1.
Yazarken kağıtları karıştırdım
sayfaları değil.
Bir bak
cinsinden en iyi sen anlarsın.
Taşları, tahtaları, boyaları bilen
kağıtları da bilir.
Cinsinden en iyi sen anlarsın.
Seni seviyorum.
“Seni Seviyorum”u
hiç bu kadar özlememiştim.
“Seni Seviyorum”dan
bazan sıkılmıştım bile.
“Seni Seviyorum”un
harfleriyle, heceleriyle
iki sözcüğüyle can buldu
canlandı, ruh kazandı.
“Seni Seviyorum”un
gerçek olduğunu gördüm.
“Seni Seviyorum”, uykumun kaçması
bozulması dengemin.
– Saat kaç?
– Bilmem. Seni Seviyorum.
Seni seviyorum.
Gelecek yılı özleyen
son kuşlar kadar.
“Seni Seviyorum” dediğin
sesin kadar.
“Seni Seviyorum”un ilk mimarı sensin.
Ne kadar abarttım değil mi?
Sen öyle san.
Bir bak sesine, kendine, varlığına.
“Seni seviyorum” yerine
“çay içmeye gidiyorum” desen
aynı şey.
İstersen başka birşey söyle.
“Tahammül edemezsin” de.
Sana tahammül edemeyeceğimi düşünüyorsan
tahammülü düşünüyorsan
işte o zaman, tam o zaman
çok seviyorum seni
tahammülün sabrı kadar çok
Hiç ama hiç sevmediğim
bir şeyi sevdirdin.
Yüzeysel, biçimsel olanı derinleştirdin.
İçini doldurdun, anlam kazandırdın.
Yanılttın beni.
Bilmezdim, bilemezdim
ne olduğunu bilmeden gidecektim.
Niteliğini ve niceliğini
kafama kaktın.
Sen, adım gibi eminim
eksiksiz, kusursuz
“Seni seviyorum” dedin.
Gafil avlanmıyorum artık
“Seni seviyorum”dediğin zaman.
Umudum, bir çingil üzümüm
senin işin zor bu dünyada.
Yüzünü denize, dağlara
kayalara, taşlara, hayvanlara dön
Seni seviyorum.
Ne tohum gördüm, ne de fidan bildim.
“Ha” desen topraklığımdan vazgeçecektim.
Neredesin? Nereye saklandın?
Doğrudürüst saklan da görebileyim seni.
Sakla gölgeni de.
Nasıl işliyorsun, görmediğim
bilmediğim gergefini iliklerime, nasıl.
Dudaklarında benli bir tat
ben, sadece bakıyorum
kırlangıç kanatları soyuyor seni:
Kokusunu da soluğunu da duyuyorum çıplaklığının
burnumun yerinde olmak istiyorum.
Seni seviyorum.
Yarın denize, balığa çıkacağım
sen işlerini yaparken
bir not bulacaksın masanın üstünde.
Önceden söyleyeyim de şaşırma.
Bu bir ilan-ı aşktır.
“Böyle şeyler bir defa olur” deme
sayısı bilinmez
ama yeri ve zamanı gelince olur.
Ne yazıyor notta?
“Sen ömrümüzsün bizim”.
Benimki bir gün biter.
İmza, Süreyya.
Benimki hiç bitmez.
İmza, Deniz.
Gözün daldı, görüyorum.
Bir sarmaşığın ruhu geziniyor
yanımda, yöremde.
Sarıp özümü alacak
dal budak salacak.
Sen, hep ısrar edeceksin:
“Havalar soğumuştur. Üşüyorsundur.
Bir kazak giy üstüne, hastalanırsın.
Biliyorsun sana hastalanmak yasak.”
Çeksene şu sarmaşığı kendine
biraz daha dursa
sesini boğacak korkuyorum
Seni seviyorum
Otları sökülmüş taş aralarıyım.
Yarıklar içinde her yanım,
izmaritler, ayçiçeği kabukları
ters dönüp ölmüş böcekler
son yağmurlardan kalan boraz izleri
almış otların yerini.
Bakıp bakıp o taş aralarına
bakıp bakıp sana
“Çabuk eve gel
sana birşey okuyacağım diyorum.
Aklımı yıkıyorsun
Seni seviyorum.
Yağmura ve kara bayılıyor şairler.
Doluya yüz veren yok.
ya da ben rastlamadım.
Hadi gel doluya bir şiir yazalım
yağmurdan kaçışına
kışı kıskanışına
iriliğine, sevilmeyişine
bazan verdiği zararlara…
Yazdığımızı yayımlamayız
merak etme, söz.
Yokuşu çıkamayışının
çocukluğunun kokusu…
Kaydırak elinde
yolda kalışının kokusu…
Bazan hırçın bir genç kız gibi
oluşunun kokusu…
Kızım mısın, annem misin
etim-kemiğim-hücrelerim misin?
Eriyişimin kokusu.
Kaldırımlarda, sokaklarda, merdivenlerde…
Söyleyeceksin söylemesine de, olmuyor işte.
Ne de olsa korkağız
ya sürünürsek yerlerde
ya hayatımız aksarsa
parasızpulsuz, evsizbarksız,
çöpsüzçulsuz ortada kalırsak
ya kimse bakmazsa yüzümüze…
Süperaktifler, hiperaktifler ve benzerleri
gittikçe çoğalıyorlarmış.
mitoz ve amitoz çoğalmaymış.
Susup, derin bir nefes alıyoruz.
Çatlıyor üstünü örtmenin
bastırmanın kozalakları.
Seni seviyorum.
Yıldız poyraz, poyraz yıldız
sen gittin, dindi.
Toprakları tırmalıyor ellerim
gözlerim dağları küçültüyor
hiç farkında değilim
kafam yok ediyor mesafeleri.
Nedeni belli.
Batmadan.
dünya gözüyle bir bakalım, dedim Ay’a.
İnan ki halim yok.
Kolum kanadım kırık.
Bundan sonraki hayatımızdan
ne bekliyorsun?
Hepsini bir arada görürsen
ne yaparsın?
Çok oldu seni düşünmeye
yaşamaya başlıyalı.
Çok sevecen karışıyorsun.
Açığım sana.
Köpek gibi özlüyorum.
Acı çekiyorum, ama belli değil.
Nefesin, adın gibi kokuyor.
Seni Seviyorum.
Bundan sonra
kalbimin kaldığı yerde yaşamak istiyorum
Parçalanmış bir kalbi
daha fazla parçalamak istemiyorum.
Bu yüzden
toz değmemiş Mayıs gelinciklerini toplayıp
şurup yapacağım.
Peki, tamam
pembe gül şurubu da yaparım.
İkisini karıştırıp
bir damla limon damlatır
üstüne, kıyına, içine dökerim.
Bir gülgelincik şöleni istiyorsun, hissediyorum.
Seni Seviyorum.
Aramızda bir ruh oluştuğunu farkettim.
Hiç olmayacak şeyler soruyorum.
“İstemem, istemiyorum, hayır.” diyorsun.
Hiç ama hiç olmayacak birşey bu, doğru.
“Nehir içimizde, deniz çevremizdedir.”
Kimindi bu
Hani birara tamamını okumuştuk.
Doğru, Elliot’ın.
Afferin sana unutmamışsın.
En kalitelisinden
5 kilo sızma zeytinyağı hakettin.
Uğraştır beni
zamanımı al
söyleyip söyleyip vazgeçme
tutma kendini
Seni Seviyorum.
Yatıp uyumak istiyorum, ama ne gezer.
“Ben iyi bir okur sayılırım
fakat kendimi senin yanında boş hissediyorum” diyorsun.
Senden biraz daha yaşlıyım fark bu.
Ne komik değil mi?
Böyle durumlarda, halimden
hem memnunum hem değilim.
Gece, Yarımay ışığında kestim o kamışları
oldu bir kere.
Sana bulanıp gelen gömlek üstümde
çıplak bedenimde.
Tenimde tenin, bütün gün, bütün akşam.
Geceleri çıkarıp seni giyiniyorum.
“Hadi evimize gidelim.”
Seni Seviyorum.
Sana
yol kenarında açan
kokulu bir sarı çiçek vereyim.
Hemen çıkıp giden
hemen açıp kalan
hemen toprağını seven
suyunu ve senin suyunu
billura döndüren bir sarı çiçek…
Aç açabildiğin kadar
Ak akabildiğin kadar…
Bu hasretlik dayanılacak iş değil.
Başım çevriliyor bir o yana, bir bu yana.
Güzünden akan yaş, içinden geçen benimkinin eşi.
Kaç kere dilimin ucuna geldi. Namuslandım, diyemedim.
Ayrılık büküyor belimi, yaşlılık değil, bunun bir nedeni olmalı.
Sızlıyor işte burnumun direği.
Seni Seviyorum
Şimdi de lavanta çiçeği toplamaya gidiyorum.
Reçel yapacağım sana, yapayım da gör.
Sabah erken toplamak gerekir
bunu da sen bilmezsin.
En geç 10’da evde olurum.
Uyanmamış ol ki
sabah uykuna reçel serpeyim.
Lavanta çiçeği toplamaya…
Deniz dibini gösterebilen
rüzgâra soru sordurabilen
güneşte terlemiş yanık okaliptüs
(yani sıtma ağacı
gülme, okumam sonra)
pembesinden zor vazgeçen karabiber
bizi, bizim gibi görse
zeytin verecek o üç dört ağaç…
Gözünün rengine
dönüştürür gibi bakmıştın.
Herkesin ufku ermez
bizim yakınlığımıza
uzaklığımıza da.
Ne bileyim
bana harcadığın, harcayacağın
iyi zamanın çok olsun.
Gelincik gelincik kokunca rüzgâr
iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş
sana doyamıyorum.
Kim, seni
senin kendini sevdiğin kadar sevdi?
Hazmettin artık sürekli boşluğu
Elbet sallanacak geleceğe doğru
bir sarkaç gibi.
Çünkü, taşları da ürpertir
yaşlı bastonların sesleri.
Sokul bana
ancak ölünce bırakırım.
Seni seviyorum.
2.
Gömeç Belediye Başkanı ve
Körfez Belediyeler Birliği Başkanı
Orhan Babayiğit’in makam arabasıyla
-en sevmediğim arabadır ya, neyse-
Foça’dan Gömeç’ e doğru gidiyoruz.
Karım aç. Karnım aç diyecektim.
Bu, saçmalamaya başladığımı gösterir.
Yazmaya ara veriyorum.
Aylardan Ekim, yıllardan 2001.
Ilık kanlı Ege rüzgârı
belli belirsiz yüzüme değiyor.
Biraz düşünmeliyim.
Bir gece önce, Seni Seviyorum’u okuyup
dünyanın içkisini içtik.
Sonuç, ağla Allah ağla.
Nasıl ağlaşıyoruz, anlatamam.
Halimizi görseydin, çok kızardın.
Onlara (Sema ile Serdar) değil, bana tabii.
Ertesi gün, yola çıkmadan önce
senden güzel bir papara yiyeceğimi hissediyordum.
Ama bu kadar güzel, herşeyi yerli yerinde
bir papara beklemiyordum.
Yapıpetmelerime
yaşadıklarıma, yazdıklarıma
benden çok daha iyi
çok daha güzel sahip çıkıyorsun.
Lütfen sinirlenme
yıpratma kendini.
Sinirlenmeden kızamaz mısın bana?
Sen bunun da bir yolunu bulursun.
Beni sana aşık etmeyi becerdin.
Bunu da becerirsin.
Hadi çabuk tut elini.
Seni seviyorum.
Gömeç’e yaklaşıyoruz.
Yeni kesilmiş pamuk fidanı koktu
arabanın içi.
Ölüyorum da dirildim sanki
ve birden, iki saattir
elimin aynı yerde
sol dizimin üstünde olduğunu farkettim.
Baktım, avuçlarım terlemiş.
Papya kağıdı derdik, hatırlıyor musun?
Terli avuçiçimi ona iyice bastırıp
ama izi kalana kadar bastırıp
sana versem, neremize koyarsın?
Asarsın demiyorum.
Elin avuçiçi izi duvara asılır mı?
Söyle nereye koyarsın?
Bence mi?
Ellerimizi en çok kullandığımız
ellerimizin bir işe yaradığı yere…
Neresi olduğunu bilmiyorum.
Ölünü göreyim ki bilmiyorum.
Seni bu kadar sevmesem bilirdim.
Bu bilgisizliğimi seviyorum.
Çünkü, seni, seviyorum.
Gömeç’e geldik.
Sabahattin Ali Okuma ve Kültür Evi’nde
Mine Hanım karşıladı bizi.
Mine Çoşar, Belediye Fen İşler Müdürü.
Sana benzettim bir an.
Bizi karşılayışındaki içtenliği
sıcaklığı benzedi belki.
Bilirsin
hem de domuz gibi bilirsin.
İnsanlar
birbirleriyle ilk kez karşılaştıklarında
samimi olup olmadıkları
hemen anlaşılır.
Mine Hanım öyle.
Bir görsen içtenliğin kendisi.
Yaş altmışa geldi
müsaade edin de
o kadarcığını anlayalım hanımefendi.
Gülüp durma karşımda.
Bak hâlâ gülüyor.
Sana söylüyorum duymuyor musun?
Hişt, sağır şey!
Seni seviyorum.
Kemal Anadol
Nuri Bozyel Kültür Merkezi’ndeymiş.
Gittik.
Önce, Orhan Babayiğit’le tanıştık.
“Hah” dedim içimden
“al sana, ışıl ışıl
genç bir başkan daha.”
Bizi, öğretmenleriyle tanıştırdı.
Bugünkü öğretmenlerin bazılarına
pek benzemiyorlar, nedense?
Çok isterdim görmeni.
Bu gidişle göreceğin yok ya
kimbilir ne zaman gelirsin Arjantin’den?
Belki de hiç gelmezsin.
“Gelirim gelirim” deyip
beni boş yere avutma.
Gelmezsin, gelmeyeceksin.
Yeridir diye söylüyorum.
Taşı gediğine koymak için
fırsat kolladığımı sanma.
Aç parantez:
Nazım Hikmet, Bursa’da ceza ve tevkif
evindeyken Piraye Hanım’la evliydi
biliyorsun. Adam deli çıkacak hasretten.
Okudun şiirlerini
nasıl kavruluyor garibim
nasıl özlüyor
Piraye Hanım
binbir naz ve niyazla gösteriyor
mah cemalini.
Hayat ve aşk
yazdıkları oyunun başrolünü
Münevver Hanım’a veriyorlar.
Parantez kapandı.
Ne diyordum?
Evet, birer çanta gibi çanta
bir litrelik özel sızma zeytinyağı verdiler.
Çok mahçup oldum.
Hak edeyim etmeyeyim
bana bir hediye verildiği zaman
hep mahçup olmuşumdur.
Geçen zaman, başka birşey değil
sadece geçen zaman
unutturup bıraktıracağına
tuttu, bana, seni ve Gömeç’i hediye etti.
Mahcubum.
Seni Seviyorum.
3.
Erken çıktık yola.
Yer doğru, durak doğru, zaman yanlış.
Şehir kendi sesleriyle
gök kendi görüntüleriyle akıp gidiyor.
Ayaklarımız, kulaklarımız, ellerimiz dondu.
Adı batasıca bulvarın ortasında.
Tam 46 dakika bekledik.
Herkes öpüşür de
bizim dudaklarımız armut mu toplar?
Toplasın. Boşver sen onlara.
Her yerde öpüşürler, öpüşmeyi
ruhun hiç şaşmayan barometresini
ayağa düşürürler.
Herkesin aşkı kendine
Bizimki otobüs beklemeye, özlemeye…
Kendimi tutmasam zırlayacağım.
Beni seviyorsun. Hissediyorum.
Havai fişek çeşitlerine bak:
Gök bombası
çok renkli kuyruklu yıldız
altın yağmuru
pasifik palmiye
çok renkli kasımpatı
çatırtılı dragon.
Bir an önce evlen
içlerinden birini seç.
Hepsini benden isteme
birazını da oğlan evinden iste.
Söylerim Japonlara
senin seçtiğini
daha fazla tutarlar havada
buradan bakınca görürüm.
İnanmıyorsun
çünkü beni seviyorsun. Seziyorum.
Burnum akıyor canım
bıyıklarımın arasından ağzıma doğru.
Üşütmedim
hasta da olmuyorum
neden bilmiyorum
burnum akıyor.
Düşüncelerimi böldün Foça’ya giderken
beynim patlayacak gibi.
Patlasın.
Lokantanın camına yansıyorsun
palamut yapraklarına bakıyorum
sana dökülüyorum.
Kalbin kalbimi kışkırtıyor.
Beni seviyorsun. Biliyorum.
Buralarda (Foça ve çevresi)
yeşil zeytinin bir cinsine
Tavşan yüreği diyorlar.
Bilmem tavşan yüreği görmedim ki.
Başım düşüyor
sana gidiyorum
seni uyumaya.
Senden ayrılınca ararım.
Sıcaklığının kokusu
ruhunun suyu yayılıyor.
Seni
dişlerimi sıka sıka seviyorum.
Sirke iç, beynine yürüsün.
Nasıl ayartıcı
bir gülümseme o?
Beni seviyorsun. Anlıyorum.
Kafan bulanınca, ruhun daralınca
İbn-i Haldun’u oku
Mukaddime’nin herhangi bir yerini aç
bırak şu günümüzün fotomodel yazarlarını.
Hava iyice kapadı.
Mukaddime’nin üçüncü ve dördüncü
girişini okusan
bir düşünsen üzerinde
inan ki günlük güneşlik olur her yan.
Bir arkadaşım var burada: Ahmet Kula.
Susurluk’ta terzilik
ve T.İ.P.’nin ilçe başkanlığını yapmış.
Babası öldü geçen gün
öldü yerine “ışığı sevmedi
kendini terketti” diyor.
Ahmet gibisin
fazlalıklarımı atıyorsun
sıyırıyorsun, ayırıyorsun beni.
O kadar benimsin ki
ürperiyor her yerim.
Bana seni gönder
giyinip geleyim.
Düşen Ay Rüzgârı, Gelen Giden Ay Rüzgârı
Duran Ay Rüzgârı…
Ne anlatır bunlar? Laf.
Bak, Buşman ya da Boşimanlar ne demiş:
“Rüzgâr toz kaldırır; esmek
ayakizlerimizi alıp götürmek ister.”
Bizim Türkçe’de kaç tane rüzgâr var?
Bir dakika bekle.
59 rüzgâr adı varmış.
Hangisi ” ayakizlerimizi alıp götürmek ister?”
Ben araştırıp soruşturacağım.
Bulursam söylemem, senin gibilerine
hazırlopçu kör somuncu derler.
Sen de yor kendini biraz.
Tutturma “Söyle hadi, ne olur söyle”
deyip durma.
Yalvarsan da yakarsan da söylemem.
Başka birşey söyleyeyim, Ödeşelim.
Bir mezar taşı yazısı mesela:
“Ben senin gibiydim.
Sen de benim gibi olacaksın.”
Gel hadi artık. Foça bomboş.
Tam sesine göre bir sessizlik
sesine göre bir yer burası.
Buharlaştıracağım
Dumanlaştıracağım
bulutlaştıracağım seni.
Kalbimin serinliği
kıpkırmızı oldu yüzün.
Çabuk yat, çabuk uyu, çabuk gel.
Beni seviyorsun. Görüyorum.
Süreyya Berfe
-Seni Seviyorum-
Süreyya Berfe
Aşkın Gündelik Hayatta Yeniden Keşfi
Süreyya Berfe’nin “Seni Seviyorum” şiiri, aşkın en bilinen ve en çok tüketilmiş cümlesini yeniden kuran, uzun soluklu bir aşk anlatısıdır. Şiirin merkezinde yalnızca “seni seviyorum” demek değil, bu sözün içinin yeniden doldurulması vardır. Şair, bir zamanlar sıradanlaşmış, hatta kendisinin bile sıkıldığı bu iki kelimeyi sevgilinin varlığıyla yeniden keşfeder. Böylece şiir, aşkın yeni bir dil bulmasından çok, eski bir sözün yeniden gerçek kılınmasının şiiri hâline gelir.
Şiirin başlangıcındaki:
“Yazarken kağıtları karıştırdım
sayfaları değil.”
dizeleri, daha sonra kurulacak şiir dünyasının küçük bir habercisi gibidir. “Kâğıt” ile “sayfa” arasındaki ayrım, yalnızca bir yazma hatasını anlatmaz. Şairin ilgisi soyut ve düzenlenmiş olandan çok, maddî olana, dokunulabilir olana, gündelik ayrıntıya yönelir. Ardından gelen:
“cinsinden en iyi sen anlarsın.”
ifadesi sevgiliyi de bu maddi dünyanın bilgisine sahip özel kişi hâline getirir. Taşları, tahtaları, boyaları bilen biri kâğıdın cinsini de bilir. Aynı şekilde sevgili de şairin kelimelerinin, davranışlarının, susmalarının ve küçük ayrıntılarının “cinsini” bilir.
Ve sonra şiir bütün bu hazırlığı iki kelimeye indirir:
“Seni seviyorum.”
Fakat Berfe hemen bu cümleyi sorgulamaya başlar:
“‘Seni Seviyorum’u
hiç bu kadar özlememiştim.”
Bir insan bir sözü neden özler? Çünkü burada özlenen yalnızca kelimeler değildir; kelimenin gerçek anlamına kavuşmuş hâlidir. Şair bir zamanlar “Seni Seviyorum”dan sıkılmıştır. Söz tekrarlandıkça kalıplaşmış, anlamı aşınmış, neredeyse otomatikleşmiştir. Fakat sevgili, bu iki kelimeyi yeniden canlı hâle getirir:
“‘Seni Seviyorum’un
harfleriyle, heceleriyle
iki sözcüğüyle can buldu
canlandı, ruh kazandı.”
Burada şiirin temel düşüncesi açıkça ortaya çıkar: Aşk, yeni bir söz bulmak değil, eski bir sözü yeniden gerçek kılmaktır.
Şairin:
“‘Seni Seviyorum’un
gerçek olduğunu gördüm.”
demesi de bu dönüşümün sonucudur. Kelime ile yaşantı arasındaki mesafe kapanmıştır. “Seni seviyorum” artık bir ifade değil, yaşanmış bir gerçeğin adıdır.
Sözcüğün Yerine Hayatın Kendisi
Şiirin en özgün bölümlerinden biri, “seni seviyorum” cümlesinin herhangi bir başka sözle yer değiştirebileceğinin söylenmesidir:
“‘Seni seviyorum’ yerine
‘çay içmeye gidiyorum’ desen
aynı şey.”
Bu, şiirin aşk anlayışını çok açık biçimde ortaya koyar. Artık sevginin anlamını kelimenin sözlük anlamı belirlememektedir. Sevgilinin sesi, varlığı ve iki insan arasında oluşmuş ortak anlam dünyası, söylenen her şeyi sevgiyle yüklemektedir.
Hatta sevgili:
“‘Tahammül edemezsin’ de.”
diyebilir.
Şair burada romantik aşkın kusursuzluk fikrinden uzaklaşır. Sevgi, yalnızca hayranlık değildir; karşıdakinin zor yanlarını, sabır isteyen taraflarını da kapsar:
“işte o zaman, tam o zaman
çok seviyorum seni
tahammülün sabrı kadar çok”
Bu ifade, aşkı gerçek hayatın içine yerleştirir. Sevmek, yalnızca kolay olanı sevmek değildir. Karşındaki insanın dirençleri, huyları ve tahammül sınırlarıyla birlikte ilişki kurabilmektir.
Tüketilmiş Sözün Yeniden Canlanması
Şiirin en önemli poetik açıklamalarından biri şu dizelerdedir:
“Hiç ama hiç sevmediğim
bir şeyi sevdirdin.
Yüzeysel, biçimsel olanı derinleştirdin.
İçini doldurdun, anlam kazandırdın.”
Şair burada aslında şiirin kendisini de anlatmaktadır. “Seni seviyorum” yüzeysel ve biçimsel bir kalıptır; sevgili ise onun içini doldurur.
Bu yüzden:
“Gafil avlanmıyorum artık
‘Seni seviyorum’ dediğin zaman.”
sözü önemlidir. Şair artık bu sözün arkasındaki gerçekliği tanımaktadır. Sözcük ile duygu arasında kuşku kalmamıştır.
Bu noktada şiirin tamamını yöneten önemli bir gerilim oluşur: Söz çok eskidir, fakat duygu yenidir. Berfe'nin başarısı da tam olarak buradadır.
Özlem, Yokluk ve Ulaşamama
Sevgili şiir boyunca sık sık yoktur. Şair onu arar:
“Neredesin? Nereye saklandın?”
Ama sevgilinin yokluğu yalnızca fiziksel bir mesafe değildir. Şair onu görmek, sesini duymak, kokusunu almak, yanında olmak ister. Bu yüzden şiirin birçok yerinde “gel” çağrısı ortaya çıkar.
Özellikle:
“Doğrudürüst saklan da görebileyim seni.
Sakla gölgeni de.”
dizeleri, sevgilinin hem var hem yok oluşunu hissettirir. Onun izi vardır ama kendisi yoktur. Şairin dünyası sevgilinin yokluğuyla biçimlenmektedir.
Bu özlem, şiirin bedensel bölümlerinde daha da yoğunlaşır. En dikkat çekici yerlerden biri:
“ben, sadece bakıyorum”
dizesidir.
Buradaki “sadece” kelimesi yanıltıcı derecede sadedir. Aslında bu bakışın içinde özlem, ulaşamama, gerilim, bekleyiş ve yoğun bir yakınlık arzusu vardır. Şair sevgilinin bedenini doğrudan sahiplenen bir anlatım kurmak yerine, bakışın kendisini öne çıkarır. Kırlangıç kanatlarıyla kurulan imge, koku ve solukla birleşir:
“Kokusunu da soluğunu da duyuyorum çıplaklığının
burnumun yerinde olmak istiyorum.”
Burada bedensel yakınlık doğrudan açıklanmaktan çok koku, nefes, bakış ve dokunma duygusu üzerinden sezdirilir. “Burnumun yerinde olmak istiyorum” ise sevgilinin kokusuna duyulan özlemi olağanüstü yoğun bir noktaya taşır. Şair yalnızca sevgiliyi koklamak değil, kokunun kaynağına dönüşmek istemektedir.
“Sen Ömrümüzsün Bizim”
Şiirin en dokunaklı bölümlerinden biri, sevgiliye bırakılacak notun hayal edildiği bölümdür:
“Sen ömrümüzsün bizim.”
Bu cümledeki “bizim” özellikle önemlidir. “Benim ömrümsün” denmez; ortak bir hayat fikri ortaya çıkar.
Ardından gelen:
“Benimki bir gün biter.
İmza, Süreyya.
Benimki hiç bitmez.
İmza, Deniz.”
dizelerinde aşk ile ölümlülük yan yana gelir. Süreyya kendi hayatının sınırlı olduğunu bilir. Deniz'in cevabı ise bu sınırlılığa karşı bir aşk iddiasıdır.
Ve hemen ardından:
“Gözün daldı, görüyorum.”
gelir.
Büyük bir aşk ilanından küçücük bir göz hareketine geçilmesi, Berfe'nin şiirinin karakteristik özelliğidir. Aşk hem sonsuzluk iddiasıdır hem de sevgilinin gözünün dalmasını fark etmektir.
Aşkın Gündelik Hayatı
Berfe'nin şiirinde aşk yalnızca büyük sözlerde yaşamaz. Kıyafetlerde, yemeklerde, çiçeklerde, kitaplarda, yolculuklarda, hava durumunda, küçük tartışmalarda yaşar.
“Sarmaşık” bölümünde sevgilinin koruyucu sesi duyulur:
“Havalar soğumuştur. Üşüyorsundur.
Bir kazak giy üstüne, hastalanırsın.
Biliyorsun sana hastalanmak yasak.”
Buradaki sevgi gösterişli değildir. Bir kazak giyme uyarısına dönüşmüştür. Aşkın gündelik hayattaki en gerçek biçimlerinden biri budur.
Aynı şekilde:
“Çabuk eve gel
sana birşey okuyacağım diyorum.”
cümlesinde sevgiliye duyulan ihtiyaç, bir kitap okuma isteğiyle birleşir. Sevgiliyle yakınlık yalnızca fiziksel değildir; okumak, konuşmak, paylaşmak ve birlikte düşünmek de aşkın parçalarıdır.
Bedensellik ve Yakınlığın İç İçe Geçmesi
Şiirin bedensel duyarlılığı özellikle şu bölümde yoğunlaşır:
“Sana bulanıp gelen gömlek üstümde
çıplak bedenimde.
Tenimde tenin, bütün gün, bütün akşam.
Geceleri çıkarıp seni giyiniyorum.”
Burada sevgili artık yalnızca karşıda duran biri değildir. Onun varlığı şairin bedenine sinmiştir. “Geceleri çıkarıp seni giyiniyorum” sözü, fiziksel yakınlığın ötesine geçerek sevgilinin bütün varlığa nüfuz etmesini anlatır.
Şiirde beden hiçbir zaman idealize edilmiş, kusursuz bir beden değildir. Akan burun, terleyen avuçlar, dönen baş, bükülen bel, sızlayan burun direği de aşkın içindedir.
Örneğin:
“Burnum akıyor canım
bıyıklarımın arasından ağzıma doğru.”
Bu ayrıntı özellikle değerlidir. Geleneksel aşk şiirinin dışarıda bırakabileceği kadar sıradan ve hatta komik bir bedensel durum, burada aşkın içine alınır. Böylece Berfe, aşkı kusursuzlaştırmak yerine gerçek insan bedenine teslim eder.
Doğanın İçinden Konuşan Aşk
Şiirde deniz, dağ, taş, yağmur, kar, dolu, rüzgâr, ay, zeytin, gelincik, lavanta, sarmaşık, okaliptüs ve başka birçok doğal unsur bulunur.
Ancak doğa yalnızca dekor değildir. Sevgiliyle konuşmanın başka bir biçimidir.
Örneğin şair:
“Yağmura ve kara bayılıyor şairler.
Doluya yüz veren yok.”
diyerek şiirin alışılmış güzellik ölçülerini bozar. Ardından doluya şiir yazmayı önerir. Çünkü dolu sevilmez, zarar verir, şiirin romantik dünyasına kolayca girmez.
Berfe'nin şiir anlayışında ise tam da bu tür şeyler önemlidir. Sevilmeyen, ihmal edilen, kusurlu ve gündelik olan da şiirin konusu olabilir.
Bu yaklaşım aşkın anlatımında da görülür. Sevgili kusursuz bir ideal değildir; kızar, saklanır, uzaklaşır, unutur, bilmez, susturur, bazen tahammül edilmesi güç hâle gelir. Fakat aşk tam da bu gerçekliğin içinde devam eder.
Korkunun İçinden Söylenen Sevgi
Şiirin önemli bölümlerinden biri, birlikte yaşamanın doğurabileceği korkuların anlatıldığı yerdir:
“ya sürünürsek yerlerde
ya hayatımız aksarsa
parasızpulsuz, evsizbarksız,
çöpsüzçulsuz ortada kalırsak
ya kimse bakmazsa yüzümüze…”
Burada aşk romantik bir kaçış olmaktan çıkar; hayatın gerçek riskleriyle karşılaşır.
Şair kendisini cesur bir âşık olarak yüceltmez:
“Ne de olsa korkağız”
der.
Bu dürüstlük şiiri güçlendirir. Çünkü sevgi korkunun yokluğu değildir. Korkuya rağmen birbirine yönelme isteğidir.
Ve bastırılmış duygular sonunda çatlamaya başlar:
“Çatlıyor üstünü örtmenin
bastırmanın kozalakları.”
Böylece şiirde “Seni seviyorum” sözü yalnızca romantik bir ilan değil, uzun süre bastırılmış olanın dışarı çıkması hâline gelir.
Aşkın Mizahla Korunması
Berfe'nin şiirindeki mizah, şiirin duygusunu azaltmaz; tam tersine onu daha sahici kılar.
“Hişt, sağır şey!”, “domuz gibi bilirsin”, “zırlayacağım”, “sirke iç”, “fotomodel yazarlar”, “hazırlopçu kör somuncu” gibi ifadeler, şiirin sürekli yükselen romantik tonunu kırar.
Bu kırılmalar çok önemlidir. Şair sürekli yüksek perdeden konuşsaydı “Seni seviyorum” sözü yeniden klişeye dönüşebilirdi. Berfe ise romantik olanı gündelik olanla sürekli dengeler.
Bu nedenle şiirde ağlamak ile gülmek, özlemek ile takılmak, tensel yakınlık ile gündelik ayrıntı aynı anda bulunabilir.
İkinci Bölüm: Aşkın Yolculuğa Dönüşmesi
İkinci bölümde şiir birden somut bir zamana ve mekâna bağlanır:
“Aylardan Ekim, yıllardan 2001.”
Foça'dan Gömeç'e gidilmektedir. Belediye başkanının makam arabası, Ege rüzgârı, pamuk kokusu, kültür merkezi, insanlar, zeytinyağı…
Bütün bunlar ilk bakışta aşk şiiriyle ilgisiz ayrıntılar gibi görünür. Oysa tam tersine, bu bölüm şiirin en önemli özelliklerinden birini gösterir:
Sevgili yanında değildir; fakat şairin gördüğü her şey ona anlatılmaktadır.
Bu nedenle şiir giderek bir aşk mektubuyla seyahat günlüğünün arasında bir forma dönüşür.
Bir insan sevdiği kişiye yalnızca önemli olayları anlatmaz. Önemsiz görünen ayrıntıları da anlatmak ister. Çünkü sevgi, dünyayı paylaşma arzusudur.
Terli Avuç: Sevginin İz Bırakma Arzusu
İkinci bölümdeki en güçlü sahnelerden biri, terli avuç izinin kâğıda geçirilmesi düşüncesidir:
“Terli avuçiçimi ona iyice bastırıp
ama izi kalana kadar bastırıp
sana versem, neremize koyarsın?”
Burada aşk sözcük olmaktan çıkar ve iz bırakma isteğine dönüşür.
Fakat şair bu izin nereye konacağını bilemez:
“Neresi olduğunu bilmiyorum.”
Ardından çok önemli bir kabul gelir:
“Bu bilgisizliğimi seviyorum.
Çünkü, seni, seviyorum.”
Bu dizelerde aşkın olgun tarafı ortaya çıkar. Sevgiliyi sevmek, onun hakkında her şeyi bilmek anlamına gelmez. Tam tersine, bilinemeyen şeylerin de ilişkinin parçası olabileceği kabul edilir.
Sevilen Kişinin Başka İnsanlarda Görünmesi
Gömeç'te Mine Hanım'la karşılaşınca şair onu sevgilisine benzetir:
“Sana benzettim bir an.”
Benzetmenin sebebi dış görünüşten çok içtenlik ve sıcaklıktır.
Bu küçük sahne, sevgilinin şairin zihninde ne kadar yer ettiğini gösterir. Artık başka insanlarda, başka davranışlarda, başka seslerde sevgilinin izleri görülmektedir.
Ve yine gündelik konuşmanın içinden:
“Hişt, sağır şey!”
diye sevgiliye dönülür.
Bu dönüşler şiirin ritmini oluşturur: Dış dünya → sevgili → gündelik ayrıntı → aşk cümlesi.
Nazım Hikmet Parantezi
Şiirin ortasında birden:
“Aç parantez:”
denmesi, şiirin yapısal açıdan çok karakteristik bir hareketidir.
Nazım Hikmet, Piraye, Münevver, hasret ve aşk anlatılır. Sonra:
“Parantez kapandı.”
denir ve şair kaldığı yerden devam eder.
Bu bölüm, şiirin yalnızca bir aşk şiiri olmadığını gösterir. Şairin zihninde edebiyat, kendi hayatı ve sevgilisi aynı bilinç alanında bulunmaktadır.
Nazım Hikmet'in hasreti, şairin kendi hasretini düşünmesine aracılık eder. Başkasının aşk hikâyesi, kendi aşkının aynasına dönüşür.
Üçüncü Bölüm: Bekleyişin Şiiri
Üçüncü bölüm:
“Yer doğru, durak doğru, zaman yanlış.”
dizesiyle başlar.
Bu üçlü ifade, şiirin son bölümünün duygusal anahtarlarından biridir. Her şey doğru görünmektedir; fakat zaman yanlıştır.
Ardından:
“Tam 46 dakika bekledik.”
denir.
Bu sayı önemsizmiş gibi görünür; aslında özlemin ölçüsüdür. Şair zamanı soyut olarak değil, dakika dakika yaşar.
Öpüşen insanları görünce:
“Herkes öpüşür de
bizim dudaklarımız armut mu toplar?”
diye düşünür.
Burada kıskançlık, mizah ve özlem birbirine karışır. Fakat hemen ardından kendi aşkını başkalarının aşkından ayırır:
“Herkesin aşkı kendine
Bizimki otobüs beklemeye, özlemeye…”
Aşk artık bir davranıştan çok bekleyişin kendisine dönüşmüştür.
“Beni Seviyorsun” Tekrarları
Üçüncü bölümün en belirgin ritmik özelliği:
“Beni seviyorsun. Hissediyorum.”
“Beni seviyorsun. Seziyorum.”
“Beni seviyorsun. Biliyorum.”
“Beni seviyorsun. Anlıyorum.”
“Beni seviyorsun. Görüyorum.”
tekrarlarıdır.
Burada her defasında ikinci fiil değişir: hissetmek, sezmek, bilmek, anlamak, görmek.
Sevgilinin sevgisi yalnızca söylenmiş bir söz değildir. Şair onu farklı yollarla algılar. Bu tekrarlar aynı zamanda uzaktaki sevgilinin sevgisini sürekli yeniden doğrulama ihtiyacını gösterir.
İlkinde duygu sezgisel düzeydedir: “hissediyorum.”
Sonra “seziyorum” gelir.
Ardından “biliyorum”.
Sonra “anlıyorum”.
Ve en sonunda:
“Beni seviyorsun. Görüyorum.”
Böylece şiir boyunca sevgilinin sevgisi duygudan bilgiye, bilgiden kesinliğe doğru ilerler.
Bedenin Gündelik Gerçekliği
Üçüncü bölümde de romantik duygunun hemen yanında bedenin sıradanlığı vardır:
“Burnum akıyor canım
bıyıklarımın arasından ağzıma doğru.”
Bu, şiirin estetik anlayışını özetleyen küçük ama önemli bir ayrıntıdır. Aşk insanı kusursuzlaştırmaz. Aşık insan da burnu akan, yorulan, üşüyen, başı düşen gerçek bir insandır.
Bu yüzden “Seni seviyorum” sözünün inandırıcılığı da artar. Çünkü şiir yalnızca güzel olanı değil, insanın bütün hâllerini kabul eder.
Edebiyatın Sevgiliyle Paylaşılan Alan Oluşu
Şair sevgilisine:
“Kafan bulanınca, ruhun daralınca
İbn-i Haldun’u oku”
der.
Bu son derece özgün bir sevgi biçimidir. Sevgiliye yalnızca “beni düşün” denmez; Mukaddime okunması tavsiye edilir.
Burada aşk, duygusal yakınlığın yanında zihinsel bir ortaklık da kurmaktadır.
Aynı şey Eliot'ın sözü üzerinde yapılan konuşmada da görülür:
“‘Nehir içimizde, deniz çevremizdedir.’”
Bu tür ortak okumalar, iki insanın kendi özel hafızasını oluşturduğunu gösterir. Bir kitap, bir cümle, bir şair veya bir düşünür artık yalnızca edebiyat malzemesi değildir; ilişkinin ortak hatırasıdır.
“Bana Seni Gönder / Giyinip Geleyim”
Ahmet Kula üzerinden kurulan bölümde şiir yine çok özgün bir imgeye ulaşır:
“fazlalıklarımı atıyorsun
sıyırıyorsun, ayırıyorsun beni
o kadar benimsin ki
ürperiyor her yerim.
Bana seni gönder
giyinip geleyim.”
Burada sevgili yalnızca sevilen kişi değildir. Şairin kendisini daha yalın, daha gerçek hâle getiren kişidir.
“Fazlalıklarımı atıyorsun” sözü, sevginin dönüştürücü gücünü anlatır. Ardından gelen:
“Bana seni gönder / giyinip geleyim.”
ise yakınlığın çok güçlü bir metaforudur. Sevgili bir giysi gibi giyilir; başka bir ifadeyle sevgilinin varlığı şairin kimliğinin üzerine geçirilir.
Rüzgâr, Ayak İzleri ve Ölüm
Rüzgârlar üzerine kurulan uzun bölüm, şiirin oyunbaz tarafıyla ölüm düşüncesini yan yana getirir. Şair rüzgârların isimleri üzerine konuşur, araştıracağını söyler, sonra sevgiliyi merakta bırakır.
Fakat birdenbire:
“Ben senin gibiydim.
Sen de benim gibi olacaksın.”
diyen mezar taşı yazısına geçilir.
Bu geçiş şiirin önemli özelliklerinden biridir. Şaka ile ölüm arasında hiçbir güvenlik duvarı yoktur.
Aşkın içinde ölüm de vardır. Çünkü sevgiliyi sonsuza kadar yanında tutma arzusu, insanın ölümlü olduğunu bilmesiyle daha yoğun hâle gelir.
Foça'nın Sessizliği
Üçüncü bölümün sonunda sevgilinin yokluğu mekânın kendisini değiştirir:
“Gel hadi artık. Foça bomboş.”
Foça'nın gerçekten boş olup olmadığı önemli değildir. Şair için sevgilinin olmadığı yer boştur.
Ardından:
“Tam sesine göre bir sessizlik
sesine göre bir yer burası.”
denir.
Bu çok incelikli bir paradokstur. Sevgilinin sesi duyulmamaktadır ama sessizlik bile onun sesine göre ölçülmektedir.
Sonra sevgili doğaya dönüştürülür:
“Buharlaştıracağım
Dumanlaştıracağım
bulutlaştıracağım seni.”
Bu dizelerde sevgiliyi kaybetmek değil, onu her yere yaymak arzusu vardır. Sevgili artık tek bir bedene bağlı değildir; hava, bulut, duman, sessizlik ve mekânın kendisi hâline gelir.
Ve son kez:
“Beni seviyorsun. Görüyorum.”
denir.
Ardından:
“Çabuk yat, çabuk uyu, çabuk gel.”
Bu kadar sıradan görünen cümle, şiirin sonunda bütün ağırlığını kazanır. Çünkü artık içinde bekleyiş, özlem, ayrılık, beden, korku, ortak hayat ve ölüm bilgisi vardır.
Sonuç: İki Kelimenin Yeniden Gerçekleşmesi
“Seni Seviyorum”un en büyük başarısı, aşkı büyük ve süslü sözlerle anlatmak değildir. Tam tersine, büyük bir duygunun küçük şeylerin içine nasıl yerleştiğini göstermektir.
Bir otobüs durağı, 46 dakika beklemek, akan burun, terleyen avuç, pamuk kokusu, bir kazak uyarısı, bir kitap, zeytinyağı, gelincik, lavanta, dolu yağışı, rüzgârın adı, bir gözün dalması, bir gömlek, bir not…
Bunların her biri “seni seviyorum” demenin başka bir biçimine dönüşür.
Şiir boyunca aynı cümle tekrar tekrar söylenir. Fakat hiçbir tekrar aynı değildir. Çünkü her defasında o cümlenin arkasına başka bir yaşantı eklenmiştir.
Şiirin poetik sırrı burada yatar:
Sözcük değişmez, fakat sözcüğün yaşanmışlığı sürekli değişir.
Bu yüzden şiirin en önemli dizelerinden biri:
“Hiç ama hiç sevmediğim
bir şeyi sevdirdin.”
ifadesidir.
Şair aslında yalnızca bir insanı sevmeyi öğrenmemiştir. “Seni seviyorum” demeyi yeniden öğrenmiştir.
Başlangıçta sıradanlaşmış, hatta bir zamanlar sıkıcı bulunmuş iki kelime; şiirin sonunda özlem, yakınlık, beden, mizah, korku, edebiyat, ortak hafıza, gündelik hayat ve ölümün sınırından geçerek gerçek bir bağlılık cümlesine dönüşür.
Bu nedenle “Seni Seviyorum”, aşkın ne olduğunu anlatmaktan çok, bir insanın sevdiği kişiyi hayatının bütün ayrıntılarına nasıl yerleştirdiğini gösteren bir şiirdir.
Ve şiirin sonunda söylenen “Seni seviyorum”, artık başlangıçtaki “Seni seviyorum” değildir.
Aynı iki kelimedir; ama bütün şiir boyunca yaşanmış olduğu için artık başka bir anlam taşır.