Semender Hâlâ Yol Üstünde: Ateşten Geçen Dil, Ölümün Kıyısında Yeniden Doğmak

Şair: Ahmet Oktay

Semender hâlâ yol üstünde

İntiharın, sınır durumunda gerçekleştiriliyor olsa bile bir edim olarak hepimizi beklediği, bekleyebileceği duygusuna kapıldım. Vardı, var olacaktı insan için. Tıpkı ateşte yaşayan, bir türlü yok olmayan semender gibi.

Bu adı kullanırken şiirsel bir etki yaratmayı öngördüm sadece. Belki biraz da intihar(lar)ın bir ortak içeriği olduğuna ima etmek istedim. Ancak kitabın adını “İntiharla Söyleşiler” yapmayı da düşünmüyor değildim. İntiharın bir protesto pratiği biçimine dönüştüğü günümüz koşullarında daha tecimsel bir ad olmaz mı, dersiniz?

Son bir yılın gazetelerini tarayınca intiharların en temel kurumların hedef alınmasına yönelik olduğu görülecektir: ailenin, okulun, devletin.

Bu şiirleri yazmaya 12 Eylül rejiminin ardından, baskı uygulamalarının yoğunlaşmasından sonra başladım. Yani son kertede bir karamsarlığı yansıttıkları açık. Ama ben giderek, belli durumlarda dışlaştırılan stratejik bir karamsarlığın, her şeyin olağanlaştırılmasına ve sorgulanmadan kabul edilmesine yol açan bir iyimserlikten daha yararlı ve daha politik bir tutum olabileceğine inanmaya başladım.

Örneğin Heinrich von Kleist: Kendisinin bir uyumsuz olduğunun bilincindedir. Kurulu ve verili olanın karşısındadır. “Tehlikelidir benimle ilişki kurmak.” diye yazar. Aşk da böyledir. Helena Vogel'i de sürükler ardından. Yine de Kleist dünyayı olumlar: “Bütün herkesle barışık olmadan önce ölmemin imkânı yok.” Ama “dünyada kendisini kurtaracak hiçbir şeyin bulunmadığını” da bilir.

Aynı durum Cesare Pavese için de geçerlidir. Günce’si, intiharın kurgulanması sürecini apaçık yansıtır. Kendini 1950'de öldürür ama 1936'da şöyle yazmaktadır: “Tek ilkem intihar.”

Burada Virginia Woolf'un yürek burkucu cümlesini de anabiliriz: “Şu küçük varolma sorunu bitti.”

Bir süreci göz önünde bulundurduğum, olgunun dinamiklerini bir araya getirmeye çalıştığım doğru. Ama öncelikle beni ilgilendiren hep sözcükler ve biçim oldu. Kişilerin kültürel dünyasını da içinde bulundukları toplumsal ve siyasal konjonktürü de hep böyle iletmeye çalıştım.

Dolayısıyla, bir anlamda kapalı şiirler bunlar. Okurun, yazılan kişileri bilmesi gerekiyor. Bu, kültürel arka plan. Nasıl anlatacağım da ilgilendiriyor beni. Virginia Woolf için düzyazıyı ve duyarlı biçimi yeğlediysem, Nerval'de ölçü ve uyağı bunun için seçtim. Beşir Fuad'ın dilinin arkaikliği ve alıntıya başvurulması da buradan kaynaklanır.

İntihar sorununa yalnızca toplumsal ve siyasal bir olaymış gibi baktığım kanısına kapılmanızı istemem. Örneğin İslam'ı seçmiş İlhami Çiçek gibi bir şair, cehennemlik bir suç işlediğini bilerek intihar ediyorsa, bu olayı kaba sosyolojik yorumlarla açıklayamayacağımızı bilmemiz gerekir.

Ancak intihar, resmî örgütlenmeleri, okulları vb. ürkütür; çünkü redde yöneliktir. Yapılmaması gerekenin yapılabileceğini imler. Bu ise her tür iktidar odağının kesinlikle karşı çıkması gereken bir durumdur.

Krilov, intihar edebilen kişinin tanrılaşacağını öne sürüyor ve insanın birinciliğini vurguluyordu. Özerk ve eyleyen birey: Tehlikeli bir düşüncedir bu.

Semender, ateşten gözleriyle bize bakıyor.

On iki beden ve on iki ruh değiştirme, on iki farklı intihar girişimi. On iki yeniden doğuş ve on iki ölüm. Dilin yitirilişi ve bulunuşu.

Neredeyse beş yıla yakın umarsız bir savaş bu. Geri çekilmelerle, vazgeçişlerle dolu bir savaş. Yenildim mi, yendim mi? Şair nasıl bilebilir ki bunu?

Tek dileğim, okurun, benzerimin bu savaş çabasını hoşgörüyle karşılaması; savaşçının sızılarını biraz duyumsaması.

Budur şairin bekleyebileceği biricik ödül.

Ahmet Oktay


Semender Hâlâ Yol Üstünde: Ateşten Geçen Dil, Ölümün Kıyısında Yeniden Doğmak


Ahmet Oktay’ın “Semender Hâlâ Yol Üstünde” üzerine söylediklerinden hareketle

Ahmet Oktay'ın Yol Üstündeki Semender kitabına ilişkin sözlerinde bir imge, diğer bütün imgelerin önüne geçer: semender. Ateşte yaşayan, ateşten geçmesine rağmen yok olmayan bu söylencesel yaratık, yalnızca kitabın adını açıklayan şiirsel bir buluş değildir. Oktay'ın intihar, ölüm, yeniden doğuş, dil ve şairin kendi içindeki savaşı üzerine söyledikleri düşünüldüğünde semender, kitabın bütün damarlarını birbirine bağlayan bir merkeze dönüşür.

“Semender hâlâ yol üstünde.”

Bu cümlede belki de kitabın bütün hikâyesi gizlidir.

Çünkü burada yalnızca bir semender yoktur; ateş vardır, yol vardır, zaman vardır ve bütün bunların ortasında hâlâ devam eden bir varoluş vardır.

Oktay, semender adını seçerken “şiirsel bir etki” yaratmak istediğini söyler. Fakat semenderin şiirsel etkisi, yalnızca gizemli ve güzel bir hayvan imgesinden kaynaklanmaz. Onu güçlü kılan, ateşle kurduğu ilişkidir. Ateşin normalde yaptığı şey yok etmektir. Semender ise ateşin içinde yok olmayan varlıktır.

İşte burada ölüm düşüncesinin karşısına beklenmedik bir şey çıkar: ölümün içinden geçerek varlığını sürdürmek.

Ateşin içinden geçmek

Yol Üstündeki Semender, intiharı merkeze alan şiirlerden oluşur. Oktay, intiharın insanı sınır durumlarında bekleyen bir edim olduğu duygusundan söz eder. İntihar onun için yalnızca belirli insanların başına gelen bireysel bir olay değildir; insan varoluşunun karanlık ihtimallerinden biridir.

Ama kitabın başına ölümün kendisini değil, ateşte yok olmayan semenderi yerleştirmesi anlamlıdır.

Çünkü intihar düşüncesi ölümün kesinliğine doğru ilerlerken semender başka bir hareketi temsil eder: ateşe girip yeniden çıkmak.

Bu nedenle semenderi yalnızca ölümün sembolü olarak okumak yetersiz kalır. O, ölüm düşüncesinin içinden geçen fakat orada sonlanmayan bir varoluşun da simgesidir.

Ateş yakar.

Ateş dönüştürür.

Ateş, eski biçimi ortadan kaldırırken başka bir biçimin ortaya çıkmasına da imkân verir.

Belki de semenderin asıl sırrı buradadır: Ateş onun sonu değil, sınavıdır.

Ölüm ile yeniden doğuş arasında

Oktay'ın sözlerinde çok çarpıcı bir sayı belirir:

“On iki beden ve on iki ruh değiştirme, on iki farklı intihar girişimi. On iki yeniden doğuş ve on iki ölüm.”

Bu cümlede ölüm ile yeniden doğuş birbirinin karşıtı olmaktan çıkar.

Bir ölümün hemen karşısında bir yeniden doğuş belirir.

Beden değişir.

Ruh değişir.

Dil kaybolur.

Sonra yeniden bulunur.

Bu bakımdan Yol Üstündeki Semender, yalnızca ölümü anlatan bir kitap değildir. Daha derinde, ölüm düşüncesinin içinden geçerek kendisine yeni bir biçim arayan insanı anlatır.

Şairin yaşadığı şey de buna benzer. Oktay, kitabın oluşumunu “neredeyse beş yıla yakın umarsız bir savaş” olarak niteler. Bu savaş geri çekilmelerle ve vazgeçişlerle doludur. Fakat savaşın sonucu bile kesin değildir:

“Yenildim mi, yendim mi? Şair nasıl bilebilir ki bunu?”

Belki semender tam da bu sorunun cevabıdır.

Şair kazanmış değildir.

Ama kaybolmuş da değildir.

Hâlâ yol üstündedir.

“Hâlâ”nın sessiz direnci

Kitabın başlığındaki en küçük kelime, belki de en büyük anlamı taşır: hâlâ.

Semender yol üstündedir değil yalnızca.

Hâlâ yol üstündedir.

Aradan zaman geçmiştir. Ölüm düşüncesi geçmiştir. Geri çekilmeler, vazgeçişler, umutsuzluklar yaşanmıştır. Ama semender hâlâ oradadır.

“Hâlâ”, ölümün karşısına konmuş küçük bir zaman kelimesidir.

Ölümün “son” olma iddiasını sessizce bozar.

Çünkü hâlâ varsa, süreç bitmemiştir.

Hâlâ varsa, yol devam etmektedir.

Hâlâ varsa, dil yeniden bulunabilir.

Belki de Ahmet Oktay'ın şiirindeki umut, alışılmış anlamıyla bir iyimserlik değildir. Zaten kendisi de her şeyin olağanlaştırılmasına ve sorgulanmadan kabul edilmesine yol açan bir iyimserlikten daha yararlı ve politik olabilecek “stratejik bir karamsarlık”tan söz eder.

Dolayısıyla buradaki umut, aydınlık bir geleceğe duyulan rahat güven değildir.

Daha kırılgan bir şeydir:

Ateşin içinde bile yok olmamış olmak.

İntihar: Ölümden önce gelen soru

Oktay'ın intihara yaklaşımı da bu nedenle yalnızca psikolojik ya da sosyolojik değildir.

İntihar, onun sözlerinde bir yandan bireysel ve varoluşsal bir uçurumdur; öte yandan kurumların karşısında beliren bir reddetme biçimidir. Aile, okul, devlet gibi kurumların intihar karşısında ürkmesinin nedenlerinden biri de budur:

“Yapılmaması gerekenin yapılabileceğini imler.”

Bu cümle, intiharın Oktay'ın düşüncesindeki politik boyutunu açıklar.

İntihar, yaşamın reddedilmesi kadar verilmiş olanın reddedilmesi ihtimalini de taşır.

Fakat tam burada şiir, siyasetin ve sosyolojinin açıklayamadığı yere ulaşır.

Oktay, İlhami Çiçek örneğini özellikle bu nedenle anımsatır. İslam'ı seçmiş, intiharı cehennemlik bir suç olarak gören bir şairin yine de intihar etmesi, olguyu yalnızca dış koşullarla açıklamaya izin vermez.

İnsan, kendi içinde birbirine karşıt hakikatleri taşıyabilir.

Yaşamak isteyebilir ve ölümü düşünebilir.

İnancına bağlı olabilir ve yine de ölümün eşiğine gelebilir.

Dünyayı olumlayabilir ve dünyada kendisini kurtaracak hiçbir şey bulunmadığını düşünebilir.

Kleist'te, Pavese'de, Woolf'ta ve İlhami Çiçek'te farklı biçimlerde görünen bu çatışma, semender imgesinde başka bir biçim kazanır:

Ateşin içinde yaşamak.

Dilin kaybolduğu yerde şiir başlar

Belki kitabın en derin katmanı ise intihardan bile önce dilde kurulmaktadır.

Oktay, şiirlerinin oluşumundan söz ederken “dilin yitirilişi ve bulunuşu”ndan bahseder.

Bu söz, semender imgesiyle birlikte düşünüldüğünde kitabın bütün yapısını aydınlatır.

İnsan bazen yaşadığı şeyi söyleyemez.

Acı sözcüklerden önce gelir.

Ölüm düşüncesi dilin sınırlarını zorlar.

Kişi kendisini anlatacak kelimeyi bulamaz.

Dil susar.

Fakat şiir tam da bu suskunluğun içinden doğmaya çalışır.

Oktay'ın Virginia Woolf için düzyazıyı ve duyarlı biçimi, Nerval için ölçü ve uyağı, Beşir Fuad için arkaik dili ve alıntıyı seçmesi bu yüzden yalnızca biçimsel tercihler değildir. Her insanın dünyasına ulaşabilmek için başka bir dil gerekir.

Şair, ölülerin ve ölmek isteyenlerin sesini kendi sesiyle taklit etmeye çalışmaz.

Onların dünyasına uygun bir dil arar.

Bu arayış, semenderin ateşten geçmesine benzer.

Dil de ateşten geçer.

Eski biçimi yanar.

Yeni bir biçim ortaya çıkar.

Ve böylece dilin yitirilmesi, yeniden bulunmasının ön koşuluna dönüşür.

Yol neden bitmiyor?

Yol, kitabın başlığındaki ikinci büyük imgedir.

Semender ateştedir ama aynı zamanda yoldadır.

Bu iki imgeyi yan yana koyduğumuzda ilginç bir hareket ortaya çıkar:

Ateş, içsel dönüşümün; yol ise zamanın ve sürecin imgesidir.

Ateşin içinde bir şey değişir.

Yolda ise bir şey devam eder.

Bu nedenle semender yalnızca yeniden doğan değil, yeniden doğuşa doğru yürüyen bir varlıktır.

Şairin beş yıllık savaşının da kesin bir sonu yoktur. “Yenildim mi, yendim mi?” sorusu cevapsız kalır.

Çünkü şair için asıl mesele sonucu ilan etmek değildir.

Yolun kendisidir.

Geri çekilmeler de yolun parçasıdır.

Vazgeçişler de.

Yenilgiler de.

Sessizlikler de.

Ve belki şiirin kendisi de bu uzun yolculuğun geride bıraktığı izlerden oluşur.

Semender hâlâ bakıyor

Oktay'ın bir yerde söylediği “Semender, ateşten gözleriyle bize bakıyor” cümlesi, kitabın bütün atmosferini bir anda değiştirir.

Artık semender yalnızca şiirin içinde değildir.

Bize bakmaktadır.

Bu bakışın içinde ölüm vardır ama yalnızca ölüm yoktur.

Ateş vardır ama yalnızca yıkım yoktur.

İntihar vardır ama yalnızca son yoktur.

Dil kaybolmuştur ama yeniden bulunma ihtimali vardır.

Ve yol vardır.

Hâlâ yol vardır.

Belki Ahmet Oktay'ın şiirinin asıl gerilimi tam burada ortaya çıkar: İnsan ölümün ihtimalini görürken yaşamın zorunluluğundan emin değildir; fakat şiir, bütün bu karanlığın içinden yine de bir yol açmaya devam eder.

Semenderin ateşten çıkıp çıkmadığını bilmiyoruz.

Şairin savaşı kazanıp kazanmadığını da bilmiyoruz.

Oktay'ın kendi sorusuyla söylersek:

“Yenildim mi, yendim mi?”

Bunun cevabı belki hiçbir zaman verilemeyecek.

Ama semender hâlâ yol üstünde.

Ve bu “hâlâ”, bütün kitabın en küçük ama en dirençli kelimesi olarak kalıyor.

Çünkü şairin bekleyebileceği ödül, sonunda ne kazanmak ne de yenilmek.

Yalnızca bir başkasının, kendi savaşının sızısını biraz duyumsaması.

Şiirin istediği de belki bundan fazlası değildir: Ateşin içinden geçen bir insanın, başka bir insana ulaşabilmesi.



Yayınlanma: 06.08.2026