14 Eylül
Canım –
işte yalnızca bunu yazdım; ne yazacağımı bilmiyorum, düşünmedim de – öylesine, bu sözcüğü yazdım:-
Canım,
içimden akmağa çalışan özlem türkülerini geri itiyorum; onların yeri burası değil. –
‘Karar verme’, ‘istemeyi isteme’ demiştim. Bunlara şunu eklemek gerek : h i ç k u ş k u d u y m a m a. Hem bu ikisinin temeli bu ( ne kararından, ne de isteğinden kuşku duymamalısın), hem de her adımda yeniden kurulması gereken ilişkinin temel taşı.
‘Güven’ demiyorum mahsus: Güven saf birşeydir, epey de güçsüzdür – düşünülmemiş birşeydir, kendiliğinden olur : vardır ya da yoktur. Benim sözünü ettiğim ‘kuşku duymama’ ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavır, her seferinde yeniden düşünülerek bulunulan bir eylemdir.
Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapı…
Evet – kör güven değil, bilinçli kuşkulanmama…
Örneğin, o ‘ görmek için beklediğim’ gün: Sana olan saf güvenim yıkılıp gitti, paramparça oldu. Beni aldatmıştın, atlatmıştın – en azından, gizlemiştin birşeyi benden.
Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir ‘senaryo’ yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama… Ne yapabilirdim?
Güvenim yitikti – bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdi:
“Onun sözlerine inanacağım”.
Sana ‘öykü’yü anlattığımda, bana “Bunların hiçbiri doğru değil” dedin – “Peki” dedim ben de : inanmaya karar verdim, ” Kuşkulanmayacağım” dedim.
Sonra, yolculuğundan ve bir sürü yapacaklarından söz ederken, sana güvenmiyordum –
[…]
– ama “İnan ona” dedim kendi kendime; “Kuşkulanma”…
Bu nasıl bir tutum – kendini aldatma mı? Bilinçli bir körlük mü? Bir kabullenme mi?
Hayır – hiçbiri değil.
Bir bilinçlilik sadece – hem de doğruluk üzerine kurulu bir bilinçlilik.
Bu, ‘hem isteme kararlılığı’, ‘karar verme isteği’ dediğim şeyin bir sonucu, hem de onun gereklerinden biri:-
Senin beni aldattığına inanarak – daha iyisi, bunu b i l e r e k – ne yapabilirdim? – Çekip gidebilirdim hemen
Ama sen “Gitme” diyordun, sözlerinle de eylemlerinle de.
Ne yapabilirdim?
Söylediklerine ve eylemlerine inanmaktan başka çare yoktu – kuşkulanmayacaktım…
İşin zorluğu burada hep : başka türden bir bilinçlilik gerektiriyor bizim ilişkimiz : hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize.
Her an, hep yeniden kurmamız gereken bir bilinç temeli üzerinde yürüyebilir ilişkimiz ancak. Bu aynı zamanda ö z g ü r bir temel; çünkü ‘karar’ımız , ‘isteğ”imiz, ‘inanc’ımız hep bilinçli olarak ayakta tuttuğumuz şeyler olacağından; ‘doğal’ duygulara ve tutkulara dayanmadıklarından, onları her an kırıp atmak elimizde olacak.
Her an ‘artık istememeğe karar veriyorum’, ‘artık inanmayacağım’, deyip, çekip gidebiliriz, ikimiz de.
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir istekle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
– Dünyanın en zor işini yapıyoruz ( ya da yapmağa çalıştık : hâlâ yapıyor muyuz?…) çünkü, o da şu: Şu boktan yeryüzündeki bütün düzenlemelerin engellemeğe çalıştığı, yasakladığı, cezalandıracağı bir ilişkiyi kurmak ve sürdürmek…
Bunu bilinçe ve özgürce isteme kararlılığına, hiçbir kuşkuya yer tanımadan sahip olmazsak, nasıl kalkarız ki bu işin altından?…
– Sana bugün son olarak (?) Oscar Wilde’ın sevgilisine hapisaneden yazdığı upuzun mektupta, birkaç yerde söylediği bir sözü – iki tümceyi- yazıyorum:
The supreme vice is shallowness.
Wahever is realised is right.
En büyük erdemsizlik sığlıktır.
Ne ki bilinçlendirilir / gerçekleştirilir
doğrudur / haklıdır.
Oruç Aruoba
– ile-