Yolculuğun Sonunda Varılan Yer: “Hiç”in Huzuru
Sohrâb Sepehri’nin “Yolcu” şiiri, yüzeyde bir yolculuk anlatısı gibi görünse de aslında bir insanın dünyayı görerek, tarihin ve kültürlerin içinden geçerek, aşka, yalnızlığa, doğaya ve ölüme yaklaşması üzerine kurulmuş uzun bir bilinç yolculuğudur.
Buradaki “yolcu”, yalnızca bir yerden başka bir yere giden insan değildir. O, varlığın anlamını arayan insandır. Fakat şiirin sonunda ulaştığı şey kesin bir cevap değil; tam tersine, “Hiç”in mülayim huzurudur.
Şiirin sonundaki:
“Gösterin bana
‘Hiç’in mülâyim huzûrunu.”
dizesi, bütün şiirin geriye dönük anahtarıdır.
1. Yolculuk dışarıdan içeriye doğru ilerliyor
Şiir “gurûb vakti” ile başlıyor:
“Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.”
Daha ilk iki dizede zaman sıradan bir saat olmaktan çıkarılıyor. “Vaktin hacmi” ifadesi çok önemli. Zaman artık ölçülen bir şey değil, insanın içinde deneyimlediği genişliktir.
Gurup ise iki şeyin eşiğidir:
- gündüz ile gece,
- hayat ile ölüm,
- hareket ile dinlenme,
- bilinç ile bilinçdışı.
Dolayısıyla yolcu daha ilk anda bir eşikte belirir.
Masanın üzerindeki turfanda meyveler, bahçenin kokusu, rüzgâr, çiçek, eşya... Bunların hepsi canlı bir dünyadır. Fakat yolcu aynı anda:
“Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.”
Yani dışarıdaki dünya son derece canlıyken bilinç ölüm düşüncesine doğru ilerlemektedir.
Bu Sepehri'nin şiirindeki çok güçlü bir özelliktir: hayat ve ölüm birbirinin karşıtı olarak değil, aynı algının iki yüzü olarak görülür.
2. Yolcunun ilk problemi: Dünya güzeldir ama insan huzursuzdur
Otobüsten indiğinde söylediği ilk söz:
“Ne temiz gökyüzü!”
olur.
Ardından cadde:
“aldı götürdü onun gurbetini.”
Burada çok güzel bir dönüşüm gerçekleşir.
Yolcu fiziksel olarak gurbetten gelmiştir; fakat cadde, gökyüzü ve çevre onu bu gurbet duygusundan kurtarır.
Sepehri'nin dünyasında mekân yalnızca içinde yaşadığımız bir dekor değildir.
Dünya insanın ruhunu dönüştürebilir.
Fakat bu dönüşüm tamamlanmış değildir. Yolcu çimenlikte oturduğunda:
“Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.”
der.
Bu sıkıntı basit bir can sıkıntısı değildir. Çünkü hemen ardından yolculuk boyunca gördüklerini sıralamaya başlar:
- yamaçlar,
- ovalar,
- vadiler,
- at,
- çayır,
- köyler,
- tüneller...
Demek ki problem dünyanın çirkinliği değildir.
Tam tersine, dünya son derece güzeldir.
Sorun, insanın bu güzelliğin içine tam olarak yerleşememesidir.
3. “Hiçbir şey beni çevrenin boş hücumundan kurtaramaz”
Şiirin en önemli cümlelerinden biri:
“Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.”
Buradaki “boş hücum”, modern insanın dünyayla ilişkisindeki temel huzursuzluğu ifade eder.
Çevre sürekli insana saldırmaktadır:
- görüntüler,
- kokular,
- sesler,
- yollar,
- insanlar,
- tarih,
- düşünceler,
- anılar.
Ama bütün bunların arasında insanın içindeki boşluk kapanmaz.
Bu yüzden yolcu, güzelliğin ortasında bile sıkılır.
Bu çok Sepehri'ce bir paradokstur:
Dünya güzeldir; fakat insan dünyayı tüketerek huzura ulaşamaz.
Çünkü güzelliği görmek ile güzellikle birleşmek aynı şey değildir.
4. Elma: Şiirin küçük ama merkezi nesnesi
Ev sahibi sorar:
“Ne demek güzel?”
Yolcu:
“Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.”
der.
Burada şiir birden estetik tartışmasına dönüşür.
“Güzel” yalnızca biçimsel bir nitelik değildir.
Güzellik = aşkın biçimlerde görünmesi.
Bu nedenle elmanın sıcaklığı önemlidir:
“Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.”
Elma artık yalnızca meyve değildir.
İnsanla dünya arasındaki ilişkinin aracıdır.
Elmanın sıcaklığına alışmak, varlığın küçük bir parçasını sevgiyle kabul etmek demektir.
Ve ardından çok daha büyük bir iddia gelir:
“Aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.”
Aşk burada romantik aşk anlamından çok daha geniştir.
Aşk, varlıkla ilişki kurma biçimidir.
5. “Aşk aralıkların sesidir”
Şiirin en güçlü düşüncelerinden biri budur:
“Ve aşk
Aralıkların sesidir.”
Bu dizeyi şiirin felsefi merkezi olarak görmek mümkün.
Çünkü Sepehri'ye göre iki varlık arasında hiçbir zaman tam bir birleşme gerçekleşmez.
Nilüfer ile su arasında bir aralık vardır.
İki insan arasında bir aralık vardır.
İnsan ile dünya arasında bir aralık vardır.
İnsan ile Tanrı arasında bir aralık vardır.
Ben ile öteki arasında bir aralık vardır.
Fakat aşk tam da bu aralıkta doğar.
Bu nedenle:
“Âşık hep yalnızdır.”
Bu, aşkın başarısızlığı değil; aşkın ontolojik koşuludur.
Eğer iki varlık tamamen birleşseydi aşkın kendisine ihtiyaç kalmazdı.
Aşk, iki ayrı varlığın birbirine yönelmesidir.
Dolayısıyla Sepehri'nin aşkı birleşmekten çok mesafeyi anlamlı hale getirmek üzerine kuruludur.
6. “Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna”
Bu imge özellikle dikkat çekici:
“Ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.”
İlk bakışta paradoksal.
Balık zaten denizdedir. Nasıl olur da denizin içinde yalnız kalır?
Tam da Sepehri'nin insan anlayışı burada ortaya çıkar.
Varlığın içinde bulunmak, varlıkla bütünleşmek anlamına gelmez.
İnsan evrenin içindedir ama evrenin sırrına sahip değildir.
Balık denizdedir ama denizin tamamını bilemez.
İnsan hayatın içindedir ama hayatın bütününü anlayamaz.
Bu yüzden şiirin ilerleyen bölümlerinde:
“Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.”
denir.
Balık burada insanın kendisidir.
7. Zamanın dışına çıkma arzusu
Şiirin ortasında yolcu ile saniyeler arasında çok özel bir ilişki kuruluyor:
“Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.”
Ardından:
“Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.”
Bu, kronolojik zamanın aşılması arzusudur.
Sepehri'nin şiirinde saat zamanı ile yaşanan zaman aynı değildir.
Bir saniye bazen bütün bir hayat kadar geniş olabilir.
Bir kuşun uçuşu:
“vaktin hacmini” daraltabilir.
Bir sığırcığın serviye konması:
“Sayfası çevrildi mevsim kitabını.”
Yani zaman artık saatlerden oluşmaz.
Olaylardan, görüntülerden ve fark edişlerden oluşur.
8. “Hayat, renkli gafleti Havva'nın bir dakikasının.”
Şiirin en güzel ve en gizemli dizelerinden biridir.
Burada Havva'nın bir dakikası, insanın ilk deneyimi gibi düşünülebilir:
Henüz tarih başlamadan önceki bilinç.
“Gaflet” burada sıradan anlamıyla cehalet değildir.
Daha çok insanın henüz dünyanın bütün ağırlığını yüklenmediği bir bilinç durumudur.
Bu yüzden “renkli gaflet”, hayatın saf, doğrudan ve düşünce tarafından parçalanmamış hali olur.
İnsan büyüdükçe:
- tarih öğrenir,
- ölümün farkına varır,
- ayrılıkları bilir,
- toplumları tanır,
- kötülüğü görür,
- kendisini diğerlerinden ayırır.
Ve masumiyet azalır.
Sepehri'nin yolculuğu bu nedenle yalnızca bilgi edinme yolculuğu değildir.
Bir anlamda bilginin ağırlığından kurtulma yolculuğudur.
9. Tarih şiire giriyor ve yolculuk artık kişisel olmaktan çıkıyor
Şiirin büyük bölümünde çok geniş bir kültürel coğrafya açılıyor:
- İncil ve peygamberler,
- Mezâmir,
- Bâbil,
- Lübnan,
- Hammurabi,
- Irak,
- Filistin,
- Vedalar,
- Benares,
- Sernat,
- Tac Mahal,
- Kâdisiye,
- Moğollar,
- Baharat Yolu,
- Yezd,
- Cimna.
Bu coğrafya rastgele bir egzotizm değildir.
Sepehri burada insanlığın ortak hafızasını dolaşmaktadır.
Bâbil'den Hindistan'a, Filistin'den İran'a uzanan güzergâh, bir bakıma insanlığın kadim medeniyetlerinin üzerinden geçer.
Fakat yolcu bunları bir tarih kitabı gibi anlatmaz.
Tarihi şiirsel görüntülere dönüştürür.
Örneğin:
“Üç beş Lübnanlı çiftçi
...
Kendi ağaçlarındaki meyveleri
Sayıyorlardı zihinden”
Tarihsel medeniyetlerin yanında sıradan insanların hayatı vardır.
Bir tarafta Hammurabi'nin kitabesi, diğer tarafta çocuklar.
Bir tarafta Tac Mahal, diğer tarafta yol kenarındaki insanlar.
Böylece büyük tarih ile küçük insan hayatı aynı düzleme getirilir.
10. Sepehri'nin modern dünyaya bakışı: Şiirin en sert bölümü
Yolculuk bir noktada modern dünyanın içine girer:
“Simsiyahtı, kokuyordu yağ.”
Ardından:
- boş içki şişeleri,
- veremliler,
- fahişeler,
- jetler,
- çöpçüler,
- göçmen yapraklar,
- demir,
- sanayi,
- yollar...
gelir.
Burada doğanın şiirsel dünyası ile modern uygarlığın mekanik dünyası birbirine sürtünür.
Ama Sepehri modern dünyayı yalnızca lanetlemez.
Çünkü çöpçüler de:
“Şarkı söylüyordu”
ve çocuklar:
“fırıldakların peşinde”
koşmaktadır.
Dolayısıyla hayat, kirlenmiş dünyada bile tamamen kaybolmamıştır.
Şiir, uygarlığın kirine rağmen hayatın gizli cevherini aramaktadır.
Bu yüzden:
“insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru”
denir.
Demir, modern dünyanın sertliğidir.
Yaşamın cevheri ise onun içinde hâlâ saklı kalan canlılıktır.
11. Yolcu artık dünyayı değil, dünyanın kendisini dinliyor
Şiirin ilerleyen bölümünde yolcu:
“dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.”
olur.
Bu çok önemli bir değişimdir.
Başlangıçta yolcu dünyaya bakıyordu.
Sonlara doğru dünya yolcuya konuşmaya başlar.
Irmaklar ona:
“Yok oluşun temiz sırrını”
öğretir.
Serçeler onun yorumladığı varlıklardır.
Vedalar omuzuna bırakılır.
Filistin'in zeytin ağaçları onu muhatap almaya çağrılır.
Burada insan artık doğanın efendisi değildir.
Doğanın dinleyicisi ve yorumcusudur.
Bu, Sepehri'nin şiirindeki ekolojik duyarlılığın çok güçlü bir biçimidir.
12. “Konuşmanın sıcaklığı” neden önemli?
Yolcu:
“Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.”
der.
Bu çok insani bir itiraftır.
Şiir boyunca doğa, tarih, din, kültür, aşk ve ölüm hakkında konuşan kişi aslında konuşmaya muhtaçtır.
Ama hemen ardından:
“Fakat konuşma bir gün, yok olacak.”
gelir.
Burada şiirin trajik boyutu ortaya çıkar.
İnsan konuşur.
Şair konuşur.
Tarih konuşur.
Ağaçlar konuşur.
Irmaklar konuşur.
Fakat bir gün bütün konuşmalar susacaktır.
Bu yüzden şiirin amacı sonsuz bir cevap bulmak değil, sessizliğe varmadan önce dünyanın sesini duyabilmektir.
13. Tarih tekrar tekrar aynı acıyı söylüyor
Hâmûn kıyısındaki bölüm özellikle dikkat çekici:
“Kötülük sardı yeryüzünü.”
“Bin yıl geçti.”
“Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa”
Burada zamanın ilerlemesine rağmen insanlık tarihinin bazı sorunlarının değişmediği görülür.
Bin yıl geçmiştir ama kötülük hâlâ vardır.
Bu yüzden şiirde tarih doğrusal bir ilerleme olarak görülmez.
İnsanlık ilerler; fakat insanın temel yalnızlığı ve kötülük problemi ortadan kalkmaz.
Tam da bu nedenle yolcu, tarihin bütün büyük olaylarının içinden geçtikten sonra yeniden doğaya döner.
14. Tac Mahal: Ölümün içinde hayat
Cimna kıyısında Tac Mahal'e bakması şiirin çok önemli duraklarından biridir:
“İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.”
Tac Mahal bir mezar anıtıdır.
Fakat aynı zamanda dünyanın en güçlü aşk sembollerinden biridir.
Dolayısıyla burada:
ölüm → aşk → güzellik → sanat → sonsuzluk
zinciri kuruluyor.
İnsan ölüyor; fakat aşk mermerde kalıyor.
İnsan geçiyor; fakat güzellik kalıyor.
Bu yüzden:
“Hayat yavaş bir vuruştur
‘Megar’ kayasına.”
ifadesindeki vurgu önemlidir.
Hayat, sonsuzluk karşısında küçük ve yavaş bir dokunuştur.
Ama o küçük dokunuş yine de anlamlıdır.
15. “Geçmek gerek”
Şiirin sonlarına doğru ritim değişiyor:
“Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.”
Buradaki “geçmek”, yalnızca yol almak değildir.
Bir hâlden başka bir hâle geçmek demektir.
Geçmek:
- çocukluktan yetişkinliğe,
- bilgisizlikten bilgiye,
- bilgiden hayrete,
- yalnızlıktan aşka,
- aşktan yeniden yalnızlığa,
- hayattan ölüme.
doğru ilerlemektir.
Ama yolcu bir yerde durup kalmamalıdır.
Çünkü herhangi bir manzara, düşünce, inanç veya kimlik onun nihai durağı değildir.
Bu nedenle:
“Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.”
dizesi çok güzel.
Bazen bütün bir dünya yerine tek bir harfin içinde durmak gerekir.
Bir kelime, bir görüntü, bir yaprak, bir ses, bir meyve insanı varlığın derinliğine götürebilir.
16. Kadınla karşılaşma: Yolculuğun en mahrem noktası
Şiirin son bölümünde yolcu bir kadınla karşılaşır.
Bu bölümde şiirin dili daha bedensel ve duyusal hale gelir:
“Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.”
“boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.”
“Hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak”
Burada aşk artık soyut bir fikir değildir.
Beden devreye girer.
Dokunma, susuzluk, sıcaklık, el, bardak, elma, üzüm, kadın, ten...
Bunlar şiirin başlangıcındaki doğa imgeleriyle birleşir.
Böylece Sepehri'nin aşk anlayışı yalnızca ruhsal değildir.
Beden ile ruh arasında da bir aralık vardır.
Ve aşk o aralıkta meydana gelir.
17. Kadının “Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr” demesi
Bu küçük konuşma şiirin en güzel anlarından biridir:
“Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.”
Burada insan ile doğa birbirine karışır.
Kadın, insanın gelişini rüzgâr sanmıştır.
Çünkü şiirin dünyasında insanın hareketi bile doğanın hareketine yaklaşır.
Yolcu da:
“İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.”
der.
Bu çok güçlü bir Sepehri imgesidir.
İnsan artık yalnızca başka insanları değil, eşyanın çevresindeki varoluş hareketini işitmektedir.
18. Şiirin son duası
Final bölümünde yolcu artık soru sormaktan çok dua etmeye başlar:
“Ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.”
Ardından:
“Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.”
“Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.”
Ve nihayet:
“Gösterin bana
‘Hiç’in mülâyim huzûrunu.”
Buradaki “hiç”, yokluk anlamında basit bir hiçlik değildir.
Daha çok egonun, sahip olma arzusunun, kendini dünyanın merkezine koymanın ortadan kalkmasıdır.
Yolcu bütün dünyayı dolaşmıştır.
Tarihleri görmüştür.
Dinleri görmüştür.
Aşkı görmüştür.
Ölümü görmüştür.
Doğayı görmüştür.
Sanatı görmüştür.
Modern dünyanın kirini görmüştür.
Ve sonunda aradığı şeyin dünyaya daha çok sahip olmak değil, kendisini dünyadan ayıran “ben” duvarını inceltmek olduğunu fark eder.
Bu nedenle “Hiç” korkunç değildir.
“Mülâyim”dir.
Çünkü insan kendisini dünyanın merkezinden çektiğinde dünya tehdit olmaktan çıkar.
19. Şiirdeki “yolcu” aslında kim?
Yolcuyu birkaç katmanda okuyabiliriz:
Fiziksel yolcu:
Otobüsten iner, yolları, köyleri, şehirleri, ülkeleri geçer.
Ruhsal yolcu:
Kendi yalnızlığından çıkıp aşka ve doğaya yönelir.
Tarihsel yolcu:
Bâbil'den Hindistan'a, Filistin'den İran'a kadar insanlığın hafızasını dolaşır.
Metafizik yolcu:
Hayatın anlamını, ölümü ve “hiç”i araştırır.
Şair:
Gördüğü her şeyi söze dönüştürür.
Fakat yolculuğun en ilginç yanı şudur:
Yolcu dünyayı dolaştıkça aslında kendisine yaklaşır.
Başlangıçta:
“Canım sıkıldı.”
diyen kişi, şiirin sonunda artık can sıkıntısından kurtulmanın yolunu dışarıda aramaz.
Kendisini:
“yaşam boyutlarının hâlvetine”
bırakmak ister.
20. Şiirin dili neden bu kadar yoğun ve zaman zaman anlaşılmaz?
Sepehri burada geleneksel anlatı şiirinden oldukça uzaklaşır.
Birçok dize mantıksal olarak açıklanabilir bir olay anlatmaz:
“Sığırcıklar yeşil düşün biçtiler.”
“Yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını / Tutmuştu eliyle.”
“Hayat yavaş bir vuruştur Megar kayasına.”
“Rüzgârın ilk harfine binmiş yaprak.”
Bunlar mantıksal imgeler değil, sezgisel imgelerdir.
Bir görüntü başka bir görüntüyü doğurur.
Bir kelime başka bir kelimeyi çağırır.
Düşünce, rüya mantığıyla ilerler.
Bu nedenle şiiri yalnızca “Ne anlatıyor?” sorusuyla okumak şiirin önemli bir kısmını kaçırır.
Daha doğru soru:
“Bu dize bende nasıl bir varlık duygusu yaratıyor?”
olur.
Sepehri'nin şiirinde anlam bazen açıklanmaz; yaşatılır.
21. Dinî ve mistik göndermelerin işlevi
Şiirde Yahudi-Hıristiyan, İslâmî ve Hint kaynaklarının yan yana bulunması özellikle dikkat çekicidir:
- Mezâmir,
- Eremya,
- Kitab-ı Câmia,
- Hammurabi,
- Vedalar,
- Benares,
- Sernat,
- Filistin,
- Tur/Tûr,
- Teklîm,
- Tac Mahal,
- Baharat Yolu...
Sepehri bunları belirli bir dinin doğruluğunu kanıtlamak için kullanmaz.
Onun aradığı şey insanlığın farklı geleneklerinde ortaklaşan hayret duygusudur.
Bir bakıma şiir şöyle der:
İnsan nerede yaşamış olursa olsun aynı soruları sormuştur:
- Hayat nedir?
- Ölüm nedir?
- Güzellik nedir?
- Aşk nedir?
- İnsan neden yalnızdır?
- Dünya neden kötülükle doludur?
- Varlığın arkasında ne vardır?
Bu nedenle yolculuk coğrafi olmaktan çıkar ve insanlığın ortak ruhuna yapılan bir yolculuğa dönüşür.
22. “Yolcu”nun en derin meselesi: Görmek yetmez, dönüşmek gerekir
Şiirin başında yolcu dünyayı seyreder.
Sonlara doğru ise dünyadan kendisini dönüştürmesini ister:
“Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.”
“Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.”
“Ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun...”
Bu çok önemli.
Artık amaç dünyayı bilmek değildir.
Dünyanın içinde başka türlü bir insan olmaktır.
Yolculuk bilgi toplamak için yapılmaz.
Yolculuk, insanın kendisini dönüştürmesi içindir.
Sonuç: “Yolcu”nun vardığı yer
“Yolcu”yu yalnızca uzun bir seyahat şiiri olarak okumak şiirin asıl gücünü kaçırır. Bu şiirde yol, insan bilincinin biçim değiştirmesidir.
Başlangıçta yolcu:
gurbet → can sıkıntısı → yalnızlık
içindedir.
Sonra:
doğa → güzellik → aşk → tarih → din → sanat → ölüm
alanlarından geçer.
Fakat bunların hiçbirinde kalmaz.
Çünkü her ulaştığı şeyin içinde yeni bir “aralık” bulur.
Ve sonunda anlar ki aradığı şey, bütün aralıkları ortadan kaldıracak kesin bir cevap değildir. Tam tersine, aralıkların kendisini duyabilmektir.
Bu yüzden şiirin en önemli dizesi belki:
“Ve aşk / Aralıkların sesidir.”
ve en son dizesi bunun nihai karşılığıdır:
“Gösterin bana / ‘Hiç’in mülâyim huzûrunu.”
Çünkü yolcunun nihai arzusu bir yere ulaşmak değil, ulaşma zorunluluğundan kurtulmaktır.
Dünya bütün güzelliğiyle önünden geçer; tarihler, dinler, aşklar, savaşlar, şehirler, nehirler, kadınlar, ağaçlar, kuşlar, meyveler ve insanlar görünür. Yolcu bunların hepsini görür. Fakat sonunda dünyanın bütün bu çoğulluğunun altında sessiz, sade ve egosuz bir varoluş hâli arar.
Bu nedenle şiirin sonundaki “Hiç”, yokluk değil; benliğin gürültüsünün sustuğu bir doluluk olarak okunabilir.
Ve belki de şiirin bütün yolculuğu şu dönüşümden ibarettir:
“Nerede hayat semti?” diye soran insanın, sonunda hayatın bir semt olmadığını; insanın, rüzgârın, suyun, ağacın, aşkın ve ölümün içinden geçerken kendisinin de o yolculuğun bir parçası olduğunu anlaması.