Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.
Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte’nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk
O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş’un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.
Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.
Hiç kimse
“ada” değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi’nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.
Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.
Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış’ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün “bu-olmayan yaşam” isteğini.
Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici’ydin ve kardeşindi
40 yıl “deli” yaşayan ve “Neye yarar
şairler?” diye soran.
Çağının
tarihe sürgünüdür ‘Buradan ötedeki’
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.
Kurşun sonu değil yalnızca
Başlangıcı da zamanın.
Ahmet Oktay