Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.
Ve masanın üstünde birkaç turfanda meyvenin hayhuyu.
Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.
Ve bahçenin kokusunu, rüzgâr, ferâgat halısının üstünde
Saçmaktaydı yaşamın saf hâşiyesine.
Ve zihin, yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını
Tutmuştu eliyle
Ve yelpâzeliyordu kendini.
Yolcu otobüsten indi:
“Ne temiz gökyüzü!”
Ve caddenin uzayıp gitmesi aldı götürdü onun gurbetini.
Gurûb vaktiydi.
Geliyordu kulağa bitkilerin akıl sesi.
Yolcu gelmişti.
Ve oturmuştu çimenlikte
Bir koltuğa.
“Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.
Yol boyunca düşündüm hep bir şey
Ve yamaçların rengi aldı aklımı başımdan.
Kaybolmuştu caddenin çizgileri ovaların kederinde.
Ne tuhaf vâdiler!
Ve at, hatırlarsın,
Kırdı.
Ve temiz bir sözcük gibi otluyordu çayırlığın yeşil sessizliğinde.
Ve sonra, renkli gurbeti yol üstündeki köylerin.
Ve sonra, tüneller.
Canım sıkıldı.
Ve hiçbir şey,
Ne turunç dalında susan bu güzel kokulu incelikler,
Ne şebboyun iki yaprağı arasında sükûtta duran şu harfin sadâkati,
Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.
Ve düşünüyorum,
Hüznün bu âhenkli terennümü sonsuza dek
İşitilecek.”
Yolcunun gözü ilişti masaya:
“Ne güzel elmalar!
Hayat yalnızlığın neşesi.”
Ve sordu ev sahibi:
– Ne demek güzel?
– Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.
Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.
Ve aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.
Kavuşturur beni bir kuş olma imkânına.
– Ya kaderin panzehiri?
– İksirin hâlis sesini verir bu içki.
Ve şimdi gece olmuştu,
Yanıyordu lâmba.
Ve çay içiyorlardı.
– Neden sıkıldı canın? Yalnız gibisin.
– Hem de ne yalnız!
– Sanırım,
Tutulmuşsun renklerin o gizli damarına.
– Tutulmak, yani.
– Âşık.
– Ve düşün bir, ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.
– Ne ince, hüzünlü düşünce!
– Ve hüzün eşyanın birliğini reddeden silik bir işâret.
– Ne mutlu o bitkilere ki âşıktırlar ışığa.
Ve ışığın yaygın eli omuzunda durur onların.
– Hayır, mümkün değil birleşmek.
Vardır daima bir aralık.
Suyun eğrisi olsa da güzel bir yastık.
Nilüferin güzel ve gevrek uykusu için
Vardır daima bir aralık.
Tutulmak gerek.
Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu
Olacaktır haram.
Ve aşk
Aralıkların sesidir.
– İbhâma gark olmuş
Aralıkların sesi.
– Hayır,
Gümüş gibi temiz aralıkların sesi
Ve duyunca bir hiçi durulurlar.
Âşık hep yalnızdır.
Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.
Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.
Ve, o ve saniyeler uyurlar ışığın üstünde.
Ve, o ve saniyeler dünyanın en iyi kitabını
Bağışlarlar suya.
Ve iyi bilirler
Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.
Ve gece yarıları, işrâkın eski sandalıyla
Yol aldılar hidâyet sularında
Ve ilerlediler hayret tecellîsine dek.
Sözlerinin havası
Geçirtir insanı hikâye bahçelerinin sokağından
Ve bu edanın damarlarında
Ne hüzünlü ve taze bir kan var!
Aydınlıktı avlu
Ve esiyordu rüzgâr
Ve gecenin kanı dolaşıyordu iki adamın sükûtunda.
“Temiz bir hâlvet odası.
Düşünce için ne sâde boyutları var!
Canım çok sıkıldı.
Uyumak gelmiyor içimden.”
Pencereye gitti
Ve oturdu
Kumaş kaplı yumuşak sandalyeye.
“Henüz yolculuktayım.
Sanırım
Vardır dünya sularında bir kayık
Ve ben -kayık yolcusu- binlerce yıl
Eski denizcilerin zinde marşını
Okuyacağım mevsimlerin penceresinin kulağına
ve ilerleyeceğim.
Yolculuk nereye götürüyor beni?
Nerede yarım kalacak ayak izi?
Ve ayakkabı bağcıkları ferâgatin yumuşak parmaklarıyla
çözülecek?
Nerede varılacak yer ve sermek bir yaygıyı
Ve gayri ihtiyarî oturup
Kulak vermek
Bitişik çeşmede bir bulaşık kabının yıkanış sesine?
Ve hangi baharda
Duraklayacak
Ve ruhun sathı yeşil yapraklarla dolacak?
Şarap içmeli
Ve yürümeli bir gölgenin gençliğinde
İşte bu kadar.
Nerede hayat semti?
Ne taraftan ulaşırım bir hüthüte?
Ve dinle: İşte bu söz yolculuk boyunca
Bulandırdı hep düş penceresini.
Neler fısıldadı kulağına hep yol boyunca?
İyi düşün,
Nerede bu gizemli terennümün gizli çekirdeği?
Neydi göz kapaklarını ağırlaştıran?
Hangi hoş ve sıcak ağırlık?
Ylculuk uzun değildi:
Kırlangıcın geçişi daraltıyordu vaktin hacmini.
Ve rüzgârla olukların söyleşisinde
Dönüyordu işâretler aklın başlangıcına.
Yazın yüksekliklerinden
Baktığın dakikada coşkulu “Câdrûd’a”,
Ne oldu da
Biçtiler yeşil düşünü sığırcıklar?
Ve mevsim, hasat mevsimiydi.
Ve konmasıyla bir sığırcığın servi dalına
Sayfası çevrildi mevsim kitabını.
Ve ilk satırı şöyleydi:
Hayat, renkli gafleti Havva’nın bir dakikasının.
Bakıyordun:
Zihin sığırıyla çayırlığı arasında esmekteydi rüzgâr.
Bakıyordun
Mevsim kabuğındaki ulu dutun yâdigâarına.
Yoncalar arsında yeşil cübbenin varlığı
Onarıyordu duyguların yüzündeki bereleri.
Bak, yara bere içinde hep duyguların yüzü.
Hep bir şey, sanki düş ayıklığı,
Ulaşıyor arkadan ölüm adamının yumuşaklığına
Ve atıyor elini omuzumuza
Ve biz aydınlık parmaklarındaki harâreti
Leziz bir zehir gibi
İçiyoruz hâdisenin kenarında.
“Ve üstelik” hatırında mı
O sakin berzâh?
Yerle suyun o paslı mücadelesinde
Görüldüğünde fermânın ardından vakit.
Yeni bir solukla ilerlemeli.
Ve üflemeli hep
Ki tertemiz olsun ölümün altın yüzü.
Nerede fîrûze taşı?
Ben bir ağacın mücâvirliğinden geliyorum.
Kabuğuna gurbetin sâde elleri
İz bırakmıştı:
“Yadigar olsun diye yazdım can sıkıntısıyla.”
Verin şarabı.
Acele etmeli:
Bir hamâsete seyahatten geliyorum ben.
Ve su gibi
Biliyorum
Sohrâb’la panzehir kıssâsını.
Yolculuk götürdü beni çocukluğumun bahçeşine.
Ve durdum
Yüreğim sakinleşene dek.
Belirsiz bir ses geldi.
Ve açılınca kapı
Düştüm yere gerçeğin hücûmuyla.
Ve bir kez daha “Mezâmir” gökyüzünün altında,
“Babol”ırmağının kıyısındaki seyahatimde,
Kendime geldiğimde ben,
Susmuştu ud
Sarılıyordu söğüdün ıslak dallarına.
Güzergâhımda temiz hıristiyan rahipleri
Ediyorlardı işâret.
“Eremya Nebi”nin suskun perdesine.
Ve ben yüksek sesle
Okuyordum “Kitab-ı Câmia”yı.
Üç beş Lübnanlı çiftçi
Oturmuştu
Yaşlı bir sedirin altına;
Sayıyorlardı zihinden
Kendi ağaçlarındaki meyveleri.
Yol kenarındaki Iraklı kör çocuklar.
Bakıyordu
“Hammurabi kitâbesi”nin yazılarına.
Ve güzergâhımda gözden geçiriyordu
Dünya gazetelerini.
Yolculuk seyelân doluydu.
Ve sanat çalkantısıyla kapanmıştı
Seferin tüm sathı.
Simsiyahtı, kokuyordu yağ.
Ve yolculuk toprağında boş içki şişeleri,
İçgüdü çatlakları ve mecâl gölgeleri
Yan yanaydı.
Sefer yolunda, veremliler evinden
Geliyordu öksürük sesleri.
Fâhişeler şehrin mavi gökyüzünde
Bakıyorlardı
Jetlerin parlak izine.
Ve çocuklar koşuyordu fırıldakların peşinde.
Şarkı söylüyordu caddedeki çöpçüler.
Ve büyük şairler
Övgü yağdırıyordu göçmen yapraklara.
Ve seferin uzak yolu, insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru;
Katılıyordu bir ırmağın ıslak gurbetine,
Bir pulun sessiz parıltısına,
Bir şîvenin âşinâlığına,
Bir rengin enginliğine.
Yolculuk götürdü beni tropikal topraklara
Ve o yeşil, iri ağaçların gölgesinde,
Ne güzel hatırımdadır,
Zihnin yayla evine girdi bir cümle:
Geniş ol ve yalnız; başın aşağıda ve katı.
Güneşle konuşmaktan geliyorum ben;
Gölge nerede?
Fakat hâlâ şaşırmış ayaklar baharın dal dal oluşuyla.
Ve devşirme kokusu geliyor rüzgârın elinden.
Ve dokunma duyusu turuncun tozu ardından
Baygınlık geçirmede.
Bu renkli keşmekeşte, kim bilir
Uzlet taşımın mevsimin hangi noktasında olduğunu.
Henüz orman tanımıyor
Kendi sayısız boyutlarını.
Henüz yaprak
Binmiş rüzgârın ilk harfine.
Henüz insan bir şeyler diyor suya.
Ve çimenliğin yüreğinde bir mücadele ırmağı akmada.
Ve ağacın yörüngesinde
Güvercin kanadının tınısı, insanın davranışındaki
Belirsizlik var.
Uğultu geliyor.
Ve ben dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.
Ve dünya ırmakları öğretiyor bana
Yok oluşun temiz sırrını.
Sadece bana.
Ve ben yorumcusuyum dilsizlik vâdisindeki serçelerin.
Ve Tibat’in irfanlı küpesini
Benares kızlarının süssüz kulağına
Anlattım Sernat yolunun kenarında.
Ey sabah şarkısı, koy omuzuma Vedâ’ları.
Tarâvetin tüm ağırlığını.
Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.
Ve ey Filistin toprağındaki zeytin ağaçları!
Muhatap edin beni gölgenizin bolluğuyla.
Tûr’un etrâfını dolaşmaktan gelen,
Teklîm’in harâretiyle yanıp tutuşan
Şu yalnız yolcuyla.
Fakat konuşma bir gün, yok olacak.
Ve havanın geniş yolunu
Beyazlatacak
Duyguların kanatlı görkemi.
Bu mevzîn gam için ne şiirler söylenmedi ki!
Fakat biri duruyor ağaç altında hâlâ.
Fakat bir atlı var şehir surunda hâlâ.
Kâdisiye fethinin güzel düşünün ağırlığı
Gözkapaklarının omuzunda.
Moğolların sabırsız atlarının kişneyişi hâlâ
Yükseliyor yonca tarlalarının hâlvetinde.
“Baharat Yolu”nun kenarında Yezdli tüccar hâlâ
Hint mallarının kokusuyla geçiyor kendinden.
Ve Hâmûn kıyısında duyarsın hâlâ:
– Kötülük sardı yeryüzünü.
– Bin yıl geçti.
– Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa
Ve bir bâkirenin aksi düşmedi suya.,
Ve yolculuğun ortasında, “Cimna” sâhilinde
Oturmuştum
Ve bakıyordum
Tac Mahal’in sudaki aksine.
İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.
Bak, iki büyük kanat
Su ruhunun kıyısında gitmede.
Acayip kıvılcımlar var elin mücâvirliğinde.
Gel, aydınlat idrâkin karanlığını.
Bir işâret yeter çünkü:
Hayat yavaş bir vuruştur
“Megar” kayasına.
Yolculuk güzergâhında “Sevinç Bahçesi”ndeki kuşların
Yıkadılar tecrübe tozunu gözümden.
Ve gösterdiler bana bir servinin esenliğini.
Ve ben duygu ibâdeti için
Hâlin aydınlığına hürmeten
Oturdum “Tal” kenarına; koyuldum duaya.
Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.
Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.
Geçmek gerek
Ve bazen bir dut dalından kaymak gerek.
Geçiyordum ben tegazzül kenarından
Ve bereket mevsimiydi
Ve eziliyordu ayaklarımın altında kum rakamları.
Bir kadın işitti,
Çıktı pencereKendi başlangıcıydı
Ve onun bedevî eli inceliklerin şebnemini
Yumuşak koparıyordu ölüm hissinin bedeninden.
Durdum
Ve yükselmişti tegazzül güneşi.
Ve kolluyordum düşlerin buharlaşmasını.
Ve sayıyordum
Zihin bedeninde tuhaf bir bitkinin vuruşlarını.
Sanıyorduk ki,
Dipnotsuzuz.
Râvent titreyişinin mitolojik metninde
Yüzüyoruz.
Ve birkaç saniye gaflet, varlığımızın huzûru.
Bitkilerin tehlikeli başlangıcındaydık
ki kadının gözü ilişti bana:
– Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.
– İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.
– Nerede çizgilerin şenliği?
– Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.
– Hangi taraftan ulaşırım büyük satha?
– Ve boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.
– Nered hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak
Ve ebegümecinin gelişim sırrı
Eritecek atın ağzındaki harâreti?
– Ve ellerin güzel birikiminde, bir gün
Duyduk kulağımızla bir salkımın koparılış sesini.
– Ve hangi zeminde
Oturduk hiçin üstüne.
Ve yıkadık elimizi, yüzümüzü bir elmanın harâretinde?
– İmkansızlık kıvılcımları çıkıyordu varlıktan.
– Nerede güzel olacak temâşâ korkusu
Ve bir kuşun ölüme giden yolundan daha görünmez?
– Cisimlerin konuşmasında
Ne kadar parlaktı akkavağın güzergâhı!
– Hangi yol götürür beni mevsimler bahçesine?
Geçmek gerek,
Rüzgâr sesi geliyor, geçmek gerek.
Ve ben yolcuyum, ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.
Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.
Ve ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun huzû’un güzellik kımıltısıyla.
Benim dakikalarımı mükerrer güvercinlere dek
Yükseltin içgüdünün beyaz gökyüzüne.
Ve vücûdumun birliğini ağaç kenarında
Dönüştürün kaybolmuş temiz bir ilişkiye.
Ve yalnızlığın teneffüsünde
Kapayın bilinç kapılarımı.
Yollayın beni o günün uçurtmasının peşine.
Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.
Gösterin bana
“Hiç”in mülâyim huzûrunu.
Bâbol, 1964 Bahar
Sohrâb Sepehri
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları