Aziz Nesin'in Günlüklerinden Aşk, Evlilik ve İlişkiler Üzerine Notlar
Ayağımı süreye süreye giderken düşündüğüm ikinci konu, sevi ilişkilerinde kadın ve erkeğin birbirlerine besledikleri ilk ve ön duygu.
Bir kadın bir erkekle, bir erkek bir kadınla karşılaşıyor. Konuşuyorlar. Yakınlık kuruyorlar ve birbirlerini seviyorlar. Burada “Birbirlerini seviyorlar” ne demek? İkisinin imgeleminde yarattıkları bir sevgili var. Birbirlerini seviyorlar demek, sevdikleri kişinin kafalarında (imgelemlerinde) yıllardanberi var ettikleri kişiye tıpatıp benzediğini sanmalarından ileri geliyor.
İmgelemlerinde var ettikleri o sevgili nasıl bir insandır? Bu insan kendilerine çok benzeyen, ancak cinsi kendilerinden ayrı olan bir insandır. Erkekse kendi imgeleminde kendi istediği bir kadın sevgili, kadınsa kendi istediği bir erkek sevgili var etmiştir. Karşılarına çıkanı sevmişlerse, imgelemlerinde var ettikleri o sevgilinin tıpkısı yada çok benzeri olduğu için sevmişlerdir.
Oysa hiçbir zaman tıpkısı yada çok benzeri olamaz. (Ortam, koşullar, dünyaları, değerleri, değer yargıları, herşeyleri ayrı.)
Kendileri sevdiklerinden ne ister? Kendisi gibi olmasını ister. Niçin? Çünkü kendisini en beğenmeyen insan için bile, dünyada en mükemmel, en iyi, en kusursuz yada az kusurlu, en akıllı, çirkin olsa bile güzel olan salt kendisidir, kendisinden üstünü olamaz. Bunu açıkça söyleyemeyenlerin bile içlerinde, derinlerinde bu duygu vardır. Böyle olduğu için de (en akıllı, en güzel, en iyi ve başka en’ler) dünyada hiçkimse kendisinden vazgeçmek ve başkası olmak istemez. Kendisinde olmayıp başkasında olan şeylerin kendisinde olmasını ister, ama bunların yine kendisi olarak, kendisi değişmeden kendisinde olmasını ister.
Her insan dünyanın en mükemmeli olduğunu sandığına ve buna inandığına göre imgeleminde yarattığı sevgili de aynı ölçülerde, yani kendisi gibi, ama karşı cinsten bir kişidir.
İlişkileri zamanla ilerledikçe ikisi de görür ki gerçek sevgili hiç de imgelemlerinde[ki] sevgili değil, ona uymuyor. Düş kırıklıkları, küslükler, dargınlıklar başlar.
Ve o zaman insan sevgilisinden vazgeçemezse, onu kendisine, yani dünyanın en mükemmel insanı olduğuna inandığı kendisine (imgelemindekine) benzetmeye çalışır.
Şimdi düşünelim: İki kişi. İkisi de kendisini en mükemmel sandığından ikisi de birbirini kendisine benzetmeye çalışıyor.
İşte çatışma başlar.
Değirmen taşı gibi sürtüşme. Sürtüşe sürtüşe dümdüz olur. Uyum başlar.
Ama dümdüz olan değirmen taşları işe yaramadığından (buğday öğütemediğinden) diş açtırılır.
Her insan sevgilisini kendisine benzeteceğini (yani doğru yola, iyiliğe getireceğini) sanır. Ben düzeltirim. Anlatırım. Konuşuruz. O da insan anlar. Eğitirim… Filan.
Öbürü de mit düşünce.
Ya bunlardan biri egemen olur. Aile yürür. Ya ikisi de egemen olamaz.
***
Kocası, karısının kişiliğini yumuşatabilmek için, kendi ağırlığını kaldırmak silmek istedikçe ve onun kişiliğini daha belirgin kılmak için ona yol açmak ve yardım etmek istedikçe bu çabası tam ters tepki yaratıyor, kadının kişiliği büsbütün sertleşiyordu.
***
Bunaltılı dönemindeki bir evli çifti hiç kimse ziyaret etmek istemez; bunaltıya ilişkin bir şey bilmeseniz bile bunaltı havadadır ve konuk bir mütarekede hazır bulunduğunu, kendinin bir amaç için biraz sömürülüp kullanıldığını sezinler; konuşmalar tehlikeli bir hal alır, şakalar ansızın biraz çok sert kaçmaya, bir zehir etkisi yapmaya başlar, konuk ev sahiplerinin sırlarını açıklamaya pek hevesli olduklarını fark eder; bunalım dönemindeki bir evli çifti ziyaret bir mayın tarlası kadar neşe vericidir, hiçbir şey patlamasa bile her şey sıcak bir kendi kendini denetleme kokar.
***
7 Temmuz 1974 Pazar
Mutlu olmak için boşu boşuna çırpındığımı, birdenbire değil, yavaş yavaş anladım. Bu güzelim gerçeği anlamam kolay da olmadı, çabuk da. Elli yaşımı buldum bu güzelim gerçeği bulana dek... Elli yaşımdan bu yana, dokuz yıldır - yine herzamanki gibi mutlu değilim ama- dinginim, rahatım. Çünkü bu dokuz yıldır ille mutlu olacağım diye artık çırpınmıyorum, çırpınmaktan vazgeçtim. Bütün insanların mutlu olmaları elbette olanaksız. İnsanların pek, pekazı mutlu olabiliyor yada mutlu olduğunu sanıyor yada zaman zaman mutluluğa kapılıyor. Öte yandan büyük çoğunluk mutsuz. Ben, mutsuzlardan olduğumu anlayınca, mutlu olmak tutkusundan da kurtuldum. Aman ne erinçlik duydum böyle olunca. Eskiden ille de mutlu olmamın gerektiğini sanıyor, bunun için uğraşıp, çırpınıp duruyordum. Oysa mutlu olmak; askerlik görevi, savaşta yurt savunması, alınan borcu ödemek gibi bir “mecburi hizmet", ille de yerine getirilmesi gereken bir eylem, bir işlev değildir. İlle de mutlu olmam gerekmez. Ben mutsuzum... Oldum olasıya mutsuzum ama, dokuz yıldanberi mutsuzluğa razı olarak mutsuz olduğumdan erinçlik duydum. İnsanlar mutlu olmaya hiç de mecbur olmadıklarını benim gibi anlasalar, ne erinç[li] olacaklar.
***
Bir insanı tanımak iyi mi kötü mü diye düşünüyorum. Bunun düşünülmesi gereken bir sorun olduğunu ancak bu yaşımda anlayabildim. Şu sonuca vardım: Sevmek tanımaktır. Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar. Evliliklerin sonuna dek sürmemesinin, sürse de mutsuzca süregelmesinin ana nedeni bu: Eşler zamanla birbirlerini tanıyorlar.
Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek kendimizi birbirimizden saklıyoruz. Zamanla o sakladığımız çirkin ve kötü yanlarımız ortaya çıkıp birbirimizi tanıyınca artık sevgi de kalmıyor. Örneğin ben onu bu denli yakından tanımasaydım yaşamımın sonuna dek sevecektim. Buyüzden sevdiğim kadını tanımaktan korkar oldum.
***
Ankara, 12 Eylül 1991, saat 2.33
İyice anladım: Nice seversem seveyim hiçbir sevgiliyle artık yaşamı üleşemeyeceğim. Olanaksız! Zamanı bellisiz bir insan oldum. Kimi gece sabaha kadar uyuyan, kimi gece erkenden uykusu gelip yatan, kimileyin geceyarısından sonra kalkıp çalışan, kimi gece, gece lambasını açıp saatlerce okuyan bir erkek... Hangi kadın dayanabilir böylesine başına buyruk yaşayan bir adama.. Ve ben böylesine izlencesiz, takvimsiz bir kadına, onu nice seversem seveyim sürekli dayanabilir miyim? Hayır! Bu ne demektir? Ben artık hiçbir sevgiliyle yaşamımı sürekli üleşemem. Ben yalnızlığa yargılıyım.
Üstelik... Zamanımın geri kalanını da sevgilime veremem... Çalışan, hep çalışan bir adam! Salt kendi keyfine göre -ders teneffüsleri gibi- sevip sevişecek ve sevilmek isteyecek bir bencil! Bu bencillik o büyük, o boyutsuz özgeciliğin bencilliğidir. Belki şöyle anlatabilirim: "Ben" için, kendisi için bencillik değil, topluluklar, toplum, insanlar için bencillik! Bu başka bişey...
***
Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk'tan bahsetmesin.
***
"Sen beni hiçbir zaman sevmedin..." demişti. Ben ona, "Sen hiçbir zaman kendini bana sevdirtmedin!.." diyememiştim. Ama "Sen beni hiçbir zaman sevmedin..." sözü büyük bir acıyla içime çöküp tortulandı.
***
3 Şubat 1963
Eski karım bana "Beni, sevmiyor musun?" soruma, "Sen iyi adamsın" demişti ve beni sevmediği halde, sevdiği adamdan kötülük görüp yoksul, kimsesiz, korunaksız ve dayanıksız kalınca koşup bana sığınmıştı.
İnsanlar borçlu olduklarını değil, alacaklı olduklarını, kendilerinden verdiklerini severler, bu yüzden insan, anasından, babasından çok, çocuklarını sever.
Meral de 28 Nisan 1962 gecesi yatakta bana "Sen hep yalnız kalmaya, yalnızlığa mahkûm adamsın!" demişti. Nerde o günler (....), benim mutsuzluğum yalnızlığımı bile yitirmiş olmamda, yalnızlığım bile yok.
2 Nisan günü de "Var mı bir diyeceğin?" diye bağırmıştı. Yanıt: "Var tabii, ama şimdi değil..." Belki ona, onun gibi olan başkalarına, diyeceklerimi hiçbir zaman diyemeyeceğim, ömrüm buna elvermeyecek. Onlara iyilik yapmakla geçen ömrümde, onlara diyeceklerimi demek için bana zaman kalmayacak.
Bir gün de şöyle demişti:
- Sen ne kadar bencilsin...
Kendini memnun etmek için başkalarına iyilik ediyorsun.
Ah!.. Başkalarının memnun olmasından memnun olmak, başkalarını memnun ederek memnun olmak, işte insanlığın özü bu.
***
Benim en büyük mutsuzluğum, seninle yalnızlığımdan kurtulacağımı sanışım oldu. Oysa, yalnızlığımı bile yitirdim.
***
Dost kalalım.. Dost kalabileceksek ne diye ayrılıyoruz? Elbet sevi ilişkileri salt dostluğa dayanmaz, ama sevi ilişkilerinin bozulma nedenlerinin başlıcası, dostluğa aykırı davranışlardan kaynaklanır. Dost kalalım diyenlerden de iğreniyorum. Çünkü bu sözün arkasına saklanan çıkarcılığı anlıyorum, darılmaktan, dargınlıktan korkuyorlar.
***
İster yeni tanışınca, ister tanıştıktan çok yıllar sonra bir kadın, "Ne istiyorsun benden?" diye bağırdığı zaman, artık ondan hiçbir şey istenemez, demektir.
***
Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.
***
Sevgi nedir? Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa, hatta tartışarak anlaşabiliyorlarsa, konuşmadan aynı düşü birlikte görüyor ve o düşü birlikte yaşayabiliyorlarsa, o iki insan birbirini seviyordur.
***
23 Ağustos 1959
Yorgunum. Büyüklükleri anlaşılmaz insanlar pozunda "Beni anlamıyorlar" demek hoşuma gitmiyor. Ama şu gerçek ki beni anlamıyorlar. Anlamayanlar, uzak kişiler değil, en yakınlarım; karım, kızım, oğlum, arkadaşlarım...
Anlamadıkları öyle derin, karışık şeyler değil; yorgunluğumu, bitkinliğimi anlamıyorlar. Günde bir yıl yorulduğumu, yaşlandığımı, geçtiğimi; içimin bittiğini anlamıyorlar. Yorgunum, basbayağı yorgunum. Bu, ruh yorgunluğu değil. Bırakın ruh yorgunluğunu, önce bedenim, kolum, kafam yoruldu. Kemiklerim, iliklerim, kaslarım, sızım sızım sızlıyor.
Vücudumda ağrımayan hiçbir yerim yok. Yorgun yatıp yorgun kalkıyorum. Dinlendiğim hiçbir günüm yok. Gücümü, dinçliğimi yitirdim.
Daha da kötüsü, bu yorgunluğumu kimselere, karıma, çocuklarıma bile anlatamam. Ben onların dertlerini, hastalıklarım dinlemek anlamak zorundayım. Ama onlar beni anlamak zorunda değiller. Hepsinin dertleri ayrı ayrı toplanıp bende birleşiyor. Ama benim dertlerim, yorgunluklarını dağılıp onlara gitmiyor.
Her gün kuvvetli, güçlü olmak, onlara öyle görünmek zorundayım. Onlar da beni öyle biliyorlar. Doktora gitmeyen, ilaç almayan, hastalanmayan sapasağlam bir adam. Bu sapasağlam görünüşlü adamın nasıl yorulduğunu, içten çürüdüğünü, bir gün birdenbire yıkılacağım bilmiyorlar, anlamıyorlar.
Gözlerim, kulaklarım, gönlüm, beynim, ruhum, ellerim herşeyim yorgun. Bu yorgunluğumu anlatıyorum onlara. Anlatsam da anlayamazlar. Çünkü böyle bir yorgunluğun ölçüsü yok onlarda. Böylesi bir yorgunluk yaşanmadıkça anlaşılmaz. Onlar da anlamaz. Bir gün yıkılıp gidince, beni büsbütün yitirince belki anlayacaklar bunu, belki... O zaman da ben olmayacağım. "Ebedi istirahat" demişler, güzel bir söz bu...
"Ebedi istirahatgah..." Hiç karamsar, kötümser değilim. Ama içimde "ebedi istirahatgah"ıma uzanmak özlemi var. Bu yorgunluğu taşıyamaz oldum. Nemli, ıslak toprağa boylu boyunca uzanıp, etlerimden kemiklerimden tırnaklarımdan, saçlarımdan yorgunluklarımın akıp toprağa karıştığını duysam...
Ne yazık, ebedi istirahatgahımda bunları duymayacağım.
Orada beş dakikacık dinlendiğimi duyâbilseydim... Bunu ne çok özlüyorum. İşte bu özlemimi anlamıyorlar. Beni nasıl yorup bitirdiklerini anlamıyorlar, anlayamayacaklar.
Kırkdört yıllık bir ömür belki bunca yorgunluğu gerektirmezdi. Ama ben bu kırkdört yılda kırkdört yaş yaşamadım ki... Kırkdört yılda dolu dolu on kişinin yaşamım yaşadım. Yaş kırkdört değil, dörtyüz kırk...
Ah yapacağım işleri bitirebilseydim, hiç olmazsa dörtte birini... Ölüme hak kazanabilsem kendimce.
Nasıl boşuna, hiçler uğruna yoruldum, bittim. Evet, göz göre göre bir sürü hiçler... Bu yaşama severek katlanıyorum. Yakınlarımı, karımı, çocuklarımı, güler yüzlü görebilmek için çırpınıyorum... Ama o da olmuyor. Bütün bu yorgunluğumun onlardan birer güleryüz görmek için olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, anlayamayacaklar da...
Gülseler, birbirlerine gülseler, seve seve katlandığım bütün yorgunluklarım gidecekti. Birçok gerçekleri anlayabildiğim zaman, dönülmez, dönülemez bir yola girdiğimi de anladım. Ben bu yolu geçmek zorundayım. Hem birşeyi değiştirmeye hakkım yok. Bu bir ödevdir, namus borcudur, kocalık borcu, babalık borcu, arkadaşlık borcu. Bu yorgunluğum, kendimden başka hiç kimseye haksızlık etmemek isteğimden ileri geliyor.
***
Bir insanı tanımak iyi mi kötü mü diye düşünüyorum. Bunun düşünülmesi gereken bir sorun olduğunu ancak bu yaşımda anlayabildim. Şu sonuca vardım: Sevmek tanımaktır. Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar. Evliliklerin sonuna dek sürmemesinin, sürse de mutsuzca süregelmesinin ana nedeni bu: Eşler zamanla birbirlerini tanıyorlar.
Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek kendimizi birbirimizden saklıyoruz. Zamanla o sakladığımız çirkin ve kötü yanlarımız ortaya çıkıp birbirimizi tanıyınca artık sevgi de kalmıyor. Örneğin ben onu bu denli yakından tanımasaydım yaşamımın sonuna dek sevecektim. Buyüzden sevdiğim kadını tanımaktan korkar oldum.
***
23 Ağustos 1959
İnsanlar, ilk evliliklerinde kendileridir, oldukları gibidir, herneyse, herkimse odurlar. İlk evliliklerdeki geçimsizlikler de buyüzden çıkar. İkinci evliliklerinde kişiliklerinden, olduklarından, kendilerinden indirim yaparlar. Bir erkek, ikinci kez evlenmiş, karısının da ilk evliliğiyse, bu kadın, kocasının kendisinden, kendi oluşundan, kişiliğinden nasıl indirim yaptığını bilmez, bilemez. Buyüzden ikinci evlilikler uyumlu sanılır. Gerçekte bu uyum değil, ikinci evliliğini yapanın kendinden indirimidir.
Üçüncü evlilikte indirim daha da artar. Her yeni evlilikte indirim arta arta, kişilik hiçe iner.
Uzun süren birinci evliliklerde, bu indirimler eş değiştirilmeden yapılmış demektir. Kişilikten indirim bir insanı hiçe indirir. Gerçekte o insan, olduğu gibi, yani kendisi olan insan değildir.
Bir erkek, kişiliğinden indirim yaparak ikinci evliliğinde mutluluğa kavuşmuşsa, bu, yapma bir mutluluktur. Kendinden bu indirimi ilk evliliğinde yapmış olsaydı, çok daha mutlu olurdu.
İlk kocaya varan bir kadın, kocasının ikinci evliliğiyse, karşısında gördüğü adamı, o adamın kendisi sanır. Oysa o erkek, gerçekte olduğunun yüzde kırk, yüzde elli indirimlisidir, kendisi değildir. Birinci evlenmeden elde edilen deneyle, kendinden, oluşundan, kişiliğinden fedakârlık etmektedir. Çok pahalıya satın alınmış yapma bir mutluluktur.
***
Keşfedemiyoruz kendimizi, kimbilir ne çok yanlarımızı keşfedemeden öleceğiz. Bana niçin gülmece yazarı olduğumu Türkiye'de ve Türkiye dışında çok sormuşlardır Bu sorunun doğru yanıtını verebilmem için, (yanı kendimin bu yanımı yanıtı keşfedebilmem için bu yaşa (72) gelmem gerekiyormuş.
Soba yakmadım, yakamam!
Kalp ve inme varken bile....
***
Vakıf, 1 Kasım 1987 Pazar, saat 11.05
Sevi nedir? Sevi insanın karşı cinsten kendisine çekici gelen biri karşısında kendi kendini büyulemesidir. İnsan kendini büyüleyince karşısındakini olduğu gibi, onun gerçekliğiyle değil, kendi görmek istediği gibi, gönlüne göre görmeye başlar. Sevgili bir bulut arkasında, bir tül altında, ay ışığında görünür. Herşeyi güzeldir, her davranışı, her sözü güzeldir.
İnsan sevdiğinin kendini büyülediğini sanır, oysa insan kendi kendini büyüler.
Bu büyü ve büyülenme nice uzun zaman sürerse sevi de sürer. Büyü bozulunca karşı cinsler birbirlerini, gönüllerinden geçirdikleri gibi değil, kendi oldukları gibi görürler. Tıpkı ay ışığı altında ayın yansıdığı çok güzel görünümlü suyun, güneş çıkınca pis bir su bırıkıntısı olduğunun görülüp anlaşılması gibi.
Sevi denilen bu buyüyü elden geldiğince bozmamaya çalışmak, uzatmak gerekir. İnsan kendi kendini büyüler. Büyüyü bozan yine kendisi olabilir ama daha çok karşı cins olur. Büyüyü bozmak demek kendisini seven insanın üstüne örttüğü tülden sıyrılması, buluttan çıkması, ay ışığından gün ışığıma geçmesi demektir. O zaman büyü bozulur ve işte o zaman büyülüyken bize güzel gelen aynı davranış, aynı söz, aynı tutum, aynı organlar bu kez çok çirkin gelmeye başlar.
Birbirlerine büyülüyken evlenen çiftler evlendikten bir zaman sonra büyüleri bozulup da kendilerini gerçeklikleriyle görünce ayrılamazlarsa, ayrılma olanakları yoksa, türlü nedenlerle, örneğin çıkarlar yada çocuk gibi, ayrılmak ellerinde değilse, biyanın bozulan büyüsü öbür yanca bozulmamışsa, işte o evlilik bir cehennem azabı olarak sürer. Cehennem azabına çevirmemek içın evliliği o eski seviyi yaratan duyguların yerine aklı koyarak evlilik sürdürülebilir.
Aziz Nesin
Mum Hala
Böyle Gelmiş Böyle Gitmez