Yorgunuz artık
Göremeseniz de
Yapraklarımız ağır
Dallarımız bezgin
Boyuna sallanmaktan
Bıkkınız-ya siz
Ne yapıyorsunuz bu
Hiç dinmeyen rüzgarda?
Bu hiç bitmeyen yağmur
Evlerinize kapatır sizi
Denemezsiniz bizim gibi
Onun altında durmayı
Öyle-bırakarak yağsın
Hiç durmadan öyle:
Çisi çisi, çağıl çağıl
Yıkayıp arındırarak
…
Yakınmamalıyız –
biliyorum, yakışmaz
Ama nasıl da körsünüz
– – dayanamıyorum
— anlayamıyorum da
Ne için ki aceleniz, niye
Fırtına bile dingince
Getirirken karı, tipiyi
Neden, beklememeniz
Uzaktan bir düdük sesi
Ya da bir iççekiş gibi
Yetinememeniz-niye?
-İki el tabanca sesi
Karanlığı delen-nasıl
Da anlamsız halbuki
Yağıp duran kar altında
Oruç Aruoba
Doğançay’ın Çınarlarını ilk kez 19 Haziran 1996’da gördüm. İstasyondan yavaşlayarak geçen trenin içinden, sağ tarafta, doğu’ya doğru; güneş, solumda, yamaç ardına epey devrilmişken. Hemen kavradım; pek de anlamlandıramadan…
Sonra -daha yazmadan- kurdum onları. 14 Ocak 1997’de zamanları geldi; yazmaya başladım. 15 Mayıs’ta bir kez daha geçtim yanlarından -aralarından-: Tam kurduğum gibiydiler. Yazılışları ise daha epey süreceğe benziyordu.
13 Haziran’da, benim gözlerimle, Yıldırım’ın mercekleriyle, ilk kez gittik Doğançay’a.
İstasyonun tümüyle ‘metruk’ hale geldiğini o gün öğrendim: Hiçbir tren uğramıyordu Doğançay’a artık; çınarlarsa, tam -yaz başı- doluluklarındaydılar. Her sey anlamına uygundu, yani…
Yıldırım’ın fotoğrafları da öyleydi; 1 Temmuz’da (Edip’de bulunacağını bilerek) arayıp bulduğum ‘motto’da öyle-ama, yazmam-süren tıkanmalarla-4 Temmuz’a kadar uzadı; metni de, aşağıda atacağım tarihte son haline sokabildim ancak.
Gecikir ya, hep anlamlandırma, hep…
o.a.
16 Kasım 1997
Çiftehavuzlar
