Şiir ile Matematik Arasında Aşk

Şair: Şiir Antolojim

Şibumi

«Ben de işte bu nedenle Go'yu seçtim efendim.» «Anlıyorum.» Ne garip bir çocuk, diye düşündü. Hem her an kırılabilecek kadar hassas, dürüst, hem de küstah. «Peki okuduğun kitaplar sana bu oyunu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğretti mi?»

Nicholai cevap vermeden önce bir saniye düşündü. «Şey... önce tabii dikkati toplama yeteneği gerekli. Cesaret. Kendini kontrol. Bunlar çok normal. Ama hepsinden önemli olan, insanda bir... nasıl söylemeli bilemiyorum. İnsan hem matematikçi olmalı hem de şair. Sanki şiir bir bilimmiş, matematik de bir sanatmış gibi. İnsanın Go'yu birazcık iyi oynayabilmesi için proporsiyona sevgi duyması gerekli. Demek istediğimi iyi anlatamıyorum efendim, özür dilerim.»

«Tersine. Anlatılamayacak bir şeyi anlatmaya çalışırken olağanüstü başarılısın bence. Peki bu saydığın nitelikler arasında senin en kuvvetli olduğun hangisi Nikko?»

«Matematik efendim. Bir de dikkat toplama ve kendini kontrol.»

«Peki zayıf noktaların?»

«Şiir dediğim kesimde.»

General kaşlarını çatıp bakışlarını çocuktan ayırdı. Bunu bu yaşta farkedebilmesi şaşılacak şeydi. Bu yaş çocuklarının böyle kendisi dışına çıkıp kişisel niteliklerini tarafsız ölçüler içinde ayrıştırması olacak şey değildi. Nikko'nun bu oyunu iyi oynatabilmek konusunda batılı kavramları sayması beklenirdi. Dikkat toplama, kendini kontrol ve cesaret gibi. Ama algılamayla ilgili duygusal faktörler, yani onun şiir diye adlandırdığı şey, batılı bir zihnin kapasitesi dışındaydı. Beri yandan çocuğun Avrupa'nın en soylu kanlarından gelmekle birlikte Çin atmosferinde yetiştirildiği düşünüldüğü zaman... Acaba onu batılı saymak da doğru muydu? Doğulu da olmadığı kesindi. Irk kültürü yoktu onda. Belki de onu kendine özgü bir ırk kültürün tek üyesi diye düşünmek daha doğruydu.

«Aslında bu zayıflığı ikimiz de paylaşıyoruz efendim.» Nicholai'nin yeşil gözleri espri doluydu. «Şiir dediğim alanda ikimiz de zayıfız.»

General şaşkınlıkla başını kaldırdı. «Ya!»

«Evet efendim. Benim oyunumda bu nitelik pek yok. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine, zarif olanını seçtiniz.

Travenian / Şibumi


Şiir ile Matematik Arasında Aşk


İnsan ilişkileri üzerine düşünürken insanın aklına bazen aşk değil, bir oyun gelir.

Bir Go tahtası.

Siyah ve beyaz taşların sessizce yer değiştirdiği, bir hamlenin yalnızca bulunduğu yeri değil, bütün tahtanın anlamını değiştirdiği o eski oyun.

Trevanian'ın Şibumi romanında Nicholai ile General arasındaki konuşmayı bu yüzden aşk ilişkileri üzerine düşünürken de hatırlamak mümkün.

Nicholai'ye Go'yu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğu sorulur. Dikkat, cesaret, kendini kontrol...

Ama Nicholai'nin asıl cevabı bunlar değildir.

İnsan, der, hem matematikçi hem şair olmalıdır.

Şiir bir bilimmiş, matematik bir sanatmış gibi...

Sonra General onun güçlü ve zayıf yanlarını sorar.

Nicholai matematiğinin güçlü, şiir tarafının zayıf olduğunu söyler.

Ve ardından General'e bakıp şu şaşırtıcı cümleyi kurar:

“Benim oyunumda bu nitelik pek yok. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine, zarif olanını seçtiniz.”

İşte insan ilişkilerinin büyük bir bölümü belki de bu iki kelimenin arasında yaşanır:

Zarif olan ile doğru olan.


Aşkın başlangıcında çoğu zaman şiir kazanır.

İnsan karşısındaki kişiye bakar ve onda yalnızca gördüklerini değil, görmek istediklerini de görür.

Eksikler görünmez.

Kusurlar anlam kazanır.

Gariplikler sevimli gelir.

Sessizlik derinliktir.

Kıskançlık sevgi.

Fedakârlık bağlılık.

Bencillik özgüven.

İnsan, sevdiği kişinin gerçekliğini değil, kendi imgelemindeki karşılığını sever.

Aziz Nesin'in “sevi” üzerine düşünürken vardığı yer de budur. Ona göre insan sevgilisi tarafından büyülenmiş değildir; kendi kendini büyülemiştir.

Sevgili bir bulutun arkasında, bir tülün altında, ay ışığında görünür.

Her şeyi güzeldir.

Her davranışı anlamlıdır.

Her sözü değerlidir.

Sonra güneş çıkar.

Bulut çekilir.

Tül kalkar.

Ay ışığı kaybolur.

Ve insan ilk kez sevgilisini görür.

Gerçek sevgiliyi.

İşte aşkın şiiri burada sona erer.

Fakat belki aşkın kendisi de burada başlamak zorundadır.

Çünkü hayal ettiğimiz insanı sevmek kolaydır.

Gerçek insanı sevmek zordur.


Gerçek insanın bir kişiliği vardır.

Bizim istediğimiz gibi davranmaz.

Bizim gibi düşünmez.

Bizim önem verdiğimiz şeylere önem vermeyebilir.

Bizi her zaman anlamaz.

Bazen bizi kırar.

Bazen biz onu kırarız.

Ve daha kötüsü, onu değiştiremeyiz.

İşte burada aşkın ikinci büyük yanılgısı ortaya çıkar:

“Onu seviyorum, öyleyse onu değiştirebilirim.”

İnsan sevdiği kişiyi kendisine benzetmek ister.

Kendi doğrularını öğretmek ister.

Kendi iyiliğini ona aktarmak ister.

“Ben anlatırım, o anlar.”

“Konuşuruz, düzelir.”

“Zamanla alışır.”

“Beni tanıdıkça değişir.”

Oysa karşıdaki insanın da aynı düşünceye sahip olduğunu unutmuştur:

“Ben de onu değiştireceğim.”

İki insan.

İki ayrı dünya.

İki ayrı doğruluk duygusu.

İki ayrı “ben”.

Ve sonra savaş başlar.

Büyük savaşlar gibi gürültülü değildir bu savaş.

Evlerin içinde olur.

Bir bakışta.

Bir susuşta.

Bir kapının kapanışında.

Bir “sen bilirsin”de.

Bir “ne istiyorsun benden?” sorusunda.

Birbirini değiştirmeye çalışan iki insan, zamanla birbirlerinin kişiliğini aşındırmaya başlar.

Aziz Nesin'in değirmen taşı benzetmesi tam burada korkunç bir gerçeklik kazanır.

İki taş birbirine sürtünür.

Sürtünür.

Sürtünür.

Sonunda dümdüz olurlar.

Ama değirmen taşı dişsiz kaldığında iş göremez.

Bu yüzden yeniden diş açmak gerekir.

Belki ilişkiler de böyledir.

Uyum adına insanın kendisinden yaptığı her indirim, bir süre sonra uyum gibi görünür.

Oysa bazen yalnızca kişiliğin eksilmesidir.


İşte Şibumi burada yeniden karşımıza çıkar.

Go tahtasında her taşın bir yeri vardır.

Bir taşın başka bir taş gibi davranması gerekmez.

Oyunun güzelliği taşların birbirine benzemesinde değil, birbirlerine rağmen bir bütün oluşturabilmelerindedir.

Belki insanlar da bunu öğrenebilseydi aşkın tarihi biraz daha az acıklı olurdu.

Çünkü iki insanın birbirini sevmesi, birbirine dönüşmesi anlamına gelmez.

Tam tersine.

Belki gerçek sevgi, iki ayrı insanın ayrı kalabilme hakkını tanımaktır.

“Benim gibi ol” demeden sevebilmek.

“Beni tamamla” demeden yakınlaşabilmek.

“Beni mutlu et” demeden birlikte yaşayabilmek.

Ve en önemlisi:

“Seni seviyorum, o hâlde seni değiştirmeliyim” yanılgısından kurtulabilmek.


Ama burada başka bir tehlike vardır.

İnsanın karşısındakini anlaması.

Çünkü anlamak çok güçlü bir şeydir.

Bir insanı neden öyle davrandığını anlayacak kadar tanırsanız, ona karşı daha hoşgörülü olursunuz.

Çocukluğunu bilirsiniz.

Korkularını bilirsiniz.

Yaralarını bilirsiniz.

Neden sustuğunu, neden bağırdığını, neden kaçtığını, neden yakınlaştığını anlarsınız.

Ve sonunda onun davranışını açıklayabilirsiniz.

Fakat açıklamakla kabul etmek birbirine karıştırılır.

Oysa bunlar aynı şey değildir.

Bir insanın neden sizi kırdığını anlamak, kırılmayı kabul etmek değildir.

Bir insanın neden kıskandığını anlamak, kıskançlığı kabul etmek değildir.

Bir insanın neden öfkelendiğini anlamak, öfkenin hedefi olmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Empati sınırların yokluğu değildir.

Belki sevginin en zor cümlesi şudur:

“Seni anlıyorum; ama bunu kabul etmiyorum.”

Bu cümlede aşk da vardır, matematik de.

Şiir insanın yarasını görür.

Matematik yaranın sizin bedeninizde açtığı yeri ölçer.


Belki Şibumi'deki General'in zarif hamleleri bu yüzden yalnızca Go hakkında değildir.

Hayatta da insan bazen vurabileceği hâlde vurmaz.

Söyleyebileceği hâlde söylemez.

Bitirebileceği hâlde bekler.

Çünkü zarif olmak ister.

Kimseyi kırmak istemez.

Bir ilişkiyi bozmaktan korkar.

Bir alışkanlığın bozulmasını istemez.

Karşısındakinin ne hissedeceğini düşünür.

Sonra bir hamle daha ertelenir.

Bir konuşma daha yapılmaz.

Bir sınır daha aşılır.

Ve insan bazen büyük kararları vermemek için küçük kararları sürekli erteler.

Bunun sonunda ilişki kurtulmuş olmaz.

Yalnızca karar gecikmiş olur.

İşte matematik burada devreye girer.

Şiir sorar:

“Onu kaybetmek istemiyor musun?”

Matematik sorar:

“Peki bu ilişki içinde neyi kaybediyorsun?”

Şiir sorar:

“Onun da bir yarası yok mu?”

Matematik sorar:

“Peki senin yaran?”

Şiir der:

“Belki değişir.”

Matematik der:

“Ne zamandır değişmesini bekliyorsun?”

Şiir:

“Onu seviyorum.”

Matematik:

“Seviyorsun. Peki birlikte yaşayabiliyor musunuz?”

Bazen insanın ihtiyacı daha fazla sevgi değildir.

Daha doğru bir hamledir.


Fakat matematik tek başına da kurtarıcı değildir.

Çünkü insan yalnızca hesap değildir.

Bir ilişkinin bütün taşlarını doğru yerlere koyarak aşkı kuramazsınız.

Bir insanı “uygun” olduğu için sevemezsiniz.

Bir ilişkinin bütün risklerini hesaplayıp sonra aşka giremezsiniz.

Çünkü aşkın içinde ölçülemeyen bir şey vardır.

Bir ses.

Bir bakış.

Bir susuş.

Birlikte gülmek.

Yan yana oturup hiçbir şey söylemeden iyi hissetmek.

Aynı düşü görmek.

Aziz Nesin'in sevgiye ilişkin başka bir cümlesi burada yeniden anlam kazanır:

“Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa...”

Belki sevginin en güzel biçimi budur.

Konuşmak zorunda olmamak.

Ama gerektiğinde konuşabilmek.

Suskunluğu cezaya çevirmemek.

Tartışmayı savaşa dönüştürmemek.

Birbirinin farklılığını tehdit olarak görmemek.

İki insanın aynı fikirde olması değil,

aynı hayatın içinde farklı insanlar olarak kalabilmesi.


Belki evliliklerin büyük bölümü aşk bittikten sonra değil, insanlar birbirlerinin gerçekliğine tahammül edemez hâle geldiklerinde bozulur.

Çünkü aşkın ilk döneminde insan bir başkasının farklılığını büyüleyici bulur.

Sonra aynı farklılık rahatsız etmeye başlar.

Başlangıçta:

“Ne kadar özgür ruhlu!”

Sonra:

“Ne kadar sorumsuz.”

Başlangıçta:

“Ne kadar hassas.”

Sonra:

“Ne kadar alıngan.”

Başlangıçta:

“Ne kadar güçlü.”

Sonra:

“Ne kadar baskın.”

İnsan değişmemiştir.

Değişen çoğu zaman ona bakan gözümüzdür.

Aşkın büyüsü bozulduğunda karşımızdaki insan küçülmüş değildir.

Bizim hayalimiz büyümüş, gerçeklik onun altında kalmıştır.


Belki de bu nedenle bir insanı tanımak hem sevginin başlangıcı hem de sonunun başlangıcı olabilir.

Aziz Nesin'in acımasız cümlesi burada insanın içine oturur:

“Sevmek tanımaktır.”

Fakat tanımak bazen sevgiyi çoğaltmaz.

Bazen azaltır.

Çünkü tanımak, hayali öldürür.

İnsan artık karşısındaki kişiyi kendi istediği gibi değil, olduğu gibi görmeye başlar.

İşte burada iki yol açılır.

Birinci yol:

Gerçekliği kabul etmek.

İkinci yol:

Gerçekliği değiştirmeye çalışmak.

İkinci yol seçildiğinde ilişki bir süre sonra bir düzeltme projesine dönüşür.

“Şunu yapma.”

“Böyle düşünme.”

“Böyle konuşma.”

“Bana böyle davranma.”

“Biraz değiş.”

“Beni anlamaya çalış.”

Ve iki insan sevgili olmaktan çıkıp birbirinin öğretmeni, müfettişi, hâkimi hâline gelir.

Aşkın yerini eğitim alır.

Sonra eğitim de başarısız olur.

Çünkü insan sevgilisinin öğrencisi değildir.


Belki iyi bir ilişki, iki insanın birbirini eğitmeye çalışmadığı ilişkidir.

Birbirlerinin kusurlarını görürler.

Bazılarını kabul ederler.

Bazılarını kabul edemezler.

Bazıları için sınır koyarlar.

Bazılarını zamanla öğrenirler.

Ve bazen bütün bunlara rağmen birlikte kalırlar.

Çünkü aşkın gerçekliği kusursuzlukta değil, kusurlarla yaşanabilir bir düzen kurabilmektedir.

Go tahtasında hiçbir taş kusursuz değildir.

Hiçbir hamle oyunun tamamını garanti etmez.

Bir taşın doğru yerde olması bazen başka bir taşın yanlış yerde kalmasına yol açar.

Bir hamle kazanırken başka bir bölgeyi kaybedebilirsiniz.

Hayat da böyledir.

Her seçim bir şeyden vazgeçmektir.

Her yakınlık biraz özgürlükten.

Her özgürlük biraz yakınlıktan.

Her fedakârlık biraz kendinden.

Her sınır biraz ilişkiden.

Mesele hiçbir şey kaybetmemek değildir.

Neyi kaybetmeye razı olduğunuzu bilmektir.


Anlamak ile katlanmak arasındaki çizgi

İnsanın ilişkilerdeki en büyük yanılgılarından biri de anlamakla kabul etmeyi birbirine karıştırmasıdır.

Bazı insanlar duyguyu yaşamadan önce onu anlamaya çalışır. Kırgınlığını yaşamaktan önce neden kırıldığını araştırır. Öfkesini hissetmekten önce karşısındakinin neden öfkelendiğini düşünür. Bir davranışın kendisine verdiği zarardan önce, o davranışın arkasındaki çocukluğu, korkuyu, kişiliği, yarayı ve savunmayı görmeye çalışır.

Bu, kuşkusuz büyük bir anlama yeteneğidir.

Ama ilişkilerde bazen tehlikeli bir yeteneğe dönüşebilir.

Çünkü insan, karşısındakini anlamaya çalışırken kendisini unutabilir.

“Bana bunu neden yaptı?” sorusunun peşinden giderken, daha basit ve daha acı soruyu geciktirebilir:

“Bunun bana ne yaptığını neden hâlâ önemsemiyorum?”

Bir insanın neden böyle davrandığını anlamak, onun davranışına katlanmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Çocukluğunu bilmek, korkularını bilmek, yaralarını görmek, onu bağışlamak için bir neden olabilir; fakat kendimizi o yaraların sürekli hedefi hâline getirmek için bir zorunluluk değildir.

İşte burada Şibumideki şiir ile matematik yeniden karşı karşıya gelir.

Şiir, karşısındakinin neden öyle olduğunu görür.

Matematik, bunun sonucunu hesaplar.

Şiir der ki:

“Onun da bir yarası var.”

Matematik sorar:

“Peki benim yaram ne olacak?”

Şiir der ki:

“Belki değişir.”

Matematik sorar:

“Ne zamandır değişmesini bekliyorum?”

Şiir der ki:

“Onu anlıyorum.”

Matematik sorar:

“Anlıyorum; peki bununla yaşamaya razı mıyım?”

Belki ilişkilerde insanın kendisine sorması gereken en zor soru budur.

Çünkü çok anlamak, bazen fazla katlanmaya dönüşebilir.

Bir insanın bütün davranışlarını açıklayabilmek, o davranışların altında ezilmeyi engellemez. Hatta bazen tam tersine, insanın kendisine koyması gereken sınırı sürekli ertelemesine neden olur.

Kırgınlığı çözümlemek kolaydır; kırıldığını söylemek daha zordur.

Karşındakinin neden sustuğunu anlamak kolaydır; “Bu suskunluk bana zarar veriyor” demek daha zordur.

Onun neden öfkelendiğini anlamak kolaydır; “Öfkelenebilirsin ama bana böyle davranamazsın” diyebilmek daha zordur.

Ve belki de insanın ilişkilerde olgunlaşması, yalnızca karşısındakini daha iyi anlamasıyla değil, anladığı hâlde kendisi için neye razı olup olmayacağını öğrenmesiyle başlar.

Çünkü sevgi, insanın kendisini yok sayması değildir.

Empati, sınırların ortadan kalkması değildir.

Anlamak, katlanmak zorunda olmak değildir.

Belki de iyi bir ilişkinin matematiği tam burada başlar:

Karşımdakini anlayabilirim ve yine de kendimi koruyabilirim.

Onun neden böyle olduğunu bilebilirim ve yine de bunun benim için kabul edilemez olduğuna karar verebilirim.

Onu sevebilirim ve yine de gidebilirim.

Kalabilirim ve yine de sınır koyabilirim.

İşte bu noktada şiir ile matematik birbirinin karşıtı olmaktan çıkar.

Şiir insanı görür.

Matematik ilişkiyi görür.

Şiir yarayı görür.

Matematik yaranın bedelini.

Şiir sevgiyi sorar.

Matematik ise şu daha sert soruyu:

“Bu sevginin içinde ben hâlâ kendim olarak kalabiliyor muyum?”

Belki asıl ustalık da budur.

Karşındakini anlamak kadar, kendini de unutmamak.

İşte belki aşkın matematiği budur.

Ne kadar sevdiğiniz değil yalnızca.

Ne kadar verebildiğiniz.

Ne kadar verebileceğiniz.

Nerede duracağınız.

Neyi kabul edeceğiniz.

Neyi etmeyeceğiniz.

Ne zaman yaklaşacağınız.

Ne zaman geri çekileceğiniz.

Ve en önemlisi, hangi hamlenin oyunu kurtaracağını, hangisinin yalnızca oyunu uzatacağını ayırt edebilmek.

Şibumi'deki General belki zarafeti fazla seviyordu.

Nicholai ise vurucu hamleyi görebiliyordu.

İkisinden biri tek başına yeterli değildir.

Çünkü yalnızca matematikle oynanan bir oyun ruhsuzdur.

Yalnızca şiirle oynanan bir oyun ise bazen insanı kendi güzelliğinin içinde kaybettirir.

Aşk da böyle.

Sadece hesapla yaşanırsa evlilik bir sözleşmeye dönüşür.

Sadece şiirle yaşanırsa insan kendi büyüsünün içinde kaybolabilir.

İnsan hem şair olmalı hem matematikçi.

Sevdiğinin gözlerindeki güzelliği görebilecek kadar şair.

Ama o gözlerin ardındaki gerçeği inkâr etmeyecek kadar matematikçi.

Bir başkasının acısını anlayabilecek kadar şair.

Ama kendi acısını yok saymayacak kadar matematikçi.

Bir ilişkiyi kurtarmak için zarif hamleyi seçebilecek kadar şair.

Fakat artık kurtarılacak bir şey kalmadığında bitirici hamleyi yapabilecek kadar matematikçi.

Belki aşkın en büyük olgunluğu da burada başlar:

Ne her şeyi sürdürmekte, ne de her şeyi bitirmekte.

Asıl ustalık,

hangi oyunun sürdürülmeye değer olduğunu anlayabilmektedir.

Yayınlanma: 07.08.2026