Melayê Cizîrî — Sebahul Xeyrî Ya Xanim
Sebahul xeyr xanê min, şehî şîrîn zebanê min
Tu yî ruh û rewanê min, bibit qurban te canê min
Te'alellah çi zat î tu, çi wê şîrîn sifat î tu
Ne wek qend û nebat î tu, yeqîn ruh û heyat î tu
Heyat û raheta can im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Sebahul xeyrî mesta min, letîfa cam bi desta min
Xumar û meyperesta min, tu yî meqsûd û qesta min
Ji meqsûdan tu yî bes min, bibin ber çerxê etles min
Ji xeyrî te nevêt kes min, bi reştûzên muqewwes min
Di benda zulfê çewgan im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Ji wê zulfê ji wê bendê, reha bim lê ji peywendê
Siyehçeşmê spî zendê, te sohtim şubhetê findê
Şubhê şem' û şemal im ez, ji ber hubba te lal im ez
De'îf im wek hilal im ez, sifet goyîn di kal im ez
Vi bilbil ra bi evxan im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Vi bilbil ra şev û rojê, li ser wê terh û bişkojê
Enî mahê şefeq rojê, te sohtim şubhetê dojê
Ko dûr im ez ji wê horê, tinê carek li ser sûrê
Ji Wadî-eymena Torê, tecellay kir di nêv nûrê
Ji wê sohtî dil û can im, sebahul xeyr ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Ji husna wê tecellayê, yedê beyda û balayê
Çi wesfan bêm xeber nayê, welê dil cezbeyê dayê
Ne hişyar im ji wê berqê, ji zer tacê li ser ferqê
Spêde da heta şerqê, belê naêximê ferqê
Ji derbê 'işqê nalan im, sebahul xeyr ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Zerîf î nazik î şeng î, sifet hûr î perî reng î
Bi rojê ra tu hevdeng î, du reştûzên siyeh yeng î
Kişandin lê ne wek caran, xedengên qewsê nûbaran
Ji rengê şîr û mûkaran, reşandin sîne wek baran
Ji wê derbê pir êşan im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Veke carek xet û xalan, li ser wan mesned û palan
Bixwîne li me 'ebdalan, bibînin 'îd û sersalan
Îcazet dî me destûrê, perîrengê sifethorê
Ji nêva zulmet û nûrê, binoşîn mey di ferfûrê
Ji dil talanê xalan im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Ji şehkasa ko qerqef tê, meya nûrîn muşerref tê
Nişanek dilberê keftê, ji bo min her seher xef tê
Ji wê camê dinoşim ez, seher lew ney li hoş im ez
Ji 'amê lê dipoşim ez, bi can her lê dikoşim ez
Ko xalib mest û sekran im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Were pêşber Melayê xwe, şehîd û mubtelayê xwe
Bi şefqet ke liqayê xwe, Mela nemrit bi dayê xwe
Mesîhayê li bîmaran, kesên geztî du reşmaran
Şehîdên şîr û mûkaran, kirî amancê nûbaran
Li dîdara te heyran im, sebahul xeyrî ya xanim
Were bînahiya çehvan, bibînim bejn û balayê
Yokluğun İçinde Görünmek: Mela’nın “Hayırlı Sabahlar”ı
Melayê Cizîrî’nin bu şiiri ilk bakışta sevgiliye söylenmiş son derece dünyevî ve bedensel bir aşk şiiri gibi görünür. Şair sevgilinin boyunu, gözlerini, kaşlarını, saçlarını, yüzünü över; onunla içmekten, onun tarafından büyülenmekten ve onun güzelliği karşısında erimekten söz eder. Fakat Mela’nın şiir dünyasında bu güzellik unsurlarını yalnızca fiziksel güzellik olarak okumak şiirin önemli bir katmanını kaçırır. Cizîrî’nin şiirlerinde sevgilinin güzelliği, tasavvufî düşüncede ilâhî güzelliğin görünüş biçimlerinden biri olarak işlev görür. Şırnak Üniversitesi’nin Mela üzerine hazırladığı kaynaklarda da onun şiirlerinde aşk, cemal ve nurun sembolik anlatımın temel unsurları olduğu özellikle belirtilir.
Bu şiirde asıl mesele sevgilinin güzel olması değil, güzelliğin Mela üzerinde meydana getirdiği dönüşümdür.
Daha ilk beyitte sevgiliye “ruh” ve “can” denmesi bunun işaretini verir:
“Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana”
Burada âşık ile sevgili arasındaki ilişki sıradan bir sevgi ilişkisi olmaktan çıkar. Sevgili, âşığın hayatına eklenmiş biri değildir; hayatın kendisidir. Mela'nın kendi varlığını sevgiliye feda etmesi, tasavvufî anlamda nefsin geri çekilmesinin de başlangıcıdır.
“Hayırlı sabahlar” neden sürekli tekrarlanıyor?
Şiirin en dikkat çekici yapısal unsuru “hayırlı sabahlar sana” nakaratıdır.
Bu tekrar basit bir selam değildir. Her dönüşünde Mela aynı şeyi ister:
“Gel ey gözümün aydınlığı
seyredeyim selvi boyunu senin”
Dolayısıyla şiirde sabah ile görme arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur.
Mela için sabahın gerçek anlamı sevgilinin görünmesidir.
Sevgilinin yüzü görünmediği sürece âşık karanlıktadır. “Gözümün aydınlığı” bu yüzden çok güçlü bir ifadedir. Sevgili yalnızca gözün gördüğü bir nesne değildir; görmeyi mümkün kılan ışıktır.
Bu nokta, Mela'nın genel şiir anlayışıyla da örtüşür. Divan'ın başlangıcındaki şiirlerden birinde Allah'ın ezelî güzelliğinin nur olarak tecellisinden, aşkın bu nurdan doğmasından ve âşığın sevgilinin yüzündeki güzelliği bir aynada görmesinden söz edilir. Aynı metinde “âşık ile maşuk aynı zat”, “âşık da O’dur, sevgili de O’dur” anlayışı açıkça ortaya konur.
Dolayısıyla burada “gözümün aydınlığı” sözünü yalnızca romantik bir mecaz olarak görmek yetersiz kalır. Sevgili hem görülen hem görmeyi sağlayan ışıktır.
Sevgilinin güzelliği neden dünyadaki bütün güzellikleri değersizleştiriyor?
Şair şöyle der:
“En tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında”
Ardından:
“İstemem gayrını... sen yetersin bana”
Bu iki ifade birlikte düşünüldüğünde sevgilinin güzelliğinin yalnızca “çok güzel” olduğu söylenmiş olmaz.
Sevgili, bütün başka güzelliklerin ölçüsünü ortadan kaldırmaktadır.
Şeker artık şeker değildir; gökyüzünün dokuzuncu katına çıkmak bile anlamını yitirir. Çünkü Mela'nın “maksud”u, yani maksadı sevgilidir.
Buradaki “maksud” kelimesi özellikle önemlidir. Şair “sevdiğim sensin” demekten daha ileri gider; “maksudum sensin” der.
Yani sevgili, arzularından yalnızca biri değil, bütün arzularının son noktasıdır.
Bu, şiirin tasavvufî okumasında “maksud”un nihai maksada, yani ilahî hakikate doğru açılmasına imkân verir.
Zülüflerin tuzak olması
Şiirin en güzel paradokslarından biri şudur:
“Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından”
Âşık sevgilinin saçlarının esiridir.
Fakat gerçekten kurtulmak istediğini söylemek mümkün değildir. Çünkü hemen ardından sevgilinin gözlerinin ve kollarının onu nasıl erittiğini anlatır.
Buradaki “tutsaklık”, klasik tasavvuf şiirindeki iradeyi sevgiliye bırakma hâlidir.
Mela kendi benliğinin hâkimiyetini kaybeder.
Bu nedenle “erime” imgesi son derece önemlidir:
“...eritti beni bir mumu gibi”
Mumun özelliği yanarken yok olmasıdır.
Âşık da aşkın içinde kendisini tüketir.
Bu, şiirin romantik görünen yüzünün altında çok daha radikal bir düşünce bulunduğunu gösterir: Aşk, benliği koruma değil, benliği eritme deneyimidir.
Mey ve sarhoşluk: Kendinden geçmenin dili
“Mey”, “sekran”, “mahmur”, “meyperest” gibi kelimeler şiirin başka bir katmanını açar.
Mela sarhoştur; fakat bu sarhoşluk sevgilinin güzelliğinden kaynaklanır.
Burada klasik tasavvuf şiirinin önemli bir dili devreye girer. Şarap, çoğu zaman aklın ve gündelik benliğin sınırlarını aşan aşk hâlinin sembolüdür.
Dolayısıyla:
“Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim”
dizesinde “sarhoşluk”, âşığın sevgili karşısında kendi merkezini kaybetmesidir.
Bu yüzden Mela'nın aşkı sakin ve ölçülü değildir. Aşk, onda bir bilinç hâli değişikliğidir.
Bülbülün dramı: Gül henüz açmamıştır
Şiirin en hüzünlü kısmı bence burasıdır:
“Gece gündüz bülbülleyim açmamış gül dalında”
Bülbül vardır ama gül yoktur.
Yani ses vardır fakat karşılık yoktur.
Mela sürekli konuşmaktadır; sevgili ise susmaktadır.
Bütün şiir aslında bu tek taraflı konuşmanın gerilimi üzerine kuruludur.
Sevgili şiirde hiç cevap vermez.
Bu ayrıntı özellikle önemlidir. Çünkü bizim önceki konuşmamızdaki “Leyla’nın cevabı” tam da burada şiirin gerçek yapısından ayrılıyordu. Mela’nın şiirinde cevap yoktur; yalnızca talep vardır.
“Gel.”
“Görün.”
“Yüzünü göster.”
“Bakayım.”
Şairin bütün hareketi bu çağrılardan oluşur.
Sina ve Eymen: Şiirin kırılma noktası
Şiirin en önemli dizeleri şunlar:
“Uzağım şimdi sevgiliden son kez görmüştüm onu surlar üstünde
Yarı nur şeklinde parlamıştı Sina dağının Eymen vadisinde”
Burada şiir birdenbire klasik sevgili tasvirinden tasavvufî hafızaya geçer.
Sina ve Eymen rastgele seçilmiş mekânlar değildir.
Sina, Hz. Musa'nın ilahî tecelliyle karşılaşmasının mekânıdır. Dolayısıyla sevgilinin oradaki nurla ilişkilendirilmesi, onun güzelliğini sıradan insan güzelliğinin ötesine taşır.
Üstelik Mela “nur”u doğrudan sevgilinin kendisi olarak değil, onun görünüş biçimi olarak kullanıyor:
“Yarı nur şeklinde parlamıştı...”
Burada sevgilinin yüzü tecelli eden bir ışık gibi belirir.
Bu nedenle şiirin başındaki “gözümün aydınlığı” ifadesiyle buradaki “nur” arasında güçlü bir bağ vardır.
Başlangıçta sevgili gözün aydınlığıdır.
Sonra sevgili nur olarak görünür.
Böylece güzellik, görsel bir nesneden metafizik bir tecelliye doğru yükselir.
“Bir an olsun görün”: Şiirin doruk noktası
Şiirin en çarpıcı çağrısı:
“Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün”
Burada “görünmek”, şiirin bütün anlamını üzerinde toplar.
Mela sevgilinin yanına gitmekten söz etmiyor.
Onu yakalamaktan söz etmiyor.
Onu elde etmekten de söz etmiyor.
Sevgilinin kendisini göstermesini istiyor.
Bu ayrım tasavvuf açısından çok önemlidir.
Çünkü tecelli, insanın zorla elde ettiği bir şey değil, kendisine açılan bir şeydir.
Dolayısıyla şiirin sonundaki yakarış yalnızca “beni sev” değildir.
Asıl istek:
“Kendini bana göster.”
Bu, şiirin en yüksek talebidir.
“Mesih” imgesi
Son bölümde sevgili:
“aşk hastalarının mesihisin sen”
olarak tanımlanır.
Burada çok güçlü bir paradoks vardır.
Sevgili Mela'yı hasta etmiştir.
Ama aynı zamanda hastalığının ilacıdır.
Onun bakışı yaralamıştır.
Ama yine onun yüzü iyileştirecektir.
Bu nedenle sevgili hem hastalığın sebebi hem şifanın kendisidir.
Aşk burada tedavi edilmesi gereken bir hastalık değildir. Tam tersine, aşk hastalığı insanı sevgiliye götüren hâlin kendisidir.
Peki bu şiirde sevgili gerçekten Leyla mı?
Burada özellikle dikkatli olmak gerekir.
Bu şiiri “Leyla’nın Mela’ya söylediği bir aşk şiiri” olarak kesinleştirecek güvenilir bir kaynak bulamadım. Dahası, Mela'nın Divan'ındaki sevgili isimlerinin doğrudan biyografik kadınlara karşılık geldiği düşüncesi de akademik açıdan sorunludur. Mela üzerine yapılan çalışmalarda Selma, Zeynep, Hind, Lübna gibi isimlerin tasavvufî/metaforik kullanımları özellikle vurgulanmaktadır.
Bu nedenle bu şiirdeki “sevgili”yi tarihsel bir Leyla olarak sabitlemek yerine, Mela'nın şiirsel sevgilisi ve ilahî güzelliğin mazharı olarak okumak daha sağlamdır.
Nitekim Mela üzerine Şırnak Üniversitesi kaynakları da onun aşk anlayışını “âlemde kesret içinde vahdet” ve ilahî aşk çerçevesinde değerlendiriyor; şiirlerindeki güzellik unsurlarının ilahî güzelliğin remizleri olarak okunabileceğini belirtiyor.
Şiirin asıl trajedisi
Bence şiirin en güçlü tarafı burada ortaya çıkıyor:
Mela sevgiliyi bir kez görmüş.
Sonra onu kaybetmiş.
Şimdi bütün şiir boyunca onu tekrar görmek istiyor.
Yani şiirin merkezinde ilk görüşün hatırası ile ikinci görüşün imkânsızlığı var.
Bir kez görmüş olması, yokluğu daha da dayanılmaz hâle getiriyor.
Eğer hiç görmemiş olsaydı sevgili bir hayal olabilirdi. Fakat görmüş ve onun “yarı nur” hâlini yaşamış. Bu yüzden artık sıradan dünyaya geri dönemiyor.
Şiirin bütün “hayırlı sabahlar”ı aslında aynı dileğin farklı biçimleri:
Bir kez daha görün.
Ve şiirin tasavvufî derinliği tam burada oluşuyor: Mela'nın aradığı şey yalnızca sevgilinin bedeni değildir; bir zamanlar gördüğü o nur hâlinin yeniden tecelli etmesidir.
Bu nedenle şiirin sonunda “seyre hayranım” demesi son derece anlamlıdır. Şairin amacı sevgiliyi sahip olmak değil, seyretmektir. Güzelliğin karşısında benlik çözülür; âşık seyreden kişiden seyredilen güzelliğin içinde eriyen kişiye dönüşür.
Mela'nın başka şiirlerinde açıkça görülen “âşık da O'dur, sevgili de O'dur; zahir de O'dur, mazhar da O'dur” düşüncesini bu şiirin arka planına koyduğumuzda, “hayırlı sabahlar” artık yalnızca sevgiliye söylenen bir selam olmaktan çıkar.
Sabah, sevgilinin görünme ihtimalidir.
Nur, sevgilinin görünüşüdür.
Aşk, âşığın kendisini eritmesidir.
Ve vuslat, sevgiliyi ele geçirmek değil, onun tecellisine açık hâle gelmektir.
Bu yüzden şiirin en derin dizesi belki de en basit görünenidir:
“Gel ey gözümün aydınlığı, seyredeyim selvi boyunu senin.”
Mela'nın istediği aslında sevgilinin kendisiyle birleşmekten önce onu görebilmektir. Çünkü bu şiirin dünyasında görmek, yalnızca gözle görmek değildir; **güzelliğin ardındaki nuru fark etmektir.**
Melayê Cizîrî — “Hayırlı Sabahlar, Ey Hanım”
Hayırlı sabahlar, ey sultanım; ey tatlı dilli hanımım.
Sen ruhumsun, canımsın; canım sana kurban olsun.Allah Allah, ne güzel bir varlıksın sen,
Ne tatlı sıfatların var senin!
Şeker de nebat da senin yanında değil;
Kuşkusuz ruhumsun ve hayatımsın sen.Canımın hayatı ve huzuru, hayırlı sabahlar sana ey hanım.
Gel, gözlerimin aydınlığı;
Boyunu, endamını göreyim.Hayırlı sabahlar, ey benim mestim,
Elinde kadeh bulunan latifem.
Sarhoşum, şarap düşkünüyüm;
Sen benim maksudum, muradım, bütün dileğimsin.Maksutların içinde bana sen yetersin;
Beni atlas feleğinin ötesine çıkarsalar bile
Senden başkasını istemem;
Eğri yay gibi kaşların bana yeter.Zülüflerinin çevganına bağlıyım;
Hayırlı sabahlar sana ey hanım.
Gel, gözlerimin aydınlığı;
Boyunu, endamını göreyim.O zülüften, o bağdan
Kurtulmak isterim; ama bağından değil.
Ey kara gözlü, beyaz kollu sevgili,
Beni mum gibi yaktın.Mum gibi, ışık saçan bir mum gibi eridim;
Senin sevginden dolayı dilim tutuldu.
Hilal gibi zayıf ve inceyim;
Tuti kuşunun söylediği sözler gibi söz söyleyebilirim.Seninle bülbül gibi feryat eden benim;
Hayırlı sabahlar sana ey hanım.
Gel, gözlerimin aydınlığı;
Boyunu, endamını göreyim.Gece gündüz bu bülbülle birlikteyim,
O gül dalının, tomurcuğunun üzerinde.
Ey ay yüzlü, ey güneşim,
Beni cehennem ateşi gibi yaktın.O huriden şimdi uzağım;
Onu bir kez, surun üzerinde görmüştüm.
Sina’nın Eymen Vadisi’nde
Nur içinde bir tecelli olarak görünmüştü.Kendi Mela’na doğru gel,
Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’na!
Şefkat et, yüzünü ona göster;
Mela, senin yüzünden ölmesin.Hastaların Mesih’i sensin;
Kara yılanların soktuğu o kimselerin,
Süt ve misk rengindeki güzelliklerin şehitlerinin,
Yayın yeni oklarına hedef olmuşların...Senin cemalini seyretmeye hayranım;
Hayırlı sabahlar sana ey hanım.
Gel, gözlerimin aydınlığı;
Boyunu, endamını göreyim.