Cédric’i Yeniden Okurken Pépé’ye Bakmak
9 Eylül 2026
Birkaç gündür Cédric okuyorum. Gençliğimde de okurdum. Yıllar sonra aynı çizgi romanın sayfalarını yeniden açınca önce tanıdık bir şeyle karşılaşacağımı sanıyordum: çocukluğumdan kalan bir dünya, bildiğim karakterler, yıllar önce güldüğüm küçük hikâyeler…
Öyle olmadı.
Cédric aynı Cédric'di. Sekiz yaşında, âşık, inatçı, yaramaz, kendi küçük dünyasının bütün meselelerini dünyanın en büyük meseleleri sanan bir çocuk. Chen yine vardı, okul yine vardı, arkadaşları yine vardı. Annesi, babası, dedesi yine aynı evin içindeydi.
Ama ben aynı yerde değildim.
Çocukken Cédric’in başına gelenlere gülüyordum. Şimdi ise yetişkinlerin birbirleriyle nasıl geçindiğini görmeye başladım. Bir ailede insanların birbirlerine söyledikleri sözlerin, aynı tartışmaların, aynı alınganlıkların, aynı küçük hesaplaşmaların yıllar içinde nasıl bir alışkanlığa dönüştüğünü fark ettim.
Ve en çok Pépé’ye takıldım.
Çocukken Pépé benim için huysuz bir dedeydi. Damadıyla sürekli kavga eden, her şeye itiraz eden, Cédric’i kollayan, zaman zaman da bütün evin düzenini bozan komik bir ihtiyar.
Şimdi ise Pépé’nin yalnızlığını gördüm.
Belki de Cédric’i yıllar sonra yeniden okurken beni en çok şaşırtan şey buydu: Ben çocukken hikâyenin komik tarafına bakıyormuşum; şimdi hikâyenin kenarında kalmış bir insanı fark ettim.
Pépé eşini kaybetmiş.
Bu ayrıntı çocukken üzerinde durulacak bir ayrıntı değil. Çocuk için yaşlı insanların hayatı zaten biraz uzakta durur. Bir dedenin eşini kaybetmiş olması, onun neden yalnız olduğunu açıklayan bir bilgi olarak bile zihinde yer etmeyebilir. Dede oradadır; evdedir; Cédric’le birliktedir; konuşur, kızar, şaka yapar. Hayat devam eder.
Ama şimdi Pépé’ye baktığımda, onun hayatının önemli bir bölümünün geride kaldığını hissediyorum.
Eşi yok.
Kızı kendi ailesini kurmuş.
Kızının kocasıyla anlaşamıyor.
Cédric onu seviyor ama Cédric çocuk.
Ve Pépé bütün bunların ortasında, kendisine ait olması gereken hayatın artık büyük ölçüde başkalarının hayatlarının kenarında devam ettiği bir yaşta.
Tam da bu yüzden aşağıda paylaştığım dört sayfalık hikâyeyi şimdi yeniden okuyunca Pépé’nin anlattığı “hayat yolu” bütün bunları daha da belirginleştiriyor.
Cédric ayağındaki taştan yakınırken Pépé ona hayat yolunu anlatıyor. Çocuk ayağına giren küçücük bir taştan şikâyet ediyor; Pépé ise bu küçük şikâyeti bir hayat dersine dönüştürüyor. Yolların kolay olmadığını, çukurlardan ve dikenlerden geçtiklerini, bazen tökezlediklerini ama ayağa kalkmayı bildiklerini söylüyor.
Fakat Pépé’nin anlattığı şey yalnızca Cédric’e verilmiş bir öğüt değil.
Yıllar önce anneannesiyle el ele yürümeye karar verdiklerini söylüyor. Hayat yolunun kolay olmadığını anlatıyor. Otomobil yolu olmadığını, düpedüz toprak yollardan, çukurlardan ve dikenlerden geçtiklerini; her adımda dikkat etmek gerektiğini söylüyor. Bazen tökezlediklerini ama ayağa kalkmayı bildiklerini anlatıyor.
Sonra o küçük çocuğun, annesinin ve babasının hikâyesini anlatıyor. Annesinin onları terk ettiğini, babasının peşinden başka bir hayata gittiğini, hayatın bütün yolları gibi onların yollarının da engellerle dolu olduğunu söylüyor.
Ve sonra kendi hayatına geliyor.
Yürümeye devam ettiklerini anlatıyor. Sonra bir gün ninesinin tökezlediğini, artık kendisiyle birlikte yürüyemediğini söylüyor. Ninesi yolun kenarında oturuyor.
Pépé ise yürümeye devam ediyor.
Çocukken okusaydım muhtemelen hikâyenin sonunda Cédric’in ayağındaki taşın anlamına, olayın komik tarafına bakardım. Şimdi ise Pépé’nin cümlelerinin içinde ölümün ve ayrılığın gölgesini görüyorum.
Birlikte yürüdüğü insanın artık yürüyememesi…
Yolun kenarında kalması…
Birinin yoluna devam etmek zorunda kalması…
Ve sonunda insanın dönüp arkasına baktığında yanında yürüyenlerin birer birer eksildiğini fark etmesi.
Pépé’nin eşini kaybetmiş olması, bu hikâyeyi benim için bambaşka bir yere taşıyor. Çünkü artık “hayat yolu” yalnızca Cédric’e verilen bir öğüt değil. Pépé kendi yürüdüğü yolu anlatıyor. Kaybettiklerini, geride bıraktıklarını, birlikte yürüyemediği insanları ve bütün bunlara rağmen yürümeye devam etmek zorunda oluşunu anlatıyor.
Cédric ise bunların hiçbirini tam olarak anlamıyor.
Belki hikâyenin en hüzünlü tarafı da bu.
Çocuk, dedesinin hayat hikâyesini dinliyor ama onun ne kadar büyük bir kısmının kayıplardan oluştuğunu henüz bilemiyor.
Üstelik Pépé’nin anlattığı hikâyenin görünürdeki dinleyicisi Cédric olsa da, asıl dinleyiciler Cédric’in annesi ve babası.
Çünkü Pépé, hikâyeyi torununa anlatıyor gibi görünürken aslında kavga etmiş olan kızına ve damadına bir mesaj gönderiyor.
Birbirleriyle didişen, surat asan, kendi yollarında yürümek yerine “diken tarlası” içinde yaşayan o iki yetişkine, hayatın ne olduğunu kendi geçmişinden anlatarak hatırlatıyor.
Onlara şunu söylüyor sanki: Hayat yolu zaten kolay değil. İnsanlar tökezliyor. İnsanlar birbirlerini kaybediyor. Birlikte yürüyenlerden biri bir gün yolun kenarında kalıyor. Ama geride kalan yine de yürümeye devam etmek zorunda.
Dolayısıyla onların birbirlerine kızarak, birbirlerinden uzaklaşarak hayatı daha da zorlaştırmalarına içerliyor.
Cédric bütün bunları yalnızca bir dede hikâyesi olarak dinliyor.
Anne ve babası ise, Pépé’nin gerçekten dinlemesini istediği kişiler.
Bunu çocukken görebilmem mümkün değildi.
Şimdi görüyorum.
Bu yüzden kızıyla damadının tartışmalarını artık başka türlü okuyorum. Çocukken bu tartışmaların komik tarafına bakıyordum. Pépé’nin damadına laf sokmasına, damadın karşılık vermesine, annenin ikisinin arasına girmesine gülüyordum.
Şimdi o tartışmaların içinde başka cümleler duyuyorum.
Yalnız kalmak.
Bir gün yalnız ölmek.
Çocuklarının kendi hayatlarına çekilmesi.
Evde artık kendisine eskisi kadar ihtiyaç duyulmaması.
Bir insanın yaşlandıkça başkalarının hayatındaki yerinin küçülmesi.
Belki Cédric’in dünyasında bunlar hiçbir zaman açıkça büyük bir mesele olarak ortaya konmuyor. Zaten çizgi romanın gücü biraz da burada. Hayatın en ağır meseleleri çoğu zaman komik bir olayın içine saklanıyor. Pépé’nin huysuzluğu, damadıyla didişmesi, Cédric’i koruması, kızının hayatına müdahale etmesi yalnızca birer şaka gibi duruyor.
Ama yetişkinlikte insan bazı şakaların içinden hüzün sızdığını fark ediyor.
Pépé’nin kızının evliliğiyle bu kadar ilgilenmesinin, damadıyla bu kadar uğraşmasının altında yalnızca huysuzluk olmayabilir. Belki onun için o ev, hayatının hâlâ devam ettiği yerdir. Kızı oradadır. Torunu oradadır. Damadıyla kavga edebilmektedir. Birilerine kızabilmektedir. Birilerinin hayatına müdahale edebilmektedir.
Kavga bile bir bağdır.
Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Çünkü insan bazen sevdiği insanlarla tartışırken bile onların hayatında bir yeri olduğunu hisseder. Bir insanın sizinle tartışması, size kızması, sizden bir şey beklemesi bile bir tür yakınlıktır. Asıl korkutucu olan, artık kimsenin sizinle tartışmaya bile ihtiyaç duymadığı noktadır.
Pépé’nin damadıyla kavgasında şimdi bunu görüyorum.
Çocukken “Yine kavga ediyorlar” diyordum.
Şimdi “İyi ki hâlâ birbirleriyle kavga ediyorlar” diye düşünüyorum.
Çünkü Pépé’nin hayatında o kavganın bile bir anlamı var.
Onun dünyasında insanlar hâlâ birbirlerinin hayatına dokunuyor.
Fakat yaşlılık biraz da bunun tersine doğru ilerlemek değil mi?
İnsanların birer birer kendi hayatlarına çekilmesi. Çocukların büyümesi. Torunların büyümesi. Eşin gitmesi. Arkadaşların azalması. Evlerin sessizleşmesi. Bir zamanlar kalabalık olan hayatın giderek başkalarının hayatlarının arasında küçük bir alana dönüşmesi.
Cédric’i yeniden okurken beni asıl hüzünlendiren şey, Pépé’nin yalnız olması değildi yalnızca.
Pépé’nin yalnızlığının bana artık uzak gelmemesiydi.
Çocukken yaşlılık başka insanların başına gelen bir şeydi. Dede yaşlıydı çünkü dedeydi. Ölüm de hayatın çok ilerilerinde bir yerdeydi. İnsanların eşlerini kaybetmesi, çocuklarının başka şehirlere gitmesi, evlerinin sessizleşmesi, günlerinin birbirine benzemesi, bir zamanlar çok önemli oldukları bir hayatın yavaş yavaş geride kalması… Bunların hepsi yetişkinlikten sonraki uzak bir ülkeye aitti.
Şimdi o ülkenin tabelalarını görmeye başladım.
İşte bu yüzden zihnimdeki Cédric bana eskisinden daha hüzünlü geldi.
Çizgi roman değişmedi.
Pépé değişmedi.
Değişen bendim.
Bir zamanlar Pépé’nin yaşını yalnızca büyük bir sayı olarak görüyordum. Şimdi o yaşın içinde geçirilmiş onlarca yılı, kaybedilmiş insanları, alışkanlıkları, hatıraları ve geride bırakılmış hayatları düşünüyorum.
Bir insanın yaşlılığı yalnızca yaşlanmak değildir.
Bir hayatın yavaş yavaş kendi çevresinden çekilmesidir.
Pépé’nin kenarda kalmış hayatını fark ettim.
Ve belki beni asıl rahatsız eden de bu oldu: Ona dışarıdan bakarken, insanın yaşlandıkça nereye doğru gittiğini düşünmeye başladım.
Çünkü Pépé artık hikâyenin merkezinde değil.
Cédric’in hayatı ilerliyor. Okulu var. Aşkı var. Arkadaşları var. Geleceği var. Anne ve babasının kendi hayatları, işleri, evlilikleri, gündelik telaşları var. Herkesin önünde hâlâ yapılacak şeyler bulunuyor.
Pépé ise biraz kenarda.
Hikâyenin içinde ama hayatın merkezinde değil.
Belki yaşlılığın en sessiz tarafı da bu: İnsan hâlâ yaşamaktadır ama hayatın ağırlık merkezi yavaş yavaş başka yerlere taşınmaktadır.
Çocuklarınızın hayatı sizden bağımsızlaşır. Torunlarınız büyür. Eşiniz olmayabilir. Arkadaşlarınız azalabilir. Bir zamanlar sizin etrafınızda dönen hayat, sizden sonra gelenlerin etrafında dönmeye başlar.
Ve siz hâlâ oradasınızdır.
Bir köşede.
Bazen bir şeye kızarak.
Bazen bir çocuğu kollayarak.
Bazen aynı hikâyeyi tekrar anlatarak.
Bazen de kimsenin artık hatırlamadığı bir şey için ısrar ederek.
Pépé’nin bütün o huysuzluğu şimdi bana biraz daha anlaşılır geliyor.
Belki bazı yaşlı insanların huysuzluğunun içinde, hayatın hâlâ kendilerine ait olduğunu hissetme çabası vardır.
Bir şeylere itiraz etmek, hâlâ bir şeylerin içinde olmaktır.
Birine kızmak, hâlâ o insanla bir bağınız olduğunu gösterir.
Bir çocuğu korumak, hâlâ bir işe yaradığınızı hissettirir.
Bir evin düzenine karışmak, hâlâ o evde bir yeriniz olduğunu hatırlatır.
Bu yüzden Pépé’yi artık yalnızca komik bulmuyorum.
Onu seviyorum.
Hatta biraz da üzülüyorum.
Çünkü çocukken fark etmediğim bir şeyi şimdi görüyorum: Pépé’nin hikâyesinde Cédric’in maceralarından daha sessiz bir hikâye var. Bir insanın eşini kaybettikten sonra hayatına devam etmesi, kızının ailesinin içinde kendine bir yer bulması, torunuyla kurduğu bağa tutunması ve bütün bunların arasında yalnız kalmamak için hayatın küçük gürültülerine sarılması.
Cédric’in “ayağına taş girmesi” de bu yüzden bana artık yalnızca çocukça bir şikâyet gibi gelmiyor. Pépé’nin anlattığı hayat yolunun yanında, taş çok daha büyük bir anlam kazanıyor.
Çocuk için yolun üzerindeki küçük bir engel; Pépé içinse bütün bir hayatın metaforu.
Yol dümdüz değil.
İnsan tökezliyor.
Bazıları yanında yürümeye devam ediyor, bazıları yolun kenarında kalıyor.
Ve insan, bütün bunlara rağmen yürümeyi sürdürüyor.
Belki Pépé’nin Cédric’e söylemek istediği en önemli şey de bu: Hayat yolunda ayağına taş girmesi, yolun yanlış olduğu anlamına gelmez.
Çocuk bunu henüz anlamıyor.
Ben şimdi biraz anlıyorum.
Ama bu kez başka bir şey de görüyorum: Bir insan hayatının sonlarına doğru geldiğinde, yolun kendisinden çok, yanında kimin kaldığı önem kazanıyor.
Pépé’nin yalnızlığı bana bu yüzden dokundu.
Çünkü insan belli bir yaştan sonra hayatın başındaki kalabalığa değil, sonundaki sessizliğe de bakmaya başlıyor.
Ve ben Pépé’ye bakarken ilk kez, sanki hayatın bir noktasında ona doğru gidiyormuşum gibi hissettim.
Henüz orada değilim.
Ama o noktanın artık bana uzak olmadığını biliyorum.
Belki de yıllar sonra bir çizgi romanı yeniden okumanın en tuhaf tarafı budur: Çocukluğundan kalan bir kitabın kendi geleceğini göstermesi.
Cédric sekiz yaşında kalmış.
Pépé yaşlı kalmış.
Ben ise onların arasındaki bir yerdeyim.
Çocukken Cédric’in peşinden gidiyordum.
Şimdi Pépé’ye dönüp bakıyorum.
Ve onun kenarda kalmış hayatını gördükçe, kendi hayatımın da bir gün nereye doğru ilerleyeceğini düşünüyorum.
Birkaç gündür Cédric okuyorum.
Çocukken güldüğüm sayfalarda şimdi hüzün buluyorum.
Ama bu hüzün yalnızca Pépé’nin hüznü değil.
Biraz da insanın kendi yaşlanışını ilk kez başka birinin hayatında görmesinin hüznü.
Belki yıllar sonra aynı sayfalara bir kez daha dönersem, Pépé’nin yalnızlığından daha başka şeyler de göreceğim.
Ama şimdilik gördüğüm şu:
Bir zamanlar yalnızca güldüğüm bir adamın hayatı bana hüzün veriyor.
Çünkü o adamın hikâyenin kenarında kalmış hayatını artık fark edebiliyorum.
Ve insan, bir başkasının kenarda kalmış hayatını fark ettiğinde, kendi hayatının nereye doğru ilerlediğini de ister istemez düşünmeye başlıyor.