlatmaz.
İşte erkek o gün rahatlayabilir.
Kadın artık kavga etmiyordur.
Ama belki de kavga etmeyi bırakmasının sebebi, içinde hâlâ bir şeylerin düzelmesini istememesi değildir.
Düzelmeyeceğine karar vermiş olmasıdır.
“Beni Görmeni İstiyorum”
Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlarındaki Bilge'nin Hikmet'e söylediği sözler bu sessiz tükenişin hemen öncesindeki hâli gösterir:
“Gerçek biri olmak istiyorum senin için. Yaşadığımı anlamana, odada dolaştığım sırada beni görmeni… Bana bakmanı istiyorum. Oysa sen, yalnız kafandakilerle ilgilisin; beni görmüyorsun.”
Bu sözleri yalnızca bir kadının ilgi talebi olarak okumak haksızlık olur. Bilge'nin istediği şey, ilişkinin içinde gerçek bir insan olarak var olabilmektir.
Çünkü bir kadın sevdiği erkeğin hayatında yalnızca bir rol olmak istemez. “Eş”, “anne”, “evin kadını”, “çocukların annesi” gibi görevlerin toplamından ibaret olmak istemez. Onun da iç dünyası vardır. O da değişir, yaşlanır, korkar, sıkılır, hayal kurar, kendisine bakılmasını ister. Bazen hiçbir çözüm istemeden yalnızca görülmek ister.
Ve “beni görmeni istiyorum” cümlesi, aslında sevginin çok temel bir ihtiyacını anlatır.
Beni tanı.
Beni fark et.
Benim hâlâ burada olduğumu gör.
İlişkilerde kadınların en ağır yalnızlıklarından biri, sevilmediğini değil, görülmediğini hissetmesidir. Çünkü bir insan sevildiğini düşünürken kendisini saklayabilir; fakat görülmediğini düşündüğünde, karşısındaki insanın sevgisinin kendisine ulaşmadığını hisseder.
Bilge'nin “Bu oyunlardan usandım” demesi de burada önemlidir. Usanmak, henüz nefret etmek değildir. Usanmış insanın içinde hâlâ bir duygu vardır; fakat o duyguyu taşımaya gücü kalmamıştır. Bir şeyi tekrar tekrar anlatmaktan, aynı döngüye girmekten, kendisini başka türlü göstermekten, karşısındaki kişinin bir gün gerçekten göreceğini ummaktan yorulmuştur.
Sonra o cümle gelir:
“Göreceksin, bir gün bırakacağım seni.”
Bu cümlede erkeğe verilmiş bir haber vardır.
Ama bazen erkek, haberin ağırlığını haber gerçekleştiğinde anlar.
Bir Kadının İçinde Sönen Şey Bazen Umuttur
Nurcan Uğurlu'nun Beşinci Mevsim şiirindeki görüntü, bu süreci neredeyse bir iç yangının son ânı gibi verir:
“o an söndürdü mumu beyninde
hoşça kal. Dedi adama”
Mumun dışarıda değil, “beyninde” sönmesi çok şey anlatır. Kadın adamı o anda fiziksel olarak kaybetmemiştir. Adam hâlâ karşısındadır. Fakat adamla ilgili bir ihtimal zihninde sona ermiştir.
Şiirin başka bir yerindeki “Yoruldum, sessizliği okumaktan” sözü bu yüzden çok değerlidir. Kadın yalnızca adamın sessizliğinden yorulmamıştır; o sessizliği anlamlandırmaya çalışmaktan yorulmuştur. İnsan sevdiği kişinin sessizliğini uzun süre yorumlar. “Beni seviyor ama söyleyemiyor mu?” diye düşünür. “Korkuyor mu?” diye düşünür. “Bir gün değişir mi?” diye düşünür.
Fakat cevap gelmedikçe yorumların kendisi bir yük hâline gelir.
İnsan sonunda cevabı bulmaktan değil, cevabı beklemekten yorulur.
Belki kadının içinde sönen şey tam olarak budur:
“Bir gün düzelir” cümlesi.
Bir kadın “Seni istemiyorum” demeden önce, belki defalarca “Böyle devam edemem” demiştir.
“Böyle devam edemem” henüz bir ayrılık değildir.
İçinde hâlâ bir ihtimal vardır.
Ama bir gün o ihtimal de kaybolur.
İşte o zaman kadın artık ilişkiyi düzeltmeye değil, kendi hayatını kurtarmaya yönelir.
İlişki Kendi Kendine de Kuruyabilir
Oruç Aruoba'nın ilişki üzerine düşüncesi burada bütün bu hikâyenin içine çok doğal biçimde girer:
“İki kişi ilişkilerini, onu olduracak kadar kuramazlar ama öldürecek kadar bozabilirler, yaptıklarıyla. Bir de kendi haline bırakırlarsa kurur gider ilişki, kendi kendine ölür.”
Bazen gerçekten büyük bir suçlu yoktur.
İhanet yoktur.
Başka bir kadın yoktur.
Başka bir erkek yoktur.
Büyük bir kavga bile yoktur.
Sadece iki insan, bir zamanlar kendi kendine devam edeceğini sandıkları ilişkiye yeterince emek vermeyi bırakmıştır.
Hayat araya girmiştir.
Çocuklar büyümüştür.
İşler yoğunlaşmıştır.
Eve gelindiğinde herkes kendi telefonuna, kendi yorgunluğuna, kendi dünyasına çekilmiştir. Konuşmalar faturalar, çocuklar, alışveriş ve ertesi günün işleri etrafında dönmeye başlamıştır. Birbirlerine hâlâ kötü davranmıyorlardır. Fakat iyi davranmakla yakın olmak arasındaki fark yavaş yavaş açılmıştır.
İşte ilişki burada kurur.
Ve erkek çoğu zaman kuruluğu ancak yapraklar dökülmeye başladığında fark eder.
Oysa toprağın ne zamandır susuz kaldığını bilmiyordur.
“İçimi Sızlatacak Kimse Kalmadı İçimde”
Aruoba'nın bir başka cümlesi bu dosyanın en karanlık yerine dokunuyor:
“İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde.”
Bu, “Senden nefret ediyorum”dan çok daha ağır bir cümledir.
Çünkü nefret hâlâ bir bağdır.
Nefret ettiğin insanın davranışları seni etkiler. Onun adı öfke uyandırır. Onun söyledikleri canını acıtır. Onun hayatında ne olduğunu merak edersin. Hesap sorarsın. Geçmişi düşünürsün. Bütün bunların içinde hâlâ bir “sen” vardır.
Ama insanın içinde karşısındaki insanı sızlatacak hiçbir yer kalmadığında, bağın kendisi tükenmiştir.
Bu yüzden kadının susması her zaman huzur değildir.
Bazen duygusal ölümün sessizliğidir.
Adam eve gelir.
Kadın bakar.
Ama eskisi gibi bakmaz.
Adam bir şey anlatır.
Kadın dinler.
Ama eskisi gibi merak etmez.
Adam üzülür.
Kadın teselli eder.
Ama adamın acısı artık kendi içinde eskisi gibi yankılanmaz.
Ve belki en korkuncu budur.
Kadın hâlâ iyi bir insan olabilir; yalnızca senin için artık eskisi kadar duygusal bir insan değildir.
Belki Kadın Senden Değil, “Sizden” Soğumuştur
Ahmet Altan'ın ilişki üzerine kurduğu düşünce burada dosyanın yönünü değiştirir. İki insan birbirine yaklaştığında aralarında yalnızca aşk oluşmaz; zamanla üçüncü bir varlık doğar:
ilişki.
İlişki, iki insanın ortak hafızasıdır.
Ve o hafıza yalnızca güzel şeyleri saklamaz.
Kırgınlıkları da saklar.
Küçük düşürülmeleri, ertelenmiş sözleri, tutulmayan vaatleri, yalnız bırakılan akşamları, unutulan doğum günlerini, “sonra konuşuruz” denilip hiç konuşulmayan meseleleri de saklar.
Bir gün erkek kadına bakar ve “Beni artık sevmiyor” der.
Kadın ise belki çok daha başka bir şey yaşamaktadır:
“Seninle yaşadığım hâlimi artık sevmiyorum.”
Bu ikisi aynı değildir.
Belki kadın erkeğin kendisini hâlâ sevilebilir bulmaktadır. Belki onun iyi bir insan olduğunu düşünmektedir. Fakat o ilişkinin içinde kendisinin küçüldüğünü, yorulduğunu, yalnızlaştığını veya kendisinden uzaklaştığını düşünüyorsa, erkeğe duyduğu sevgi ilişkiyi sürdürebilecek kadar güçlü olmayabilir.
Bazen insan karşısındaki kişiyi terk etmez.
Onunla birlikte olduğu hâlini terk eder.
Ve bu, geri dönüşü çok zor bir ayrılıktır.
Bir Kadın Bazen “Kendi Hayatını” İster
Aruoba'nın İle / İlişki Defterindeki başka bir düşünce de bu noktada derinleşiyor. Birine adanmanın, insanın kendi hayatından kaçış biçimine dönüşebileceğini fark etmek ve ardından “Kendime ait bir hayat istediğimi anladım” diyebilmek, ilişkinin içinde yaşanan başka bir tükenişi gösterir.
Bu çok önemli.
Çünkü her soğuma, karşısındaki erkeğin kötülüğünden doğmaz.
Bazen kadın ilişki içinde kendisine ait olan şeyi kaybetmiştir.
Kendi sesini.
Kendi yalnızlığını.
Kendi arkadaşlarını.
Kendi meraklarını.
Kendi hayatını.
Bir süre sonra erkek, kadının hayatındaki tek merkez hâline gelmişse, kadın o merkezin etrafında dönmekten yorulabilir. Sonra erkeğe değil, kendisine dönmek isteyebilir.
Bu yüzden bazı ayrılıklar “Beni artık sevmiyor” diye açıklanamaz.
Kadın belki ilk kez kendisini sevmenin başka bir biçimini öğreniyordur.
Ve erkeğin çaresizliği burada daha da büyür. Çünkü karşısındaki insanı geri getirmek için ona daha fazla sevgi vermek yetmez. Kadının aradığı şey belki senden daha fazla değil, senden bağımsız bir hayattır.
Sevgi Hâlâ Varken Bile Ayrılık Mümkündür
Simin Behbehânî'nin Gurur şiiri, bütün bu anlatının içine çok önemli bir itiraz getirir. Kadın yıllar sonra sevgilisine “Artık seni sevmiyorum!” der; fakat şiirin derininde hâlâ başka bir gerçek vardır: sevgi bütünüyle yok olmamıştır.
Bu ayrıntıyı atlamamak gerekir.
Çünkü kadının “artık seni sevmiyorum” demesi her zaman matematiksel bir gerçeklik bildirmez. Bazen gururdur. Bazen yaradır. Bazen “Seni hâlâ seviyorum ama artık sana bunu söyleyemem” demektir.
İnsan sevdiği kişiye geri dönmek istemeyebilir ve yine de onu sevebilir.
Bu çelişki değildir.
Çünkü sevgi ile birlikte yaşama arzusu aynı şey değildir.
Bir kadın bir erkeği hâlâ sevebilir ama ona güvenmeyebilir.
Hâlâ özleyebilir ama yeniden başlamak istemeyebilir.
Hâlâ onun için güzel şeyler dileyebilir ama hayatını onunla birleştirmek istemeyebilir.
Hâlâ geçmişi hatırlayabilir ama geleceğini onunla kurmayabilir.
İşte bu yüzden “Seni hâlâ seviyorum” cümlesi bile bazen bir ilişkinin kurtulacağı anlamına gelmez.
Çünkü ilişkiyi yaşatan tek şey sevgi değildir.
Güven gerekir. Merak gerekir. Arzu gerekir. Saygı gerekir. Geleceğe dair ortak bir istek gerekir.
Bunlardan biri sönebilir.
Hatta aşkın kendisi henüz yanarken, onu taşıyan diğer şeyler çoktan ölmüş olabilir.
Sevgi Nefrete Dönüştüğünde
Bazen ise sönüş sessiz kalmaz. Aşkın yerini öfke alır.
Fatos Arapi'nin şiirindeki şu dönüşüm bu yüzden önemlidir:
“Ama sevi
ne de çabuk kine dönüşüverdi...”
Sevgi ile kin arasındaki mesafe bazen sanıldığından daha kısadır. Çünkü insan en çok önemsediği kişiden en çok yara alır. Hiçbir şey beklemediği bir insanın ilgisizliği bu kadar ağır gelmez. Sevdiği insanın ihanetini, küçümsemesini veya ilgisizliğini ise yalnızca bir davranış olarak değil, kendi değerine yönelmiş bir saldırı gibi yaşayabilir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var.
Nefret, henüz hiçbir şey hissetmemek değildir.
Nefret eden kadın hâlâ karşısındaki adamla meşguldür. Onun yaptığı şeyler hâlâ önemlidir. Hâlâ hesap soruyordur. Hâlâ adalet arıyordur. Hâlâ “Bunu bana nasıl yaptın?” diyordur.
Bu yüzden bazı ilişkilerde nefret, aşkın karşıtı olmaktan çok yaralanmış aşkın son biçimi olabilir.
En son gelen şey ise çoğu zaman nefret değildir.
Kayıtsızlıktır.
Çünkü nefretin içinde hâlâ ateş vardır.
Kayıtsızlıkta kül.
“Gitmek” Bazen Kapıdan Çok Önce Gerçekleşir
Rig-Veda'nın Purūravas ile Urvaśī hikâyesi bu dosyanın en eski tanığı olarak burada belirir. Binlerce yıl önce yazılmış bu konuşmada şaşırtıcı biçimde bugün bildiğimiz bir erkek çaresizliği vardır.
Purūravas hâlâ kadını geri kazanmak ister.
Urvaśī ise artık geri dönmek istemez.
Ve ona:
“Şimdi evine dön, ey zavallı adam.
Beni kazanamadın.”
der.
Bu sözün acısı, kadının erkeğe yalnızca “git” demesinde değildir.
Ona kendi hayatına dönmesini söylemesindedir.
Purūravas hâlâ kadının bulunduğu yerde çözmeye çalıştığı bir mesele olduğunu düşünür. Urvaśī ise kendi içinde o meseleyi çoktan kapatmıştır. Erkek hâlâ aşkın geçmiş zamanında konuşurken kadın artık başka bir zamanda yaşamaktadır.
Bu yüzden iki insan aynı anda ayrılmaz.
Birinin ayrılığı başladığında diğeri hâlâ ilişkidedir.
Birinin son cümlesi, diğerinin ilk cümlesidir.
Birinin “Bitti” dediği gün, diğerinin “Nasıl düzeltebiliriz?” diye sormaya başladığı gündür.
Ve erkeğin çaresizliği tam olarak burada büyür.
Çünkü sevdiği kadının gitmesini istememektedir; fakat kadının kalmasını sağlayacak şeyin artık kendi elinde olmadığını anlamaya başlamıştır.
Üstelik Urvaśī'nin onu bütünüyle kötüleştirmemesi, ölümünü istememesi de çok önemlidir. Bir insan seni istemeyebilir ve yine de sana kötülük dilemeyebilir. Bir kadın senden ayrılabilir ve yine de senin iyi olmanı isteyebilir.
Seni hayatından çıkarması, seni insanlığından çıkardığı anlamına gelmez.
Bu ayrımı anlamayan erkek, kadının uzaklaşmasını nefret olarak okuyabilir.
Oysa kadın bazen yalnızca şunu söylüyordur:
“Sana karşı kötü bir şey hissetmiyorum. Sadece artık seninle yaşamak istemiyorum.”
Ve bu cümle, nefret kadar gürültülü olmadığı için çok daha zor duyulur.
Erkeğin Geç Kalan Çabası
İşte dosyanın en acı yerine şimdi geliyoruz.
Erkek çoğu zaman kadının soğuduğunu, kadın gitmeye karar verdiğinde anlar.
O zaman çiçekler gelir.
Özürler gelir.
Uzun konuşmalar gelir.
“Bundan sonra farklı olacağım” gelir.
Geçmişte yapılmayan şeyler yapılmaya başlanır.
Adam nihayet kadının ne istediğini anlamış gibidir.
Fakat kadın bütün bunlara bakıp neden sevinmez?
Çünkü onun açısından mesele bugünkü çaba değildir.
Bugünkü çaba, geçmişteki eksikliğin üzerine gelmiştir.
Adam bugün ilk kez onu dinliyordur; kadın ise yıllardır dinlenmemiş olmanın yorgunluğunu taşıyordur.
Adam bugün “Seni görüyorum” diyordur; kadın ise kendisini görünmez hissettiği bütün yılları hatırlıyordur.
Adam bugün “Seni kaybetmek istemiyorum” diyordur; kadın ise belki yıllarca “Beni kaybetmeden önce fark et” diye beklemiştir.
İşte bu yüzden bazı erkekler sonradan gerçekten değiştikleri hâlde ilişkiyi kurtaramazlar.
Çünkü değişimleri yanlıştır demiyorum; zamanları yanlıştır.
Bir insanın doğru şeyi yanlış zamanda yapması, bazen onu hiç yapmamış olmak kadar acı bir sonuç doğurur.
Bir Kadının İçinde Kapanan Kapı
Belki de bu yüzden kadın fiziksel olarak gitmeden önce içeride gider.
Aynı yatakta uyur.
Aynı sofraya oturur.
Çocuklarla ilgilenir.
Markete gider.
Doğum gününü kutlar.
“İyi geceler” der.
Hatta sana sarılabilir.
Fakat bütün bunların yanında, seni geleceğinin içinde düşünmeyi bırakmış olabilir.
İşte o zaman adamın fark edemediği şey budur: Aynı evde bulunmak, aynı hayatın içinde bulunmak değildir.
Bir kadın seninle aynı evde yaşarken senden duygusal olarak ayrılmış olabilir.
Bunun en belirgin işareti belki de sana karşı davranışlarının kötüleşmesi değil, senin davranışlarının onda artık eskisi kadar karşılık bulmamasıdır.
Bir zamanlar söylediğin bir söz onu günlerce düşündürürken şimdi yalnızca başını sallar.
Bir zamanlar eve geç gelmen onu üzerken şimdi umursamaz.
Bir zamanlar başka kadınlarla konuşman onu kıskandırırken şimdi kıskandırmaz.
Bir zamanlar senin üzülmen onun içini sızlatırken şimdi yalnızca “Geçer” diye düşünür.
İşte Aruoba'nın o cümlesi burada yeniden duyulur:
“İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde.”
Bu, ilişkinin sonuna dair belki de en kesin işarettir.
Çünkü kadın senden nefret etmiyordur.
Seni artık içinden geçirmiyordur.
Peki Sönen Şey Yeniden Yakılabilir mi?
Bütün bu hikâyenin sonunda kolay bir cevap vermek istemiyorum.
Çünkü edebiyatın bize gösterdiği şey, “Bir kadın soğuduysa asla geri dönmez” kadar basit değildir. Simin Behbehânî bize sevginin, ayrılık kararından sonra bile içeride kalabileceğini gösteriyor. Ahmet Altan, iki insanın ilişkilerinin altında ezilirken birbirlerini yeniden yabancı olarak bulduklarında tekrar yakınlaşabileceklerini düşündürüyor. Aruoba ise ilişkinin kendiliğinden değil, yaşanarak var olduğunu hatırlatıyor.
Demek ki bazen yeniden başlanabilir.
Ama eski hâle dönülemez.
Çünkü eski ilişkiyi meydana getiren insanlar artık aynı insanlar değildir.
Eğer yeniden bir şey kurulacaksa, eskiyi canlandırmak değil, başka bir ilişki kurmak gerekir.
Ve bu da yalnızca erkeğin “Seni seviyorum” demesiyle olmaz.
Belki önce “Seni neden duymadım?” demesi gerekir.
“Sen bunu bana kaç kere anlattın?”
“Ben hangi noktada seni görmeyi bıraktım?”
“Sen benden ne zaman vazgeçmeye başladın?”
“Ben seni kaybettiğimi hangi gün sandım, sen beni hangi gün kaybettin?”
Belki en önemli soru da budur:
“Senin içinde benim için ne söndü?”
Çünkü bunu bilmeden yeniden ateş yakmaya çalışmak, karanlıkta kibrit çakmaya benzer.
Sonunda Yine Bukowski
Başta sorduğumuz yere dönüyoruz:
“Seni severler, sonra içlerinde bir şey söner...”
Belki şimdi o “bir şey”in tek bir şey olmadığını biliyoruz.
Bazen meraktır.
Bazen hayranlıktır.
Bazen arzudur.
Bazen güvendir.
Bazen kadının kendisini senin yanında değerli hissetmesidir.
Bazen gelecektir.
Bazen umut.
Bazen de bütün bunların arasında, iki insanı birbirine bağlayan o küçük kelimedir:
“İle.”
Sen ile ben.
Benim hayatım ile senin hayatın.
Benim geleceğim ile senin geleceğin.
Bir gün o “ile” ortadan kalktığında, iki insan hâlâ yan yana durabilir. Aynı evde yaşayabilir, aynı çocukları büyütebilir, aynı sofrada yemek yiyebilir. Fakat aralarındaki bağ artık bir ilişki olmaktan çıkmış olabilir.
Ve erkek bunu anlamayabilir.
Çünkü kadın hâlâ oradadır.
İşte belki de en büyük yanılgı budur.
Gitmemiş olması, kalmış olduğu anlamına gelmez.
Kadın bazen kapıdan çıkmadan çok önce gitmiştir.
Sen hâlâ onun yanında otururken o kendi içinde başka bir hayata doğru yürümeye başlamıştır.
Sen onun susmasını huzur sanırken o son cümlesini çoktan söylemiştir.
Sen nihayet değişmeye karar verdiğinde, o değişmeni beklediği yerden çoktan uzaklaşmıştır.
Ve bir gün, bütün bunların farkına vardığında, elinde on binlerce şiirden öğrendiğin kelimeler vardır.
Ama hiçbirini söyleyemezsin.
Çünkü şiirlerde aşkı geri çağıran çok güzel sözler bulunur.
Fakat bir kadının içinde sönmüş olan şeyi, onun kendi isteği olmadan yeniden yakacak hiçbir kelime yoktur.
Belki Bukowski'nin “unut gitsin” dediği yer tam burasıdır.
Unutmak kolay olduğu için değil.
Artık yapabileceğin hiçbir şey kalmadığı için.
Ve insanın sevdiği kadının gözlerinin önünde kendisinden uzaklaşmasını seyretmekten daha büyük bir acz varsa, ben henüz onun şiirini okumadım.