Rig-Veda'nın X.95 ilahisi, ölümlü kral Purūravas ile göksel kadın Urvaśī arasındaki aşk ve ayrılığı anlatan 18 mantralık dramatik bir konuşmadır. Bir zamanlar birlikte yaşayan ve bir çocuk sahibi olan bu iki sevgili, Urvaśī'nin göksel dünyasına dönmesiyle ayrılır. Purūravas onu geri döndürmeye çalışır; Urvaśī ise artık geri dönemeyeceğini söyler. Şiir, bu ayrılığı yalnızca bir sevgilinin diğerini terk etmesi olarak değil, ölümlü ile ölümsüz arasındaki sınırın ve iki insanın aynı hayata artık aynı anlamı verememesinin trajedisi olarak işler.
Rig-Veda X.95 — Bir Zamanlar Aynı Aşktaydılar
X.95, iki insanın birbirini hiç sevmemiş olmasının değil, bir zamanlar aynı aşkın içinde olan iki insanın artık o aşkın içinde aynı yerde duramamasının şiiridir. Aşk birinde sürerken diğerinde sona ermiştir; biri hâlâ “burada kal” derken, diğeri “evine dön” demektedir.
Bu şiirin trajedisi, iki insanın birbirini hiç sevmemiş olması değildir. Tam tersine, bir zamanlar aynı yatağı, aynı bedeni, aynı hayatı paylaşmış iki insan vardır. Bir çocukları olmuştur. Birbirlerinin hayatında gerçek bir iz bırakmışlardır. Fakat aşkın bir zamanlar kurduğu ortak dünya artık iki taraf için aynı anlamı taşımamaktadır.
Kadın gitmiştir; erkek hâlâ o aşkın içinde kalmıştır.
Bu yüzden şiirin en acı sözü belki de “beni kazanamadın” değildir.
“Şimdi evine dön.”
Çünkü insan sevdiği kişiyi kazanamadığını belki bir gün kabul edebilir. Fakat sevdiği kişinin artık bulunmadığı bir eve dönmek zorunda kalmak çok daha ağırdır.
X.95, işte bu yüzden yalnızca bir aşk ve ayrılık şiiri değildir. Bir zamanlar aynı aşkta buluşmuş iki insanın, sonunda aynı aşkın içinde birbirine yabancılaşmasının şiiridir.
1. Mantra — Söylenmemiş olanın geri dönüşü
Ey eşim,
burada kal!Ey sert yürekli kadın,
bir süre daha kal
ve benimle konuş.Geçmişte içimizde sakladığımız
ve söylemediğimiz düşünceler
bize hiçbir zaman mutluluk getirmedi.
Purūravas'ın ilk sözü doğrudan bir yalvarıştır: “Burada kal.” Fakat hemen ardından “sert yürekli kadın” demesi, yalvarışın içinde kırgınlığın da bulunduğunu gösterir. Onun asıl arzusu yalnızca Urvaśī'nin fiziksel olarak kalması değildir; geçmişte söylenmemiş olanların şimdi konuşulmasını ister.
“İçimizde sakladığımız ve söylemediğimiz düşünceler” ifadesi çok önemlidir. Ayrılığın nedeni burada açıkça anlatılmaz; bunun yerine ilişkinin içinde biriken söylenmemiş sözler öne çıkarılır. Purūravas'a göre mutluluğun önündeki engellerden biri iletişimsizliktir.
Böylece şiir daha ilk mantrada geçmişe dönük bir hesaplaşmayla başlar. Erkek hâlâ ilişkinin kurtarılabileceğine inanırken kadın çoktan ilişkinin dışına çıkmıştır.
2. Mantra — Kadının geri dönüşsüzlüğü
Şimdi senin bu sözlerinle
ne yapabilirim?Ben senden
şafakların ilki gibi
geçip gittim.Purūravas,
evine dön.Ben rüzgâr gibiyim;
yakalanmam güç.
Urvaśī'nin cevabı son derece keskindir:
“Şimdi senin bu sözlerinle ne yapabilirim?”
Bu soru aslında cevabın kendisidir. Purūravas'ın söyledikleri artık onun hayatında bir karşılık bulmamaktadır.
“Şafakların ilki gibi geçip gittim” sözü ayrılığın en güzel imgelerinden biridir. Şafak gelir, görünür, dünyayı aydınlatır ve sonra geçer. Onu tutamazsınız.
Daha da önemlisi, Urvaśī kendisini rüzgâra benzetir. Rüzgârın özelliği yalnızca hareket etmek değildir; yakalanamamasıdır. Purūravas'ın istediği şey ise tam tersidir: kadın kalsın, sabitlensin, onun yanında olsun.
Kadın kendisini doğası gereği yakalanamaz olarak tanımlar.
Burada şiirin ilk büyük yarığı açılır: Erkek “kal” derken kadın kendisini çoktan “geçip gitmiş” olarak tanımlamaktadır.
3. Mantra — Aşkın bir anda parlayıp sönmesi
Sadaktan fırlatılmış
şöhret arayan bir ok gibi,yüzlerce sığırı kazanmak için
koşan hızlı bir at gibi...Şimşek çakar gibi
her şey bir anda parladı.Korkakların kurduğu planlar gibi
birden dağıldı.Şairler,
derdi içindeki kuzu gibi
melediler.
Purūravas burada ilişkinin geçmişini hatırlarken imgeler hızlanır: ok, at, şimşek...
Bunların ortak özelliği hızdır.
Sadaktan çıkan ok geri dönmez. Koşan at durmak istemez. Şimşek bir anda parlar.
Aşk da böyle yaşanmıştır: ani, parlak, güçlü.
Fakat hemen ardından her şey dağılır. Şairlerin “içindeki kuzu gibi melemeleri” ise bu büyük olayın sonunda geriye kalan çaresizliği temsil eder.
Burada Purūravas'ın aşkı henüz anlamlandırmaya çalıştığını görüyoruz. İlişkinin nasıl bu kadar hızlı kurulup nasıl bu kadar hızlı dağıldığını kavrayamaz.
4. Mantra — Bir zamanlar kurulmuş hayat
Sevgilisi onu istediğinde
kocasının babasına
hayat ve zenginlik getirdi.Yakındaki evinden ayrıldı.
Sevdiği yuvaya gitti.
Gece ve gündüz
efendisinin kucaklamalarını
kabul etti.
Bu mantra geçmişteki birlikteliğin gündelik ve neredeyse evcil tarafını getirir.
Kadın evinden ayrılır, sevdiği yuvaya gider ve geceleri eşinin kucağını kabul eder.
Bu ayrıntılar önemlidir çünkü Urvaśī'nin biraz sonra söyleyeceği “artık dönemem” sözüyle güçlü bir karşıtlık yaratır.
Bir zamanlar gerçekten ortak bir hayat kurulmuştur.
Dolayısıyla ayrılık, hiç yaşanmamış bir ilişkinin sona ermesi değildir. Yaşanmış, bedensel ve gündelik bir birlikteliğin artık geri getirilememesidir.
Buradaki “yuva” kelimesi daha sonra gelecek “evine dön” sözü için de bir zemin hazırlar. Çünkü şiirde ev, yalnızca bir yapı değildir; birlikte yaşanmış hayatın kendisidir.
5. Mantra — Bedenin teslimiyeti
Günde üç kez
eşini kucakladın.Ben ise senin sevgi dolu
okşamalarını
soğuk karşılasam daarzularına boyun eğdim,
Purūravas.Böylece sen, ey kahraman,
bedenimin kralı oldun.
“Günde üç kez eşini kucakladın” ve ardından Urvaśī'nin arzularına boyun eğdiğini söylemesi, ilişkinin cinsel boyutunu açıkça ortaya koyar.
Burada çok dikkat çekici bir ifade vardır:
“Bedenimin kralı oldun.”
Purūravas'ın zaferi yalnızca sevgiyi kazanmak değildir; kadının bedeninde de bir iktidar kurmuştur.
Fakat Urvaśī bunu anlatırken geçmişteki teslimiyetini bugünkü bağlılığının kanıtı olarak kullanmaz. Tam tersine, geçmişte bedenini vermiş olması, bugün kendisini vermeye devam edeceği anlamına gelmez.
Bu, şiirin önemli gerilimlerinden biridir:
Geçmişteki yakınlık, bugünkü sahipliğin garantisi değildir.
Ve burada daha sonra gelecek “beni kazanamadın” sözü için önemli bir zemin oluşur. Erkek bir zamanlar bedenin kralı olabilir; fakat bu, kadının kalbinin ve iradesinin kralı olduğu anlamına gelmez.
6. Mantra — Göksel dünyanın görüntüsü
Sujirṇī, Śreṇī,
Sumne-āpi, Caraṇyu,
Granthinī ve Hradecaksus...Kızlar dışarı çıktılar.
Kızıl inekler gibi
birbirlerinin ardından koştular.Sağılan inekler gibi
birbirlerine seslendiler.
İsimleri sıralanan kadınların dışarı çıkmasıyla şiirin atmosferi değişir. Kızlar, kızıl inekler ve sağılmayı bekleyen inekler imgeleriyle göksel dünyanın canlılığı anlatılır.
Burada Urvaśī yalnızca bireysel bir kadın olmaktan çıkar; apsaraların dünyasına ait göksel bir varlık olarak yeniden belirir.
Purūravas'ın dünyası ile Urvaśī'nin dünyası arasındaki fark giderek belirginleşir.
Erkek bir ölümlüdür; kadın ise ait olduğu dünyaya geri dönmektedir.
7. Mantra — Kahramanın doğuşu
O doğduğunda
kadınlar bir araya oturdular.Irmaklar onu
cömertçe besledi.Sonra, Purūravas,
tanrılar seni
büyük savaş için büyüttüler;Dasyuları yok etmen için.
Purūravas'ın doğumu ve tanrılar tarafından büyütülmesi anlatılır. Onun Dasyuları yok edecek bir savaşçı olarak yetiştirilmesi, karakterini başka bir düzleme taşır.
Purūravas sıradan bir âşık değildir; kahramandır.
Fakat şiirin ironisi tam burada ortaya çıkar: Dünyada düşmanlarını yenebilecek güçte olan erkek, sevdiği kadının karşısında çaresizdir.
Kahramanlık ile aşk arasındaki bu fark, metnin en güçlü damarlarından biridir.
Dışarıdaki düşmanları yenebilen adam, kendi hayatındaki en büyük kaybı engelleyemez.
8. Mantra — İki dünyanın birbirinden ürkmesi
Ben, bir ölümlü olarak,
giysilerini çıkarmış
bu göksel kadınların
kollarına kendimi bırakmak istediğimdeonlar korkmuş bir yılan gibi
benden kaçtılar;arabanın değdiğini hisseden
ürkek atlar gibi.
Burada çok güçlü hayvan benzetmeleri vardır: korkmuş yılan, ürkek at.
Ölümlü erkek göksel kadınlara yaklaşmak ister; kadınlar ise ondan kaçar.
Bu yalnızca fiziksel bir reddediş değildir. İki varlık düzeninin birbirine temas edememesidir.
Purūravas ölümlü olduğu için Urvaśī'nin dünyasına bütünüyle giremez. Urvaśī de onun dünyasında sonsuza kadar kalamaz.
Aşk, bu iki dünyanın sınırını bir süreliğine kaldırmıştır; ayrılık ise sınırı yeniden kurar.
9. Mantra — Birlikteliğin büyülü anı
Ölümlü, ölümsüz kadınları sevdiğinde
ve onlar izin verdiğinde
onlarla konuştuğunda
ve yakınlaştığında,onlar kuğular gibi
bedenlerinin güzelliğini gösterirler.Oynayan atlar gibi
birbirlerini ısırır
ve okşarlar.
Bu mantra önceki ürkeklikten farklıdır. Artık kadınlar kendilerini gösterir, oynar, birbirlerine dokunur ve güzelliklerini sergilerler.
Buradaki kuğu ve at imgeleri bedensel güzelliği, hareketi ve özgürlüğü taşır.
Fakat dikkat çekici olan şudur: Kadınlar kendilerini gösterirler, ama bu onların erkeğe ait oldukları anlamına gelmez.
Urvaśī'nin güzelliği görünürdür; fakat sahip olunabilir değildir.
Bu ayrım, bütün şiirin temelindeki mülkiyet duygusunu da açığa çıkarır. Purūravas bir zamanlar onun bedenine ulaşabilmiştir; fakat göksel kadın, bedensel yakınlığı kalıcı bir sahiplik sözleşmesine dönüştürmez.
10. Mantra — Aşkın meyvesi
Şimşek gibi parlayan o kadın
sulardan bana
tatlı armağanlar getirdi.Şimdi sellerden
güçlü bir çocuk doğsun.Urvaśī'nin ömrü
uzun olsun.
Şimşek gibi parlayan kadın, sulardan armağan getirir ve güçlü bir çocuğun doğması dile getirilir.
Burada aşkın artık kendisi değil, aşkın ürünü önem kazanır: çocuk.
Purūravas ile Urvaśī'nin ilişkisi sona ererken birlikteliklerinden bir hayat doğacaktır.
Böylece ayrılık bütünüyle yok edici değildir. İlişki sona erer, fakat ondan geriye çocuk kalır.
Bu, şiirin trajedisini daha da ağırlaştırır: Birliktelik sona erebilir ama sonuçları yaşamaya devam eder.
11. Mantra — “Seni uyarmıştım”
Senin doğumun sayesinde
dünyanın sütünü içtim.Purūravas,
sen bana bu gücü verdin.Ben o gün gerçeği biliyor
ve seni uyarmıştım.Ama beni dinlemedin.
Şimdi, hiçbir şeyin faydası yokken,
ne söyleyebilirsin?
Urvaśī burada geçmişte söylediklerinin hatırlanmasını ister.
“Ben o gün gerçeği biliyordum ve seni uyarmıştım.”
Bu cümle, ayrılığın artık geri döndürülemeyecek bir noktaya geldiğini gösterir.
Purūravas hâlâ konuşarak bir şeyleri değiştirebileceğini düşünür. Urvaśī ise konuşmanın zamanının geçtiğini söyler.
Dolayısıyla şiirde ilk kez zamanın geri döndürülemezliği açık biçimde hissedilir.
Son soru özellikle acıdır:
“Şimdi, hiçbir şeyin faydası yokken, ne söyleyebilirsin?”
Artık sözün değiştirebileceği bir gelecek kalmamıştır.
12. Mantra — Çocuk ve ölümün gölgesi
Çocuk ne zaman doğacak
ve babasını arayacak?Onu ilk gördüğünde
bir yaslı gibi ağlayacak mı?Ateş, senin eşinin ailesinin yanında
yanarken,kim ayıracak
birbirine bağlı karı ile kocayı?
Burada çocuğun geleceği sorulur.
“Babası onu ilk gördüğünde ağlayacak mı?”
Bu soru, ayrılığı yalnızca sevgililerin meselesi olmaktan çıkarır. Artık ortada bir baba, çocuk ve aile vardır.
Ardından ateş gelir.
Ateşin yanında karı ile kocanın birbirinden ayrılması görüntüsü, dünyevi evlilik ile ölüm arasındaki sınırı çağrıştırır.
Aşk ilişkisi böylece kişisel bir dramdan kozmik bir kader problemine dönüşür.
Üstelik çocuk, iki insan arasındaki kopuşun ortasında kalacak olan canlı bağdır. Sevgililer birbirinden ayrılabilir; fakat çocuk onların ayrılığını ortadan kaldırmaz, tersine ayrılığın sonucunu görünür kılar.
13. Mantra — Son hüküm
Gözyaşları döküldüğünde
onu teselli edeceğim.Onu ağlatmayacağım.
Ona bereket getiren şey için
üzülmesine izin vermeyeceğim.Aramızda sana ait olan şeyi
sana göndereceğim.Şimdi evine dön,
ey zavallı adam.Beni kazanamadın.
Bu, şiirin belki de en acımasız mantrasıdır.
Urvaśī teselli edeceğini, çocuğu ağlatmayacağını ve Purūravas'a kendisine ait olan şeyi göndereceğini söyler.
Burada hâlâ şefkat vardır. Ayrılığı seçmiş olmasına rağmen çocuğun acısını düşünür. Bu, onun Purūravas'ı bütünüyle reddetmediğini; yalnızca onunla aynı hayatı sürdürmeyi reddettiğini gösterir.
“Aramızda sana ait olan şeyi sana göndereceğim” sözü de önemlidir. Sevgililer ayrılacaktır, fakat yaşanan birliktelik bütünüyle silinmeyecektir. Ortak geçmiş, çocuk üzerinden yaşamaya devam edecektir.
Fakat sonra gelir:
“Şimdi evine dön, ey zavallı adam. Beni kazanamadın.”
Buradaki “kazanamadın” kelimesi son derece önemlidir.
Purūravas'ın bütün çabası başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Daha önce kadın bedeninin “kralı” olmuş olan erkek, şimdi kadının iradesi karşısında hiçbir hükme sahip değildir.
Bu nedenle XIII. mantra, V. mantranın tersine çevrilmiş hâli gibidir: bedende kazanılmış iktidar, irade üzerinde iktidara dönüşmemiştir.
Fakat bu mantrayı asıl trajik yapan “beni kazanamadın” cümlesinden önce gelen “evine dön” sözüdür.
Çünkü burada son derece acı bir ayrıntı vardır: İnsanı eve gönderen kişi, artık evin içinde onunla aynı hayatı paylaşmak istememektedir.
“Ev” böylece yalnızca dönülecek fiziksel bir mekân olmaktan çıkar. Purūravas için ev; eş, çocuk, birlikte kurulmuş hayat, ortak geçmiş, yaşanmış günler ve geleceğe ilişkin bütün beklentiler anlamına gelebilir. Fakat Urvaśī'nin “evine dön” demesi, bütün bu anlamların içinden geçerek söylenen bir ayrılık cümlesine dönüşür.
Daha da acısı, Purūravas'ın dönmesi istenen ev artık onun dönebileceği bir ev değildir. Çünkü o evin anlamını oluşturan kişi gitmiştir. Duvarlar yerinde kalsa bile, birlikte yaşanan hayat orada değildir. Bir zamanlar “ev” olan yer, artık yalnızca geride bırakılmış bir mekâna dönüşmüştür.
Bu nedenle Urvaśī'nin “evine dön” sözü, görünüşte bir yere gönderirken gerçekte evsizliğe gönderir.
İşte burada “ev” kelimesi şiirin en ağır kelimelerinden biri hâline gelir.
Çünkü insan sevdiği kişiyi kazanamadığını kabul edebilir belki; fakat döneceği evin artık eski ev olmadığını, hatta kendisi için dönülecek gerçek bir ev kalmadığını anlamak çok daha ağır bir deneyimdir.
Üstelik Purūravas'ın karşısında yalnızca kendisini terk eden bir kadın yoktur. Ortada geçmişte gerçekten kurulmuş bir birliktelik, yaşanmış bir beden yakınlığı ve dünyaya gelmiş bir çocuk vardır. Bu nedenle “eve dön” sözünün içinde hem bir ayrılık hem de geçmişteki ortak hayatın artık geri getirilemeyeceğinin kabulü vardır.
Bu noktada “beni kazanamadın” sözü de başka bir anlam kazanır.
Bu, yalnızca bir sevgilinin başka bir sevgiliyi elde edememesi değildir. Bir insanın, bütün ortak geçmişe rağmen, sevdiği kişinin kalbine ulaşamadığını fark etmesidir.
Bir zamanlar bedeninin “kralı” olan erkek, şimdi onun iradesi karşısında hiçbir hükme sahip değildir. Geçmişteki yakınlık bugünkü bağlılığın garantisi değildir. Birlikte yaşanmış olan şey gerçekliğini korur; fakat o gerçeklik, ilişkinin sonsuza kadar devam edeceğini garanti etmez.
Bu yüzden XIII. mantra, aşkın en zor gerçeklerinden birine dokunur: Birlikte yaşanmış bir hayatın gerçek olması, o hayatın sonsuza kadar birlikte yaşanacağı anlamına gelmez.
Purūravas'ın trajedisi de tam burada yoğunlaşır. O, yalnızca Urvaśī'yi kaybetmez; bir zamanlar “ev” dediği şeyin anlamının da değiştiğini fark eder.
Bu açıdan “eve dön” sözü, şiirin başındaki “burada kal” çağrısının tam karşısında durur.
İlk mantrada erkek:
“Ey eşim, burada kal.”
der.
On üçüncü mantrada kadın:
“Şimdi evine dön.”
der.
Birinde erkek kadının yanında kalmasını ister; diğerinde kadın erkeğin kendi dünyasına geri dönmesini ister.
Fakat trajedi şuradadır: Erkeğin dönmesi istenen yer, kadının artık bulunmadığı yerdir.
Bu nedenle “eve dön” emri, aslında “benim bulunduğum yere dön” anlamına gelmez. Tam tersine, “benim artık bulunmadığım hayata geri dön” anlamına gelir.
Ve daha da ileri gidersek, bu cümledeki “ev” artık bir adres değildir. Birlikte yaşanmış hayatın kendisidir. Urvaśī o hayatı terk ettiği anda Purūravas'ın önünde fiziksel olarak dönülebilecek bir yer kalsa bile, duygusal olarak dönülebilecek ev kalmamıştır.
Burada şiirin eski dünyasına ait mitolojik çerçeve, son derece çağdaş bir duyguya dönüşür. Urvaśī göksel dünyasına döner; Purūravas ise ölümlü dünyasında, kendi evine gönderilir. Fakat bu iki dünya arasındaki ayrım yalnızca mitolojik değildir. Şiirin duygusal düzeyinde de iki insan artık aynı hayatın içinde değildir.
Bu yüzden XIII. mantranın sonunda Purūravas'a söylenen “ey zavallı adam” hitabı küçümseyici olmaktan çok acımasız bir merhamet taşır. Kadın onun çaresizliğini görür. Onun artık yapabileceği bir şey kalmadığını bilir. Fakat yine de geri dönmez.
Ve burada şiirin bütün dramatik yapısı bir anda başka bir ışık altında görünür: Bir zamanlar birbirini sevmiş iki insan, aynı aşkın içinde artık aynı yerde değildir.
Purūravas hâlâ ilişkinin içindedir; Urvaśī ise ilişkinin dışına çıkmıştır. Erkek geçmişteki birlikteliği bugüne taşımaya çalışırken kadın geçmişin yaşanmış olduğunu kabul eder fakat onun bugünü belirlemesine izin vermez.
Şiirin asıl gücü de burada ortaya çıkar: Urvaśī, Purūravas'ı hiç sevmemiş değildir. Tam tersine, metin onların bedensel ve duygusal birlikteliğini açıkça kabul eder. Bir çocukları vardır. Bir zamanlar kadın erkeğin kucağına girmiş, onun bedenini kabul etmiş, ona eş olmuştur.
Ama bunların hiçbiri kadının sonsuza kadar kalmasını zorunlu kılmaz.
Purūravas'ın trajedisi, geçmişte gerçekten sahip olduğu şeyi artık sahip olmaması değil yalnızca; bir zamanlar sahip olduğu yakınlığın gelecekte de devam edeceğine inanmasıdır.
Urvaśī'nin trajedisi ise farklıdır. O, ölümlü bir adamla kurduğu ilişkinin sınırlarını başından beri bilmektedir. Purūravas ise aşkın bu sınırları ortadan kaldırabileceğine inanır.
Bu nedenle XIII. mantradaki:
“Şimdi evine dön, ey zavallı adam.
Beni kazanamadın.”
sözleri şiirin merkezine yerleşir.
Çünkü Purūravas'ın kahramanlığı, gücü, savaşçılığı, tanrılar tarafından yetiştirilmiş olması hiçbir işe yaramaz. Bir kadını sevmesi onu kadının iradesine hükmedebilir hâle getirmez.
Ve XV. mantradaki:
“Hayır, Purūravas, ölme!”
cevabı da XIII. mantrayı tamamlar.
“Beni kazanamadın” demek, “senden nefret ediyorum” demek değildir.
Kadın onu terk eder ama ölümünü istemez.
İşte bu ayrım şiiri sıradan bir terk edilme anlatısından çıkarır. Aşk bitmiş olabilir; insanî bağ bütünüyle bitmemiştir.
Daha da çarpıcı olan, 18 mantranın sonunda Purūravas'ın Urvaśī'yi geri kazanamamasıdır. Fakat çocuk, soy ve tanrılara sunulan adaklar üzerinden ilişki bir biçimde yaşamaya devam eder. Yani sevgililer ayrılır; aşkın sonucu dünyadan silinmez.
X.95'in en güçlü cümlesi bu yüzden yalnızca “Beni kazanamadın” değildir. Onun karşısında duran görünmez cümle şudur:
“Bir zamanlar senindim; ama bir zamanlar senin olmam, sonsuza kadar senin olacağım anlamına gelmez.”
Ve şiirin tamamı, tam da bu imkânsızlığı anlatır: Birbirini gerçekten sevmiş iki insanın, aynı aşkın içinde artık aynı yerde duramaması.
14. Mantra — Erkek öfkeye sığınıyor
Senin sevgilin
bugün sonsuza dek kaçacak.Bir daha dönmemek üzere
en uzak yerlere gidecek.Öyleyse yatağı
Yıkım'ın kucağında olsun.Orada vahşi ve aç kurtlar
onu parçalayıp yesin.
Purūravas artık yalvarmayı bırakır.
Kadının dönmeyeceğini anlayınca sözleri ölüm dileğine dönüşür.
“Yıkım'ın kucağı”, kurtlar, parçalanmak...
Bu, aşk acısının öfkeye dönüşmesidir.
Bir önceki mantrada “beni kazanamadın” diyen kadın karşısında çaresiz kalan erkek, şimdi kendisini terk eden kadının ölümünü düşünerek kendi acısından kurtulmaya çalışır.
Fakat bu gerçek bir güç kazanımı değildir. Tam tersine, çaresizliğin en uç noktasıdır.
Burada dikkat çekici olan, Purūravas'ın bir anda kahraman olmaktan çıkıp terk edilmiş bir sevgiliye dönüşmesidir. VII. mantradaki savaşçı, XIV. mantrada sevdiği kadının yokluğuna karşı kendi öfkesinden başka bir silah bulamaz.
15. Mantra — Kadının şaşırtıcı şefkati
Hayır, Purūravas, ölme!
Yok olup gitme!
Bırakma kendini
uğursuz kurtlara.Kadınlarla kalıcı bir dostluk kurulamaz;
kadınların kalpleri
sırtlanların kalpleri gibidir.
Urvaśī hemen karşı çıkar:
“Hayır, Purūravas, ölme!”
Bu çok önemlidir.
Kadın onu terk etmiştir ama onun ölmesini istemez.
Dolayısıyla “artık seni istemiyorum” ile “senin ölmeni istiyorum” aynı şey değildir.
Kadın kendi cinsini sırtlanlara benzetir.
Burada Urvaśī'nin sözleri bireysel aşkın ötesinde, ilişkinin doğası hakkında bir hükme dönüşür. Kadınların bağlanmasının erkeklerin düşündüğü türden kalıcı bir bağlılık olmadığını söyler.
Bu bölüm aynı zamanda metnin ataerkil gelenek içindeki en tartışmalı ifadelerinden biridir; Urvaśī'nin ağzından söylenmesi ise ayrıca dikkat çekicidir.
Fakat mantranın duygusal merkezinde başka bir şey vardır: Kadın gitmektedir ama erkeğin ölümünü istememektedir.
Bu nedenle XIII. mantradaki sertlik ile XV. mantradaki şefkat aynı karakterde yan yana durabilir.
16. Mantra — Kısa süreli insanlık
İnsanlar arasında
başka bir biçimde yaşadığımdadört sonbahar boyunca
onların arasında geceler geçirdim.Günde yalnızca bir damla
tereyağı tattım.Şimdi bile
bununla yetiniyorum.
Urvaśī, insanlar arasında dört sonbahar geçirdiğini söyler.
Bu çok kısa zaman dilimi, Purūravas'ın zihnindeki “sonsuz aşk” beklentisiyle çarpıcı biçimde çelişir.
Dört sonbahar...
Bir ölümsüz için neredeyse anlık bir zaman.
Bir ölümlü için ise bir hayatın en önemli dönemlerinden biri olabilir.
Böylece şiirde aşkın trajedisi biraz daha derinleşir:
Aynı zamanı yaşamışlardır ama zamanı aynı şekilde yaşamamışlardır.
Purūravas için birlikte geçirilen zaman hayatının merkezi olabilir. Urvaśī için ise o dönem, kendi varoluşunun çok daha uzun ölçüsü içinde kısa bir insanlık deneyimidir.
Bu zaman farkı, ayrılığın altında yatan ontolojik farkı daha da görünür kılar.
17. Mantra — Son çağrı
Ben, onun en sevgilisi,
havayı dolduran,yeryüzünün bölgelerini
ölçen Urvaśī'yi çağırıyorum.Dindarlığın getirdiği armağan
sana yaklaşsın.Bana yeniden dön!
Kalbim acı içinde.
Bu kez Purūravas yine Urvaśī'yi çağırır.
Onu göksel, geniş, dünyayı ölçen bir varlık olarak anar.
“Bana yeniden dön!”
Bu, şiirin son büyük insanî yalvarışıdır.
Ama artık önceki mantralardan farklı olarak Purūravas'ın karşısında ikna edilebilir bir sevgili yoktur. Urvaśī neredeyse ulaşılmaz bir kozmik varlığa dönüşmüştür.
Purūravas'ın kalbindeki acı ise hâlâ son derece insandır.
Kadın göğe yükselirken erkek acının içinde kalır.
Burada şiirin iki dünyası bütünüyle ayrılır: Urvaśī artık ait olduğu kozmik düzleme yönelirken Purūravas'ın sözü hâlâ insani bir arzunun dilidir:
“Bana yeniden dön.”
Fakat dönüş mümkün değildir.
18. Mantra — Aşkın ölümle sonlanması
İşte tanrılar sana
böyle söylüyor, ey İla'nın oğlu:Ölüm seni artık
kendi egemenliğine almıştır.Oğulların tanrılara
sunular sunacak.Sen ise
Svarga'da sevineceksin.
Son mantra bütün hikâyeyi ölümlülük çerçevesine yerleştirir.
Tanrılar Purūravas'a artık ölümün egemenliği altında olduğunu bildirirler.
Çocukları tanrılara sunular sunacak, Purūravas ise Svarga'da sevinecektir.
Burada çok önemli bir dönüşüm gerçekleşir:
Başlangıçta Purūravas'ın sorunu Urvaśī'nin gitmesiydi.
Sonunda mesele ölümlü oluşudur.
Ayrılık artık yalnızca sevgililerin kişisel kararı değildir; insanın ölümlü, kadının ise ilahî oluşundan kaynaklanan ontolojik bir ayrılıktır.
Böylece şiir, “beni bırakma” diye başlayan bir aşk konuşmasını ölümün kaçınılmazlığına bağlar. Purūravas'ın Urvaśī'yi kaybetmesi, sonunda kendi ölümlülüğünün farkına varmasına kadar uzanır.
Çocukların tanrılara sunular sunacak olması ise bir başka süreklilik biçimi yaratır. Sevgililer ayrılır, fakat onların birlikteliğinden doğan soy devam eder. Aşkın kendisi sona erse bile, aşkın dünyada bıraktığı iz sürer.
Genel değerlendirme — Bir zamanlar aynı aşktaydılar
X.95'in asıl gücü, basit bir “erkek kadını istedi, kadın onu terk etti” hikâyesi olmasında değil; aşkın iki kişi için aynı anlamı taşımaktan çıktığı anda yaşanan ayrılığın şiiri olmasında yatar.
Purūravas'ın aşkı devam etmektedir.
Urvaśī'nin aşkı ise bitmiş ya da en azından dünyevi biçimini kaybetmiştir.
Bu yüzden konuşmaları aslında aynı ilişkinin içinde gerçekleşen iki farklı zamana aittir. Purūravas sürekli “biz” üzerinden konuşurken Urvaśī giderek “ben” üzerinden konuşur. Erkek geçmişteki birlikteliği bugüne taşımaya çalışır; kadın geçmişin yaşanmış olduğunu kabul eder ama onun bugünü belirlemesine izin vermez.
Bu şiirin en acı tarafı, Urvaśī'nin Purūravas'ı hiç sevmemiş olmamasıdır. Tam tersine, metin onların bedensel ve duygusal birlikteliğini açıkça kabul eder. Bir çocukları vardır. Bir zamanlar kadın erkeğin kucağına girmiş, onun bedenini kabul etmiş, ona eş olmuştur.
Ama bunların hiçbiri kadının sonsuza kadar kalmasını zorunlu kılmaz.
Purūravas'ın trajedisi, geçmişte gerçekten sahip olduğu şeyi artık sahip olmaması değil yalnızca; bir zamanlar sahip olduğu yakınlığın gelecekte de devam edeceğine inanmasıdır.
Urvaśī'nin trajedisi ise farklıdır. O, ölümlü bir adamla kurduğu ilişkinin sınırlarını başından beri bilmektedir. Purūravas ise aşkın bu sınırları ortadan kaldırabileceğine inanır.
X.95 bu nedenle yalnızca terk edilen bir erkeğin ağıdı değildir. Aşkın varlığı ile devamlılığının aynı şey olmadığını anlatan bir şiirdir.
Bir insan bir zamanlar gerçekten sevilmiş olabilir. Gerçekten bir yuvanın parçası olmuş olabilir. Bir bedenin sevgilisi, bir çocuğun babası, bir hayatın eşi olmuş olabilir. Fakat bütün bunların gerçek olması, o hayatın sonsuza kadar süreceği anlamına gelmez.
Bu nedenle XIII. mantradaki:
“Şimdi evine dön, ey zavallı adam.
Beni kazanamadın.”
sözleri şiirin merkezine yerleşir.
Çünkü Purūravas'ın kahramanlığı, gücü, savaşçılığı, tanrılar tarafından yetiştirilmiş olması hiçbir işe yaramaz. Bir kadını sevmesi onu kadının iradesine hükmedebilir hâle getirmez.
Ve XV. mantradaki:
“Hayır, Purūravas, ölme!”
cevabı da XIII. mantrayı tamamlar.
“Beni kazanamadın” demek, “senden nefret ediyorum” demek değildir.
Kadın onu terk eder ama ölümünü istemez.
İşte bu ayrım şiiri sıradan bir terk edilme anlatısından çıkarır. Aşk bitmiş olabilir; insanî bağ bütünüyle bitmemiştir.
Daha da çarpıcı olan, 18 mantranın sonunda Purūravas'ın Urvaśī'yi geri kazanamamasıdır. Fakat çocuk, soy ve tanrılara sunulan adaklar üzerinden ilişki bir biçimde yaşamaya devam eder. Yani sevgililer ayrılır; aşkın sonucu dünyadan silinmez.
Ve şiirin başındaki “burada kal” ile XIII. mantradaki “evine dön” arasındaki mesafe, bütün hikâyeyi tek başına özetler.
İlkinde erkek kadına:
“Benim yanımda kal.”
demektedir.
Sonunda kadın erkeğe:
“Benim bulunmadığım yere dön.”
demektedir.
Böylece “ev” kelimesi şiirin en trajik kavramlarından birine dönüşür. Çünkü Purūravas'ın dönmesi istenen yer, Urvaśī'nin artık bulunmadığı yerdir. Fiziksel olarak bir ev vardır; fakat o evin içindeki ortak hayat yoktur.
İnsan bazen bir evi değil, ev dediği hayatı kaybeder.
Ve o zaman “eve dön” sözü, bir yere dönme çağrısı olmaktan çıkar; artık aynı hayatın içinde bulunmayan bir insanın, o hayatın geride kalan tarafına dönmeye zorlanması anlamına gelir.
X.95'in en güçlü cümlesi bu yüzden yalnızca “Beni kazanamadın” değildir. Onun karşısında duran görünmez cümle şudur:
“Bir zamanlar senindim; ama bir zamanlar senin olmam, sonsuza kadar senin olacağım anlamına gelmez.”
Belki şiirin bütün trajedisi de bu iki cümle arasındaki boşluktadır.
“Burada kal.”
“Eve dön.”
Biri ortak hayatın devam etmesini ister; diğeri ortak hayatın artık sona erdiğini bildirir.
Ve sonunda geriye şu acı gerçek kalır:
Birbirini gerçekten sevmiş iki insan, aynı aşkın içinde artık aynı yerde duramayabilir.