Şiir Denizinde Sandalıyla Yol Alan Biri

Şair: Şiir Antolojim

“Evinde ailesiyle güven içerisinde oturan kimse, Allah Teâlâ’ya ve lütfuna, denizde bir tahta parçası üzerinde olan kimseden daha az muhtaç değildir.”

Bu söz üzerinde düşündüğümde, insanın muhtaçlığının yalnızca zor zamanlarda ortaya çıkmadığını düşünüyorum. Denizin ortasında bir tahta parçasına tutunan insanın muhtaçlığı apaçık ortadadır; fakat güvenli bir evde yaşayan insanın da başka türlü muhtaçlıkları vardır. İnsan yalnızca bedenini ve hayatını sürdürmeye değil, iç dünyasını da korumaya muhtaçtır. Gündelik hayatın zorunlulukları, geçim telaşı, sorumluluklar, işin kendine özgü ritmi ve dünyanın giderek hızlanan temposu insanı fark etmeden kendi dışına savurabilir.

Belki insanın kendisine bir meşgale edinmesi biraz bununla ilgilidir.

Süheyl Ünver’in “Her insanın bir mesleği olmalı, bir de meşgalesi. O meşgale bizim kültürümüzdür.” sözünü bu yüzden kıymetli buluyorum. Meslek, çoğu zaman hayatımızı sürdürmek için yaptığımız iştir. Meşgale ise insanın kendisini kurduğu, iç dünyasını beslediği, bakışını incelttiği alandır.

Benim meşgalem şiir oldu.

Aslında “seçtim” demek tam olarak doğru değil. Şiiri bir gün karşıma alıp hayatımın bundan sonraki meşgalesi olarak belirlemedim. Daha çok yıllar içinde şiirin peşine takıldım. Önce okumak vardı. Sonra bazı şiirleri yeniden okumak. Bazı şairleri merak etmek. Bir dizeyi başka bir yerde aramak. Bir kelimenin anlamına bakmak. Bir imgenin başka şairlerde nasıl kullanıldığını fark etmek. Sonra bunların her biri başka bir kapı açtı.

Bugün geriye dönüp baktığımda şiirin hayatımda ne zaman bu kadar geniş bir yer kapladığını tam olarak söyleyemiyorum. Çünkü şiirle ilgimin geçmişi 1990’lara kadar uzanıyor. Fakat 2012’den bu yana bu ilişkinin görünür bir tarafı var: Yaklaşık 2.100 şairden 8.700 şiir yayımlamışım.

Bu rakamı ilk düşündüğümde aklıma gelen şey, aslında 8.700 şiir değil.

8.700 şiirin arkasında kalanlar.

Çünkü yayımlanan şiir, okunan şiirlerin tamamı değil. Bir şiiri paylaşmadan önce onu bulmak, okumak, değerlendirmek, bazen başka şiirlerle karşılaştırmak gerekiyor. Aynı şairin başka şiirlerine bakılıyor. Kitabın tamamı okunabiliyor. Şairin hayatına, dönemine, söyleşilerine, başka eserlerine gidilebiliyor. Bazı şiirler beğeniliyor ama paylaşılmıyor. Bazıları bir süre sonra yeniden okunuyor. Bazı şairler birkaç şiirle arşive girerken bazıları uzun süreli bir okumaya dönüşüyor.

Dolayısıyla blogda görünen 8.700 şiir, yıllar boyunca yapılmış çok daha büyük bir okuma, seçme ve eleme sürecinin yalnızca görünen kısmı.

Bu yüzden bugün şiirle ilişkimi yalnızca “şiir okumak” diye tarif etmek bana eksik geliyor.

Bunun nasıl göründüğünü bir okuyucunun yıllar önce yazdığı bir cümlede fark etmiştim. Bir başka blogda “Siz bana mısraların arasında dolanan birini anımsatıyorsunuz" yazmıştı. Bu cümleyi sevmiştim. Belki de şiirle yıllardır kurduğum ilişkiyi bundan daha iyi anlatan bir ifade bulamadığım için, Şiir Antolojim’de biyografimin açıklamasına onu biraz değiştirerek yerleştirdim:

“Mısraların arasında dolanan biri.”

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu cümlenin yalnızca hoşuma gittiği için orada durmadığını düşünüyorum. Gerçekten de yıllardır yaptığım şey biraz bu. Bir mısradan diğerine, bir şairden diğerine, bir kitaptan başka bir kitaba, bazen bir dilden başka bir dile dolanıp duruyorum. Bazen nereye varacağımı bilmeden bir şiirin peşine düşüyorum. Bazen de yıllar önce geçtiğim bir yere yeniden uğruyorum.

Belki de “Bercestelerim” diye adlandırdığım arşiv bunun en somut göstergelerinden biri.

2012'de açtığım o bloğa bugün yeniden baktığımda, orada yalnızca şiir başlıklarını değil, yıllar içinde zihnimi meşgul etmiş bir dünyanın haritasını görüyorum. Ağlamak, Anne, Aşk, Ayrılık, Baba, Babalar ve Oğullar, Bellek, Çocukluk, Dargınlık, Deniz, Ev, Gam, Gitmek, Gülüş, Güneş, Güvercin, Hüzün, İhtiyarlık, İntihar, İstanbul, Kader, Kar, Kalp, Kiraz, Kuş, Mezar, Ölüm, Pencere, Sandal, Sigara, Sonbahar, Suskunluk, Teselli, Tren, Uyku, Vapur, Veda, Yağmur, Yolculuk, Yorgunluk, Yalnızlık, Zambak…

Bunlara bugün baktığımda, aslında şiirde neyin peşinden gittiğimi daha iyi görüyorum.

Ben yalnızca şairlerin peşinden gitmemişim.

İnsan hâllerinin peşinden gitmişim.

Bazen bir duygunun.

Bazen bir nesnenin.

Bazen bir mekânın.

Bazen bir hatıranın.

Bazen tek bir kelimenin.

Şiirleri yalnızca şairlerine göre değil, bende bıraktıkları izlere göre de biriktirmişim.

Bu yüzden “Bercestelerim” benim için sıradan bir seçki başlığından daha fazlası. Orada yıllar içinde zihnimde yer etmiş şiir parçaları, temalar ve imgeler var. Bir bakıma kendi şiir hafızamın kenar notları.

Ve bugün geriye dönüp baktığımda, bu hafızanın bana zaman zaman şaşırtıcı sürprizler yaptığını da görüyorum.

Bunun en güzel örneklerinden birini Tirukkural’ı okurken yaşadım.

Tiruvalluvar’ın 1088. bölümündeki şu mısrayla karşılaştım:

Savaş meydanında düşmanlarımı bile korkutan gücüm,
onun ışık saçan alnının önünde paramparça oldu.

Savaş meydanında düşmanlarını bile korkutan bir insanın gücü, sevgilisinin ışık saçan alnı karşısında paramparça oluyor.

Bu mısraları okurken yıllar önce okuduğum Yavuz Sultan Selim’in beyti birdenbire zihnimde beliriverdi:

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.

“Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân” diyen, yani aslanların bile kendi kahredici pençesi karşısında titrediğini söyleyen hükümdar, ikinci mısrada bütün bu kudretini bir anda kaybediyor ve “bir gözleri âhû” karşısında zebun olduğunu söylüyor.

Bir tarafta Tiruvalluvar.

Bir tarafta Yavuz Sultan Selim.

Biri Tamil edebiyatının çok eski dünyasından, diğeri Osmanlı divan şiirinden. Aralarında bin yılı aşan bir zaman, bambaşka diller ve kültürler var. Fakat iki şiirde aynı insanlık hâli karşıma çıkıyor: Dünyaya karşı güçlü olan insan, sevdiği kadının karşısında yeniliyor.

Bu benzerliği yakaladığım andaki heyecanımı bugün bile hatırlıyorum.

Çünkü o anda yalnızca iki şiirin birbirine benzediğini görmedim. Yıllar önce ayrı ayrı okuduğum iki şiirin, aradan bunca zaman geçtikten sonra zihnimde birbirine bağlandığını gördüm.

Bir şiir yıllarca hafızamın bir köşesinde durmuştu.

Diğeri, bin yılı aşan bir mesafeden gelip onun yanına oturdu.

Sanki iki şiir, benim zihnimde birbirleriyle konuşmak için yıllarca beklemişlerdi.

İşte şiirle neden bu kadar uzun zamandır meşgul olduğumu açıklayan anlardan biri de bu.

Çünkü şiir bazen okuduğunuz anda bitmiyor.

Bir dize zihninizde yıllarca bekliyor.

Sonra başka bir çağdan, başka bir dilden gelen bir dizeyle karşılaşıyor ve birden anlamı genişliyor.

O an, yıllardır yaptığınız okumaların birbirinden kopuk olmadığını hissediyorsunuz.

Şiir hafızası belki de biraz böyle bir şey: İnsan okuduğunu yalnızca hatırlamıyor; yıllar sonra yeniden karşılaştırabileceği bir yere kaldırıyor.

Bu keşfin bende uyandırdığı heyecan, şiirle uğraşmanın bana verdiği en güzel duygulardan biri.

Çünkü bir şiiri okurken yalnızca o şiiri okumuyorsunuz. Gelecekte başka bir şiirle karşılaşma ihtimalini de farkında olmadan taşıyorsunuz.

Şiirle ilişkim zamanla yalnızca okumak ve araştırmakla sınırlı kalmadı; farkında olarak ya da olmayarak, kendimi ifade etmenin bir biçimine de dönüştü. Bir süre önce, altını çizdiğim satırların ve paylaştığım şiirlerin arkasına saklanarak duygularımı, beklentilerimi ve kırgınlıklarımı ifade etme alışkanlığı edindiğimi fark ettim.

Bir şair arkadaşımın “Birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir.” sözü bu yüzden bana çok anlamlı geliyor. Çünkü insan bazen kendi cümlesini kurmakta zorlanıyor; ama başka birinin kurduğu cümlede kendisini bulduğunda, o cümleyi işaretleyerek aslında kendisinden bir parçayı da görünür kılıyor.

Bazen söyleyemediğim bir şeyi benim yerime söylediler, bazen içimde adını koyamadığım bir duyguyu adlandırdılar; bazen de söylemeye cesaret edemediğim sözleri onlar söylüyormuş gibi paylaştım.

Böyle zamanlarda şiir benim için yalnızca bir metin olmaktan çıktı; söyleyemediklerimin, söylemek isteyip de cesaret edemediklerimin dolaylı bir dili hâline geldi. Bir şiiri paylaşırken yalnızca bir şairi başkalarına tanıtmadığımı; zaman zaman kendimden bir parçayı, fakat bunu doğrudan kendimi ortaya koymadan, şiirin arkasına bıraktığımı düşünüyorum.

Belki de şiirle yıllardır kurduğum ilişkinin en mahrem tarafı buydu: Kendi sesimi bulmak kadar, kendi sesimi başkasının sesinde duyabilmek.

Belki bu yüzden yıllar içinde oluşan şiir arşivime bugün yalnızca bir edebiyat arşivi olarak bakamıyorum. İçinde okuduğum şiirlerin yanında, kim olduğuma dair farkında olarak veya olmayarak bıraktığım izler de var.

Beni şiirde tutan şeylerden biri de tam olarak bu.

Şiirin hiçbir zaman yalnızca şiirin kendisiyle sınırlı kalmaması.

Bir şiirden tarihe geçilebiliyor.

Bir kelimeden coğrafyaya.

Bir imgeden başka bir kültüre.

Bir şairden başka bir şaire.

Bir kitap, başka bir kitabın kapısını açabiliyor.

Bazen bu yolculuk beni çok eski metinlere kadar götürüyor.

Hint edebiyatı üzerine araştırırken Rig-Veda’ya kadar uzandığım oldu. Binlerce yıl önce söylenmiş sözlerin, insanın bugün hâlâ taşıdığı bazı duygulara dokunduğunu görmek beni hep etkiledi.

Diller değişiyor.

Şehirler değişiyor.

İmparatorluklar ortadan kalkıyor.

İnsanların yaşama biçimleri değişiyor.

Fakat aşk, sevmek, ayrılmak, beklemek, yalnızlık, ölüm, ev, bir yere ait olmak, bir yerden kopmak ve daha bir çok şey şiirde kalıyor.

Belki şiirin beni en çok etkileyen taraflarından biri bu.

Binlerce yıl önce yaşamış bir insanın söylediği bir sözün bugün benim içimde karşılık bulabilmesi.

Şiir böylece yalnızca geçmişi okumak olmaktan çıkıyor. İnsanlığın uzun hafızasında kendimize ait bir ses aramaya dönüşüyor.

Bu nedenle şiirle meşguliyetimi bir tür hafıza çalışması olarak da görüyorum.

Unutulmuş bir şairi bulmak, yalnızca eski bir metni ortaya çıkarmak değil.

Bir insanın sesini yeniden duyulur hâle getirmek.

Bir kelimeyi yeniden hatırlamak.

Bir şiirin yıllar sonra başka bir insana ulaşmasına aracılık etmek.

Belki bu yüzden şiir paylaşmak da benim için yalnızca bir içerik üretme işi olmadı.

Bir şiiri paylaşırken, onu kendi hayatımdan çıkarıp başka insanların hayatlarına bırakıyorum.

Kimin karşısına çıkacağını bilmiyorum.

Bir gün, hiç tanımadığım bir insanın o şiirde kendisinden ne bulacağını, bulduğunda da ne yapacağını bilmiyorum.

Ama şiirin böyle bir gücü olduğuna inanıyorum.

Bazı şairlerde ise bu ilişki daha da derinleşti.

Hüsrev Hatemi bunun benim için özel örneklerinden biri.

Hatemi’nin şiirlerinin yanı sıra anılarını ve denemelerini de içeren eserlerinin tamamı kitaplığımda. Bunların tümünü okudum. Blogda da onunla ilgili yaklaşık 60 paylaşım var.

Böyle bir okumada artık yalnızca şiirleri okumuyorsunuz. Şairin dünyasına girmeye çalışıyorsunuz. Şiirlerin arkasındaki insanı, hafızayı, düşünceyi, yaşanmışlıkları anlamaya çalışıyorsunuz. O bunu başarıyla sergileyen biriydi. Kitaplarının sonunda şiirin tarihçesini okuruyla paylaşır, bizi hiç gitmediğimiz yerlere götürür, hiç bulunamayacağımız ortamlara sokardı.

Bir şairden üç şiir okumakla, o şairin bütün eserlerine yaklaşmaya çalışmak arasında önemli bir fark var.

Ben zaman içinde ikinci tarafa doğru kaydım.

Bu nedenle bugün şiirle meşguliyetimi yalnızca “çok şiir okudum” diye anlatmak istemiyorum. Daha doğrusu, mesele yalnızca miktar değil. Bir şiiri ne kadar uzun süre zihninizde taşıdığınız, bir şairin dünyasına ne kadar yaklaştığınız, bir kelimenin peşinden ne kadar uzağa gittiğiniz de önemli.

Bazen tek bir şiir, yüz şiirden daha uzun süre sizinle kalabiliyor.

Bazen tek bir dize, yıllar sonra yeniden karşınıza çıkıyor. Tıpkı denizi izlerken suya dalmış bir karabatağın aniden yüzeye çıktığına şahit olup şaşırdığınız o an gibi.

Bazen yıllar önce okuduğunuz bir şiiri başka bir yaşta yeniden okuduğunuzda, aynı şiirin bambaşka bir tarafını görüyorsunuz.

Şiir bu anlamda insanın kendi hayatıyla da birlikte değişiyor

Bir dönem sandal, kayık ve tekne imgelerine uzun süre eğildim. Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun şiirle meşguliyetimin tamamını anlatmadığını biliyorum. Sandal, şiirde beni bir dönem uzun süre peşinden sürükleyen imgelerden biriydi; ama onun yanında ölüm vardı, yalnızlık vardı, yolculuk vardı, çocukluk vardı, yağmur vardı, sigara vardı, İstanbul vardı, ev vardı, kalp vardı.

Bir imgeye takılıp kalmakla şiirin tamamında bir insanı aramak arasında aslında büyük bir fark yokmuş.

Sandalın peşinden giderken de insanı arıyordum.

Bir insan neden kendisini bir sandalda düşünür?

Aşağıda paylaştığım karikatürü kesip saklayalı belki 30 yıl olmuştur. O sandalda balık yakalayan gencin sevincini de, babanın hayal kırıklığını da anlıyorum. Ben sandaldaki o genç olarak kaldım, şiir denizinde kıçı kırık teknemle hâlâ dolanmaya devam ediyorum. Bu meşgalemden birileri hayal kırıklığı yaşıyor da olabilir.

Neden bir şair için yolculuk bir vapura, yalnızlık bir iskeleye, hayat bir tekneye, bekleyiş bir pencereye dönüşür?

Neden yağmur bazı şairlerde huzur, bazılarında hüzün, bazılarında hafıza olur?

Neden sigara bir şiirde yalnızca sigara olarak kalmaz?

Neden bir ev, içinde yaşayanlardan daha uzun bir hafızaya sahip olabilir?

Bu soruların peşinden giderken şiirin benim için giderek bir “konu” olmaktan çıktığını fark ettim.

Şiir, dünyayı okuma biçimlerinden biri hâline geldi.

Bir kelime bazen beni başka bir şaire götürdü. Bir şair başka bir dile. Bir dil başka bir kültüre. Bir kültür başka bir zamana.

Şiirle uğraşmanın bende değiştirdiği en önemli şeylerden biri bakmak oldu.

Eskiden baktığım şeylerin hepsini daha az gördüğümü düşünüyorum.

Şimdi bir nesnenin yalnızca kendisine bakmakla yetinmiyorum.

Bir sandal görüyorum; ama onun şiirde neye dönüşebileceğini de düşünüyorum.

Bir pencere görüyorum; bir şairin dünyasında bekleyişe, dışarıyla içerisi arasındaki sınıra veya yalnızlığa dönüşebileceğini hatırlıyorum.

Bir sigara görüyorum; onun bir şairin şiirinde zamanın, ölümün, yalnızlığın veya düşüncenin parçası olabileceğini biliyorum.

Yağmur görüyorum; başka birinin hafızasında çocukluk olabileceğini düşünüyorum.

Bir ev görüyorum; içinde yaşayan insanların hikâyelerinden çok daha fazlasını taşıyabileceğini hissediyorum.

Şiir bana nesnelerin arkasındaki hikâyeyi aramayı öğretti.

Belki bu yüzden gündelik hayatta da bazı şeylere daha uzun bakıyorum.

Bir kelimeyi duyduğumda yalnızca sözlük anlamını düşünmüyorum.

Bir insanın söylediği sıradan bir cümlenin arkasında bile başka bir hikâye bulunabileceğini düşünüyorum.

Bu, hayatı biraz daha karmaşıklaştırıyor.

Ama aynı zamanda inceltiyor.

Modern hayat ise bizi tam tersine çağırıyor. Hızlan, yetiş, çalış, kariyer yap, daha çok para kazan, tüket.

Şiir ise beni zaman zaman bütün bunların dışına çıkarıyor. Kemal Sayar’ın tavsiye ettiği gibi “yavaşla”tıyor.

Bir dizeyi tekrar okutuyor.

Bir kelimenin üzerinde durduruyor.

Anlamadığım bir şiiri hemen terk etmek yerine bekletiyor.

Bazen yıllar sonra yeniden okumamı sağlıyor.

Benim ritmim şiirde yavaşlıyor.

Bir şiir kitabının başında saatler geçirebiliyorum. Bir şairin hayatını araştırırken başka bir kitaba geçebiliyorum. Bir imgenin peşinden başka bir ülkeye, başka bir zamana gidebiliyorum. Bazen başlangıçta sorduğum sorunun cevabını bulamadan başka sorularla karşılaşıyorum.

Ama artık bunun boşa geçen zaman olduğunu düşünmüyorum.

Şiir, dünyanın hızı ve karmaşası içinde benim için bir sandal vazifesi görüyor.

Denizi durdurmuyor.

Dalgaları susturmuyor.

Hayatın telaşını ortadan kaldırmıyor.

Fakat bütün bu hızın içinde bana başka bir ritim kazandırıyor. Bir kelimenin üzerinde durabilmeyi, bir dizeyi yeniden okuyabilmeyi, bir imgenin peşinden gidebilmeyi mümkün kılıyor.

Dünyanın akışına kapılıp gitmek yerine, zaman zaman kıyısından bakabilmemi sağlıyor.

Belki şiirle meşguliyetimin asıl karşılığı burada.

Çünkü şiir benim için hayatın dışında kurulmuş bir sığınak değil.

Hayatın tam ortasında, onun hızına bütünüyle teslim olmadan durabilmenin bir yolu.

Bu yüzden “meşgale” kelimesini “hobi” kelimesinden daha anlamlı buluyorum.

Hobi, boş zamanın doldurulması olarak anlaşılabilir.

Meşgale ise insanın kendisine ayırdığı ve zaman içinde kendisini de biçimlendiren bir alan.

İnsanın orada para kazanması gerekmiyor.

Başarılı olması gerekmiyor.

Bir başkasının takdirini kazanması gerekmiyor.

Hatta yaptığı şeyi kimseye göstermesi bile gerekmiyor.

Bir insan bahçeyle, musikiyle, hatla, koleksiyonu yapmakla uğraşabilir.

Bunların hepsinde ortak olan şey, insanın kendisini yalnızca fayda üzerinden tanımlamaktan kurtulması.

Modern dünyanın sürekli sorduğu “Bunun ne faydası var?” sorusuna karşı, insanın hayatında faydayla ölçülemeyen şeylerin de bulunabileceğini hatırlaması.

Bir şiirin ekonomik değeri nedir?

Bir kelimenin üzerinde yarım saat düşünmenin?

Eski bir kitabın peşine düşmenin?

Unutulmuş bir şairi yeniden bulmanın?

Binlerce yıl önce söylenmiş bir sözün kaynağını araştırmanın?

Bunların hiçbirini kolayca ölçemeyiz.

Ama insan yalnızca ölçülebilen şeylerden oluşmuyor.

İnsanın kendisini insan yapan taraflarından biri de faydaya indirgenemeyen bu alanlarda ortaya çıkıyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, yıllar boyunca yaptığım şeyi başka türlü adlandırabiliyorum.

1990’lardan beri şiir hayatımın önemli bir yerinde.

Bazı şairler birkaç şiirle kaldı.

Bazıları uzun süre benimle kaldı.

Bazıları hakkında yalnızca şiirlerini okudum.

Bazılarının dünyasına daha fazla girmek istedim.

Hüsrev Hatemi gibi bazı şairlerde ise şiirlerin ötesine geçip anılara ve denemelere kadar uzandım.

Tiruvalluvar ile Yavuz’un dizelerini yıllar sonra aynı yerde buluşturan da işte bu uzun meşgalem oldu.

Bir zamanlar okuduğum bir şiir hafızamın bir köşesinde kaldı.

Yıllar sonra başka bir şiir geldi ve ona dokundu.

O anda, geçmişte okuduğum hiçbir şeyin bütünüyle kaybolmadığını hissettim.

Bazı dizeler unutuluyor sanıyoruz.

Belki yalnızca görünmez bir yere çekiliyorlar.

Sonra yıllar sonra, hiç beklemediğimiz bir anda yeniden ortaya çıkıyorlar.

Bütün bunlara birlikte bakınca, şiirin benim için bir “boş zaman uğraşı” olduğunu söylemek artık mümkün görünmüyor.

Bu, yıllar içinde hayatımın bir parçası hâline gelmiş.

Belki farkında olmadan kendime bir meşgale edinmişim.

Daha doğrusu, bir meşgale beni kendisine edinmiş.

"Sonsuzluğa açılan mısralardan öyle çok var ki nereye gittiğini bilmeden yalpalayan o titrek gemi seçtiğim şiirlerin ağırlığına dayanır mı bilmiyorum."

Süheyl Ünver’in insanın bir mesleği bir de meşgalesi olmalı sözünü şimdi daha iyi anlıyorum.

Çünkü hayatın maddi tarafını sürdürmek zorunda.

Ama bir de meşgalesi olmalı.

Çünkü insan yalnızca geçinmek için yaşamıyor.

Meslek insanın dünyadaki yerini belirleyebilir.

Meşgale ise o yerde nasıl bir insan olacağını etkileyebilir.

Belki bu yüzden insanın kendisine incelik katan bir uğraşı olması önemli.

Çünkü insan neyle uzun süre meşgul olursa, biraz da ona benziyor.

Bahçeyle uğraşan insan toprağın zamanını öğreniyor.

Musikiyle uğraşan insan sesi ve sessizliği dinlemeyi öğreniyor.

Hatla uğraşan insan çizginin sabrını öğreniyor.

Bir çocukla incelikli bir ilişki kuran insan başka bir insanın dünyasına girmeyi öğreniyor.

Şiirle uğraşan insan ise kelimelerin, sessizliklerin, imgelerin ve insan hâllerinin üzerinde daha uzun süre durmayı öğreniyor.

Benim öğrendiğim şey biraz bu oldu.

Başlangıçta sözünü ettiğim denizdeki tahta parçasını şimdi başka türlü düşünüyorum.

İnsan evinde güven içinde yaşarken de Allah’ın lütfuna muhtaç.

Belki insanın bu muhtaçlığını hatırlamasının yollarından biri, hayatını yalnızca zorunluluklardan ibaret hâle getirmemesi.

Kendisine ruhunu inceltecek bir alan açması.

Ben o alanı şiirde buldum.

Yıllar boyunca bir şiirin peşinden başka bir şiire, bir şairin peşinden başka bir şaire, bir kelimenin peşinden başka bir dile gittim.

Bazen ölümün.

Bazen yalnızlığın.

Bazen çocukluğun.

Bazen yağmurun.

Bazen bir evin.

Bazen bir sigaranın.

Bazen bir yolculuğun.

Bazen bir sandalın peşinden gittim.

Ama şimdi bütün bunların altında başka bir şey aradığımı düşünüyorum:

İnsanı, kendimi, yakınlarımı.

İnsanın dünyayla, zamanla, ölümle, yalnızlıkla, aşkla, hafızayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi.

Belki şiirin bana verdiği en büyük imkân da bu oldu.

Dünyayı yalnızca olduğu gibi görmek değil, insanın dünyayı nasıl gördüğünü de görmeye başlamak.

Bu yüzden şiirle meşguliyetimi boş zaman uğraşı olarak görmüyorum.

Meslek hayatımı sürdürmemi sağlıyor olabilir.

Şiir ise hayatıma nüfuz etmeme yardım ediyor.

Beni dünyadan uzaklaştırmıyor.

Dünyaya daha dikkatli döndürüyor.

Bana başka bir hayat vermiyor.

Elimdeki hayata başka türlü bakmayı öğretiyor.

Ve belki yıllar boyunca yaptığım bütün o okumaların, seçmelerin, araştırmaların, notların ve paylaşımların altında çok basit bir ihtiyaç var:

Hayatın hızında kendimi bütünüyle kaybetmemek. Biraz durup bakmamı, düşünmemi, incelmemi sağlıyor.

Belki insanın kendisine bir meşgale edinmesi tam olarak bunun için gerekli.

Hayatın içinde kaybolmamak için.

Kendini yalnızca yaptığı işten ibaret sanmamak için.

Gördüklerini yeniden görebilmek için.

Son birkaç yıldır yeni okumalarım da azaldı. Daha çok, yıllar önce okuduğum ve paylaştığım şiirlere dönüyorum. Behramoğlu’nun dediği gibi:

Kapılarını yıllardır çalmadığım
Eski dost evleri gibi
Eski şiirlerim
Kitaplarda
Bekler beni…

Girip dinlendiğim olur
İçlerinde
Bir kahve içimi
Çıkıp giderim sonra
Buruk bir hüzün
Bırakıp geride…

Ben de eski paylaşımlarımı yeniden ziyaret ediyorum. Bir zamanlar okuduğum şiirlerin yanına uğruyor, onu okuyan yaşımdan bir süreliğine ayrılmadan, o yaşın yanında kalıyorum. Halini hatırını soruyorum. Merak ettiği bu günden pek bahsetmiyorum. Bir süre birlikte oturuyoruz. Sonra vedalaşıp kalkıyorum yanından.

Belki şiirle yıllardır kurduğum ilişkinin en güzel taraflarından biri de bu. Şiirler yalnızca benim geçmişimde kalmıyor; ben de onların geçmişinde kalıyorum. Yıllar sonra yeniden karşılaştığımızda, hem onları hem kendimi başka türlü görüyorum.

Belki insanın bir meşgalesinin olması biraz da budur: Hayatın içinden geçerken kendisinden geride kalanlara bütünüyle yabancılaşmamak. Eski dost evlerine uğrayabilmek. Bir kahve içimi kadar oturabilmek. Sonra yeniden kendi zamanına dönebilmek.

Ben kendi payıma şiiri buldum.

Ve yıllardır, dünyanın bütün hızı ve karmaşası içinde, onun üzerinde yol alıyorum.

Şiir benim için yalnızca okuduğum bir şey değil; dünyanın içinde kendime açtığım bir alan.

Belki de bütün bu yılların sonunda söyleyebileceğim en sade şey şu:

Mesleğim hayatımı sürdürdü; şiir, hayatın içinde nasıl kalacağımı öğretti.