Şehirden Çıkamamak, Kalpten Çıkarılmak

Şairler:

Metruk Şiir — Adige Batur

Metruk Şiir “Metruk” kelimesi şiirin merkezine çok doğru yerleşmiş: terk edilmiş, bırakılmış, artık kullanılmayan. Fakat şiirde metruk olan yalnızca bir han değil; insanın kendisi, geçmişi, adı, aşkı ve sonunda kendi hayatına yüklediği anlamdır. Şiirin asıl gücü de buradan geliyor.

Terk edilmekten, terk edilmişliğe

Şiir daha ilk dizelerde belirli bir zaman ve ruh hâli kuruyor:

“Beyaz şehrin akşamından geceye doğru
Her şeyden vazgeçmenin arifesinde
Vazgeçilmişliğin ertesinde”

Burada çok önemli bir ayrım var: “vazgeçmenin arifesi” ile “vazgeçilmişliğin ertesi” aynı şey değil.

Birincisinde insan hâlâ kararın eşiğindedir. İkincisinde karar onun elinden alınmıştır. Artık vazgeçen kendisi değil, ondan vazgeçen başkasıdır.

Bu yüzden pencerenin altında bekleyen kişi aslında yalnızca bir insanı beklemiyor. Kendisinden alınmış olan hayatın, ilişkinin ve aidiyetin geri dönmesini bekliyor.

Pencere ve bekleyiş

Şiirin en güzel bölümlerinden biri pencere çevresinde kuruluyor:

“Beklersin,
Pencereden bir hayal gibi gözüksün.
Bir peri gibi görünüp kaybolsun perdelerde.”

Burada gerçek ile hayal birbirine karışıyor. Beklenen kişinin gerçekten gelmesi bile gerekmiyor; bir gölge, bir hareket, perdelerin arkasındaki kısa bir görüntü bile yeterli.

Daha da önemlisi, bekleyen kişi karşısındakinin de kendisi gibi üşümesini istiyor:

“Soğuk zannetsin. İçi titresin senin gibi.”

Bu çok insani ve acı bir arzu. “Beni sev”den önce gelen bir istek bu:

“Benim yaşadığımı sen de hisset.”

Aşkın karşılıksız kalması kadar, yaşanan acının karşı tarafta hiçbir iz bırakmamış olması da yaralıyor.

“Üşüdüğünden ateşin haberi yoktur”

Şiirin en çarpıcı dizelerinden biri bence bu:

“Üşürsün…
Üşüdüğünden ateşin haberi yoktur…”

Buradaki “ateş” hem aşk hem de insanın içinde hâlâ yanmakta olan şey olarak okunabilir.

İnsan üşümektedir ama onu ısıtması gereken ateş, onun üşüdüğünü bilmemektedir.

Bu nedenle hemen ardından gelen:

“Vicdanı da yoktur aşkın…
Kendinden başka yar kabul etmez”

dizeleri şiirin aşk anlayışını değiştiriyor. Buradaki aşk, iki insanı birbirine kavuşturan romantik bir güç değil; kendi varlığını sürdürebilmek için karşısındakini tüketen bencil bir kuvvet.

Aşkın vicdanı yoktur çünkü aşk, terk edilenin acısını hesaba katmaz.

Şehirden çıkamamak, kalpten çıkarılmak

Şiirin en güçlü karşıtlıklarından biri:

“Şehirden çıkamazsın, geceden de
Ama bir kalpten çıkarılmışsındır, ansızın.”

Fiziksel olarak hâlâ oradasındır. Aynı sokaklar, aynı şehir, aynı gece vardır. Fakat bir insanın kalbinden çıkarıldığında mekânsal varlığın anlamını kaybeder.

Ardından gelen:

“Sus, diye başlıyor artık adın. İsimlerin bile yok.”

çok sert bir yabancılaştırma yaratıyor.

Artık insanın adı bile yoktur. Onu çağıran yoktur. Hatırlayan yoktur. Varlığının tanığı yoktur.

Bu yüzden:

“Hiç yaşanmamış gibi
Bir varmış bir yokmuş gibi”

dizeleri yalnızca ayrılığı değil, yaşanmışlığın inkârını anlatıyor.

Bir ilişkinin bitmesinden daha ağır olan şey, sanki hiç yaşanmamış gibi olmasıdır.

“Metruk bir han” benzetmesi

Ve şiirin bütün duygusu şu imgeye bağlanıyor:

“Her şey’in hiçbir şey’e eşdeğer
Metruk bir han gibisin.”

Buradaki “han” çok güçlü bir seçim.

Han normalde gelip geçen insanların uğradığı, hayatın hareket ettiği bir yerdir. Fakat metruk han, artık kimsenin uğramadığı yerdir.

Dolayısıyla şiirdeki kişi de bir zamanlar birilerinin geldiği, yaşadığı, sevdiği, anlam verdiği bir yerken, şimdi terk edilmiştir.

“Her şey” ile “hiçbir şey” arasındaki eşitlik de burada gerçekleşir:

Çok şey yaşamış olmak, sonunda hiç yaşamamış olmak kadar anlamsızlaşabilir.

Musibet ve uyanış

Şiirin ikinci yarısında önemli bir kırılma meydana geliyor:

“İzaha lüzum kalmaz, musibet en iyi öğretmendir.”

Buraya kadar şiir daha çok terk edilmiş insanın acısını anlatırken, burada acı öğretici bir güce dönüşüyor.

Musibet artık yalnızca başa gelen felaket değildir. İnsanı kendisiyle yüzleştiren bir öğretmendir.

“Kendini bildirir, uyandırır uykusuz gecelerinden”

Bu ifade şiirin yönünü değiştiriyor. Artık mesele “O neden gitti?” sorusundan “Ben bu yaşananlardan sonra kimim?” sorusuna doğru ilerliyor.

Ve ardından çok mistik bir dönüşüm geliyor:

“Ve bir gece gönül, tüm suretleri çıkarır hevesinden
Asla rûcu eder.”

Buradaki “suretler”, insanın dünyaya bağlandığı bütün görüntüler, kişiler ve arzular olarak okunabilir. Gönül, sonunda bunların hevesinden sıyrılıyor.

Aşkın nesnesinden aşkın kendisine, kişiden hakikate doğru bir dönüş var.

“Rûcu” da bu nedenle şiirin son bölümüne geçiş kapısı gibi duruyor: geri dönüş.

Ama bu, terk edilen kişiye dönüş değil.

Asla dönüş.

Mescit, çınar ve beyaz saç

Son bölüm şiirin karanlığını birdenbire başka bir ışığa taşıyor:

“Sokağın bittiği yerde, gecenin bittiği yerde,
Belki de ömrün bittiği yerde
Bir mescit seni bekler…”

Buradaki “beklemek”, şiirin başındaki pencere bekleyişinin karşılığıdır.

Başta insan bir pencereyi bekliyordu.

Sonda ise mescit onu bekliyor.

Başta bir insanın görünmesini bekliyordu.

Sonda kendisini bekleyen bir mekân buluyor.

Bu çok güzel bir dönüşüm.

Mescidin avlusundaki:

“bir çınar, dalları beyaz”

ile

“bir adam, saçları beyaz”

arasında da sessiz bir paralellik var. Çınar ve insan aynı yaşlılığın iki görüntüsü gibidir. Biri toprağa, diğeri göğe uzanır.

Ve adam sonunda:

“Tüm mecburiyetlerinden sıyrılır.
Ellerini açar göğe:
Elif, lam, mim
Allah her şeye yeter.”

Burada şiirin bütün dünyevi bağımlılıkları çözülür.

Başta bir insanın varlığına muhtaç olan gönül, sonunda “Allah her şeye yeter” noktasına gelir.

Bu nedenle şiirin sonu bir teselli cümlesinden daha fazlasıdır. Şiirin bütün acısının anlamını yeniden kurar.

“Kazandığı, kaybettiklerine değmiştir.”

Son dize bu yüzden özellikle önemli.

İlk bakışta paradoksal:

Kaybetmekle kazanmak nasıl aynı anda mümkün olabilir?

Ama şiirin mantığında cevap açıktır. İnsan sevdiğini, hayatını, geçmişini, aidiyetini ve belki de kendisi sandığı birçok şeyi kaybetmiştir. Buna karşılık bağımlılıktan, beklentiden, dünyevi mecburiyetlerden ve suretlerden kurtulmuştur.

Dolayısıyla kazandığı şey, kaybettiklerinin yerine konabilecek başka bir nesne değildir.

Daha derin bir özgürlüktür.

Şiir bu nedenle aslında bir aşk şiiri olarak başlayıp manevi bir terk ediliş ve yeniden bulunuş şiirine dönüşüyor.

Başlangıçta insan şöyle bir yerde:

“Beni terk etme.”

Ortada:

“Beni neden terk ettin?”

Sonda ise:

“Artık seni beklemiyorum.”

Ve onun da ötesinde:

“Allah her şeye yeter.”

Bu çizgi, şiirin temel hareketini oluşturuyor.

“Metruk Şiir”in en güçlü tarafı, terk edilmişliği nihai bir son olarak bırakmaması. Metruk han imgesiyle başlayan şiir, sonunda bir mescit ve göğe açılan ellerle kapanıyor. Başlangıçta insan bir başkasının penceresine bakarken, sonunda kendi içindeki kapıyı buluyor.