Hüsrev Hatemi: Bir Şiirin Kenarında Kalan Veda
YETMİŞ YIL SONRA
İlk defa
Yetmiş yıl önce gördüğüm mezarlığa
Dün yine gittim;
İlk gidişimde çenemin altında gördüğüm toprak,
Bana bir hayli uzaktı,
Servilerin doruğu ve gökyüzü de.
Dün, toprak çok yakınlaşmıştı
Servilerin doruğu yine uzak
Gökyüzü de bir hayli yakın.
Birinci alamet: Son’un yaklaşması
İkincisi fazla yıpranmamış olması çocukluğumun,
Üçüncü alamet:
Allah’tan uzaklaşmadan yaşamış olmam...
İçimden yükseldi sanki
Yeryüzünün, gökyüzünün
Ve görünmese de denizin ezgisi,
Bir şükür ilâhisi.
Hüsrev Hatemi
Bu gece kimi okusam diye düşünürken raftan Hüsrev Hatemi’nin Ağustos Melali kitabını aldım. Gün içinde “Tren Geçerken – Türk Şiirinin Raylarında Bir Yolculuk” dosyasını hazırlamış, onun “Karakavak” şiirinden bazı mısraları da dosyaya eklemiştim:
Kıyıda tahammülfersa çay bahçeleri,
Sıcak ve güneşte parlayan semaverler
Bu olmayacak..böyle gitmeyecek bu
Çoraklaştı bayırlar, çoraklaştı her yer
Ancak hatırlar gibiyim çiçekleri....Bu uğultudan nasıl ayrılır kederim?
Savrulurken tipi kent üzerinde kışın,
Keder de savrulsaydı ya..Hayır bilirim onu, kalır
Savrulmaz bilirim beni kül eder kederUzakta çay bahçeleri yerde çerçöp
Gittiğimin farkında olsaydı eğer,
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi
Ne kanıt istiyorum şimdi ne bir yorum
Derin bir keder şimdi sadece duyduğumUnutulmuş tren istasyonlarında ağaçlara
Benzemek değildi hiç dileğim.....
Mahzun saksağanların konuk olduğu,
Bir karakavağım şimdi,
Kentte tahammülfersa çay bahçeleri,
Oturmuş denize bakan insanlar.....Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu,
Ben, demiryolu yanında bir karakavak
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak.
Elime aldığımda, her zamanki alışkanlığımla önce altını çizdiğim satırlara ve düştüğüm notlara göz attım. Okurken çizmeden okuyamadığım gibi, son yıllarda okurken bana hissettirdiği şeyleri sayfanın kenarına yazmak da bir çeşit alışkanlığa dönüştü bende. Bunun iki sebebi var. Birincisi, kitabı yeniden açtığımda o gün neler hissettiğimi hatırlamak. İkincisi ise bir gün bu dünyadan ayrıldığımda kitaplarımı karıştıranlara benden küçük de olsa bir iz bırakmak.
Kitabın son şiiri olan “Yetmiş Yıl Sonra”nın kenarında 1 Şubat 2026 tarihli kendi el yazımı gördüm.
Şiiri okurken düşmüşüm bu notu:
“Geçenlerde de doğduğu evi ziyaret etmişti üstad.
Vuslat / veda vaktinin
yaklaştığını hissediyor; bazı yerlere şahsen gidiyor,
gidemediği yerleri de anıyor olmalı.”
Bu cümleyi yazarken Hüsrev Hatemi’nin doğduğu eve yaptığı ziyaretlerle ilgili X’teki paylaşımlarını da okumuştum. 2024'te, 1938’de doğduğu binayı 2022’de ziyaret ettiğini gösteren bir fotoğraf paylaşmıştı. Daha önceki bir paylaşımında ise 2008’de doğduğu eve son gidişinden söz ediyor; 65 yıl sonra yeniden gittiğinde kendisini avluya kabul eden Rum hanımın nezaketini anlatıyordu. Doğduğu ve çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği daireyi ise rahatsız etmemek için görmek istemediğini söylüyordu.
Ben bütün bunları biliyordum.
Fakat benim Hüsrev Hatemi ile ilişkim yalnızca bu paylaşımları okumaktan veya otuz beş yıllık bir okuru olmaktan ibaret değildi.
O, aynı zamanda bana şiiri bu denli sevdiren güzel insanlardan biriydi.
Kendisiyle X üzerinden mesajlaşmıştık. İleri yaşına ve yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen, “Kitabevine ziyaretinize gelmeyi arzu ediyorum” diyecek kadar tevazu sahibiydi. Bir şairin, bir hocanın, üstelik hayatının ileri bir dönemindeki bir insanın, kendisini ziyarete çağırmak yerine “Ben sizin kitabevinize gelmek istiyorum” demesi bende ayrı bir iz bırakmıştı.
Gelmesini gerçekten bekledim.
Fakat hastalığı uzun süre hastanede yatmasını gerektirdi. Böylece o ziyaret bir türlü gerçekleşmedi.
Nasip olmadı.
Sonra ben “Yetmiş Yıl Sonra” şiirini okudum.
Şair, yetmiş yıl önce gördüğü mezarlığa yeniden gitmektedir. İlk gidişinde toprağın uzak olduğunu söyler; servilerin doruğu ve gökyüzü de uzaktır. Yetmiş yıl sonra ise mesafeler değişmiştir: toprak çok yakınlaşmış, gökyüzü de bir hayli yakınlaşmıştır.
Ardından üç “alâmet” sayar:
Son’un yaklaşması.
Çocukluğunun fazla yıpranmamış olması.
Allah’tan uzaklaşmadan yaşamış olmak.
Ben de o gün, doğduğu eve yaptığı ziyaretleri hatırlayarak sayfanın kenarına:
“Vuslat / veda vaktinin yaklaştığını hissediyor...”
diye yazmışım.
O sırada bunun yalnızca şiirin bende uyandırdığı bir çağrışım olduğunu düşünüyordum. Bir şairin, hayatının ilerleyen dönemlerinde çocukluğunun mekânlarına, doğduğu eve, geçmişine doğru dönmesini anlamaya çalışıyordum. İnsan yaşlandıkça yalnızca geriye bakmıyor; bazen hayatının başlangıç noktalarına dönerek sonunu da düşünmeye başlıyor.
Bugün ise o notu yeniden okuyorum.
1 Şubat 2026'da yazılmış.
Hüsrev Hatemi’nin vefatından yaklaşık iki ay önce.
Bu nedenle o birkaç satır benim için artık sıradan bir okur notu değil. Sonradan, ölümünün bilgisiyle yazılmış bir yorum da değil. Tam tersine, o henüz hayattayken, şiiri okuduğum anda ve onun doğduğu eve dönüşlerini biliyorken yazılmış bir not.
İnsanın kendi el yazısının böyle bir tarihe dönüşeceğini bilmesi mümkün değil.
Belki de bu yüzden bugün “Yetmiş Yıl Sonra”yı okurken şiirin içindeki “Son” kelimesi eskisinden farklı duyuluyor.
Çünkü şair hayatının son döneminde doğduğu eve dönüyor, geçmişinin mekânlarına yeniden bakıyor; şiirinde ise yetmiş yıl sonra toprağın yakınlaştığını söylüyor.
Doğduğu yere dönüyordu; şiirinde ise toprağa yaklaştığını söylüyordu.
Ve bütün bunların sonunda korku değil, şükür vardı:
“Allah’tan uzaklaşmadan yaşamış olmam...”
Bu dize beni ayrıca babamın bana yazdığı mektuplardan birinin kenarına düştüğü derkenar nota götürdü:
“Her nerede olursan ol Yaradanını unutma!”
Yıllar, insanlar ve hayatlar birbirinden ne kadar uzak görünürse görünsün, bazı cümleler aynı yerde buluşuyor. Hatemi’nin şiirindeki “Allah’tan uzaklaşmadan yaşamış olmak” ile babamın öğüdündeki “Yaradanını unutma” arasında benim hafızamda böyle bir akrabalık oluştu.
Bu yüzden şiir artık benim için yalnızca yaşlılık ve ölüm üzerine yazılmış bir şiir değil. Hayatın sonuna yaklaşırken insanın geriye bakabilmesi, çocukluğunu hatırlaması, doğduğu yere dönmesi, kendisiyle hesaplaşması ve bütün bunların sonunda hâlâ şükredecek bir şey bulabilmesi üzerine bir şiir.
Sonunda:
“Bir şükür ilâhisi.”
diyor.
Belki de şiirin en güçlü tarafı burada. Ölüm düşüncesi şiirin içine girdiği hâlde şiirin sesi kararmıyor. Toprak yaklaşıyor ama gökyüzü de yaklaşıyor. “Son” beliriyor ama onun karşısında “şükür” yükseliyor.
Fakat bugün, ölümünden yaklaşık iki ay önce onun şiirinin kenarına “vuslat / veda” kelimelerini yazmış olduğumu görüyorum.
Kitabı yeniden açınca, şiirin yanında kendi el yazımla karşılaştım.
Bazı notlar yalnızca not değildir.
Yazıldıkları anda farkında olmadığımız bir zamanı, bir insanı ve bir duyguyu saklarlar.
Benim 1 Şubat 2026'da bu sayfaya düştüğüm birkaç satır da şimdi öyle.
Hüsrev Hatemi’nin “Yetmiş Yıl Sonra”sını bugün yeniden okurken, şiirin sonundaki “şükür ilâhisi” bana yalnızca bir dize gibi gelmiyor.
Bir şairin hayatına geriye dönüp baktığında söyleyebileceği son cümlelerden biri gibi geliyor.
Ve onu yalnızca bu şiiriyle değil, şiirini bana sevdiren o mütevazı hâliyle, gerçekleşmeyen bir kitabevi ziyaretiyle ve geride bıraktığı dizelerle hatırlıyorum.
Bu vesileyle Hüsrev Hatemi’yi rahmetle anıyorum.
Onu, “Sevinçler Bizimle Gelmez” şiirinin şu dizeleriyle selamlıyorum:
Sevinçler, yaşandıkları günlerin
Taşınmazlarıdır, hepsi
Hepsi ardımızda kalır.
Kimi sevinçler daha yüksektir
Ne zaman başımızı çevirsek
Eski siyah beyaz bir film gibi titrek,
Geçmiş günlerin doruklarında
Bir anıt misali görünür.Sevaplar, yol arkadaşlarımız
Hayat yolunda yan yana yürürüz
Vicdan azapları başımızın belası,
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin
Bizden hızlı yürürler önümüzde;
Ölüm kapısına bizden önce varır,
Alaycı bir bakışla beklerler bizi...Ne sevinçler, ne kitaplar
Yanımızda sadece
Sevaplarla azaplar.
Ve Kalanlar ve Gidenler: Kalanların Acılarından şu cümlesiyle:
“İnsanların neşeli şarkılar yanında böyle hüzünlü bestelere de ihtiyaçları vardır. Çünkü maalesef hayatımız her zaman şinanayla geçmiyor. Hicran günlerine talim yapmalıyız ki, birdenbire çarpılmışa dönmeyelim. Zaten insanın kendisi için ve sevdikleri için asıl hicran dönemini ölüm ilan eder.”
Hüsrev Hatemi'nin şiirlerine bakınca, insanın bazı hicran günlerine gerçekten önceden talim yapabileceğini düşünüyorum.
Ama insan, gerçek hicran geldiğinde, daha önce okuduğu bütün şiirlere rağmen yine de hazırlıksız yakalanıyor.
Belki geriye yalnızca şiirler, kitapların kenarlarına düşülmüş birkaç kelime ve gerçekleşmemiş bir ziyaret kalıyor.
Bir de şairin son şiirinden yükselen o ses:
“Bir şükür ilâhisi.”
Ve şimdi, kitabın son sayfasında kendi el yazımı görünce, o şükür ilâhisinin yanına benim için bir kelime daha ekleniyor:
Rahmet.